1950-70: Seriyaller Dönemi


Türk sinemasının -1961 anayasasıyla desteklenip 1980′deki askeri darbeyle sona eren- altın çağı, altmışların, başından yetmişlerin sonuna dek sürdü. Sanatçılara tanınan daha fazla ifade özgürlüğü, izleyicilerin yükselen refahı ve yapımcıların sınır tanımaz para aşkı Türk sinemasında bir patlama yaratırken, aynı zamanda onun çöküşünü de hazırlayacaktı. Yükseliş öylesine hızlıydı ki üstünde çalışılabilecek altyapıyı hazırlama fırsatı bile olmamıştı, zaten bu konuda fazla gönüllü de yoktu. Adeta bir gecekondunun üstüne inşa edilmiş gösterişli bir konak gibiydi ve bina sonunda çökmeye mahkûmdu. 1972′de çekilen film sayısı 301 iken 1980′de 68′e düşmüştü. Yine de devam ettiği süre içinde keyif alınacak şeyler en azından kazanılacak epey para vardı.

 

 

Sektörde ülkeyi altı ana bölgeye ayıran dağıtımcıların borusu ötüyordu. Yapımcılar finansmanı bu güçlü dağıtımcılara peşin satış yaparak sağlıyorlardı. Ana hedef en kısa sürede kazanç sağlamaktı. Temaları senaryo ve yıldızlan belirleyen şey kanıtlanmış gişe başarılarıydı. Boğaziçi’nin iki yakası boyunca kondurulmuş küçük stüdyolardan komediler, cinayet filmleri ve kostümlü dramalar yağıyordu. Film şirketlerinin çoğunun bürosunu barındıran İstanbul’un küçük sokağı Yeşilçam, an kovanı gibi çalışıyordu. Tıpkı Caz Çağı boyunca ucuz melodilerin yuvası olarak bilinen New York’taki Tin Pan Alley gibi, Yeşilçam adı da düşük bütçeli, zevksiz ve ısmarlama yapımlar anlamına geliyordu.

Önemli yıldızlar yılda yirmiden fazla filmde, çoğu zaman da aynı anda birden fazla filmde oynuyordu. Yapımcının son teslim tarihine yetişebilmek için bir setten kaçırılıp apar topar diğerine götürülen oyuncularla ilgili öyküler vardır. Yazarlar aynı anda birçok senaryo üstünde çalışıyor, bir sayfa sona erdiğinde diğer senaryoya devam etmek için bir masadan öbürüne geçiyorlardı. Daha sonra yardımcı yönetmen kâğıt destelerini toparlayıp kendisini bekleyen çekim ekibine götürüyordu. Yapımcı yönetmen Yılmaz Atadeniz’in de belirttiği gibi, bir film iki aydan kısa bir süre içinde yazılıp çekilip kurgulanıp gösterime sürülebiliyordu. Yönetmen Semih Evin ise dört gün gibi kısa bir sürede profesyonel işi gibi görünen filmler yaratma yeteneğiyle ünlenmişti. Ama bu rekorun muhtemel sahibi, yirmi dört saatte bir filmin tamamını çektiğini iddia eden verimli yönetmen Çetin İnanç’tır. Patlamadan yararlanmak için bir gecede Seher Film, Saner Film, Erler Film gibi şirketler doğuyordu. Bu şirketlerin bir kısmı kısa sürede tarihe karışırken bir bölümü de uzun süre dayanacaktı. Eski bir yönetmen olan Türker İnanoğlu tarafından kurulan Erler Film hâlâ etkin bir güçtür, İnanoğlu’nun getirdiği yeniliklerden biri de diğer ülkelerle ortak yapımlar gerçekleştirmesiydi. İlk önce 1970′te İran, sonra İtalya, Fransa, hatta Hong Kong’la…

1960′ların ortasında, yani patlama döneminin zirvesinde çizgi romanlar, seriyaller ve ucuz romanlardan alınan kahramanların bir araya getirilişiyle sayısız düşük bütçeli film yapıldı, italyanlar, popüler bir çizgi-romandan alınan Kriminal’i çekerek bu yolu açmışlardı. Bu renkli ve enerjik filmin büyük bölümü İstanbul ve çevresinde çekilmiştir. Herhangi bir telif endişesi taşımayan Türk yapımcı Mehmet Çaydamar, daha ünlü olan Örümcek Adam’ın benzer bir uyarlamasını çekmeye karar verdi. Sonuç Örümcek Adam‘dı (1966). Ertesi yıl Flash Gordon -Türkçe adıyla Baytekin Fezada Çarpışanlar filminde Ming ve kaya adamlar çetesiyle uğraşıyordu. Aynı yıl Fantoma İstanbul’da Buluşalım ile bu kez karşımıza Batman çıkıyordu.

Çizgi romanlardan esinlenen sinemacıların en etkili olanlarından biri yapımcı yönetmen Yılmaz Atadeniz’dir. Kriminal’in prodüksiyonunu bizzat izlemişti ve İtalyan sadistik foto romanlarında Killing adında benzer bir karakter olduğunun farkındaydı. 1967′de kendi şirketini kurdu ve üç haftadan kısa bir sürede Killing İstanbul’da ortaya çıktı. Kurukafa maskesi ve iskelet benzeri giysisiyle bu önemli karakter, İstanbul sokaklarına bir kıyım görüntüsü getirirken halk filmin çekimlerine büyük ilgi gösterdi.

Film ticari açıdan büyük bir başarıydı. Bir ay içinde düşük bütçeli bir filmin normal gelirinin üç katını kazanmıştı. Rakip yapımcılar da elbette bu durumdan yararlanmak için hemen harekete geçtiler. 1967 yılı içinde Frankenstein’ın canavarıyla karşılaştığı Killing Frankenstein’a Karşı ve Sihirbaz Mandrake ile karşılaştığı Mandrake Killinge KarsıDişi Killing (1967) ve Franco Nero’nun ünlü karakteri Django’yla bir araya geldiği bir Western uyarlaması – Cango ölüm Süvarisi (1967) bile vardı. Batıda tanınmamasına rağmen Killing’in Türkiye’deki kariyeri yedi filmle daha devam edecekti.

Bir başka maskeli Atadeniz kahramanıysa 1968 yapımı Kızıl Maske ile karşımıza çıkar. Filmin yönetmeni bu kez Atadeniz’in asistanı Çetin İnanç’tir. Mor giysili Fantom’u, 1930′larda Amerikalı çizgi romancı Lee Falk yaratmıştı. Rakip bir yapımcıysa, Atadeniz’in filmiyle aynı yıl içinde, aynı isimle kendi filmini gösterime çıkarıyordu. 1971’de içine hafiften yumuşak çıplaklık katılmış olarak Fantom bu kez Cavit Yörüklü’nün yönetmenliğinde yeniden karşımızdaydı: Kızıl Maskenin intikamı (1971).