80’ler: Türün tükeniş yılları

Bu göreceli zaferin ardından fantastik Türk filmlerine rastlamak giderek zorlaşır. 1980′deki askeri darbe ve ardından gelen sansürdeki artış duruma yardımcı olmaz. Korku filmleri, her nedense, daima baskıcı rejimlerin canını sıkmıştır. Seksenlerin gelişiyle birlikte dağıtımcıların yarattığı yerli yapım patlaması giderek azaldı. Yıllar geçerken işler daha da kötüleşti. Avrupa pazarına girmeye çok hevesli olan yeni Başbakan Turgut Özal, Dünya Bankasının serbest ticaret talimatlarının çoğunu yürürlüğe soktu. Film piyasasında yasal denetimin sıkılaştırılışı yabancı dağıtımcıların yolunu açtı. 1987′de 96 yerli yapıma karşılık 320 yabana film ithal edilmişti ve bu iyi bir yıldı. Video için yapılan filmler arttıkça yeni teknoloji kendini hissettirmeye başlıyordu. Ne yazık ki Terörist ve AİDS gibi ‘hızlı’ yapımların kanıtladığı üzere istismara açık bir konudan her zaman iyi bir istismar filmi çıkmıyordu. Bunlardan daha kötüsüyse, bir grup geçkince hatunun iç çamaşırlanyla ortada sahnırken teker teker avlanıp öldürüldüğü ‘erotik korku’ Lanetli Kadınlar’dı (1983)

Fantastik sinema alanındaki birkaç ciddi deneme arasında Atıf Yılmaz’ın Adı Vasfiye (1985) ve Aaahhh Belinda! (1986) filmleri vardır. Bu filmler kimlik bunalımı ve hayatın anlamı üstüne deneysel araştırmalarla ilgili yumuşak alegorik öykülerdi. 1980′lerde politik olarak bastınlmış Türk entelektüellerinin içinde bulunduğu zorlu durum hakkında çok şey ifade ediyorlardı. Orhan Oğuz’un yönettiği Üçüncü Göz (1989) oldukça tedirgin edici bir çalışmaydı. Film yapamayan bir sinemacı üstünde uğraştığı projeye kafayı öyle takar ki konuşmayı ve rolünü oynamayı öğrettiği genç hayali baş kahramanının gerçek olduğunu düşünmeye başlar. Sonra adama bir silah verir. Bu, yazarın kafasının uçurulduğu ve beyninin, çöpe atılan senaryosunun üstüne dağıldığı kanlı finalin girişidir. Seksenlerin ortasından itibaren, düşsel ve kinayeci sinema tarzı, fantastik sinemayı çok uzaklardan çağrıştıran bir şeylerin yalnızca yankılarını içermekteydi. Onunla kurulabilecek en yakın paralellik Jacques Rivette ve Alain Resnais gibi isimlerin nouvelle vogue-sonrası -sanatsal, kendini yansıtan ve bazen de gösterişçi- çalışmalarında görülebilir. İşin ilginç yanı, bu özgün Fransız sinema ekolünün kurucularından biri olan Alain Robbe-Grillet, ilk filmi Ölümsüz‘ü (L’immortelle) yapmak için 1963′te İstanbul’a gelmişti. Bu film de aşk, kaybediş ve kimlik sorunları üstüne karmakarışık ve sanatsal bir öyküydü. 1990larda irfan Tözüm ve Kutluğ Ataman bazen doğrudan korku filmlerinin sınırlarına yaklaşarak bu eğilimi sürdürmüşlerdir. Tözüm’ün Kız Kulesi Aşıkları’nda (1994) kuleyi gezmeye gelen bir yazar, oranın ölmüş bekçisi tarafından rahatsız edilir. Daha sonra aynı yerde tanıştığı gizemli genç bir kadınla, efsanevi Hera ve Leandros’un yaşadığı aşkı yaşarlar. Aynı yıl Ataman’ın Karanlık Sular‘ı Doğu-Batı politikalarını, dini tutuculuğu, vampir mitolojisini ve yapısal söylemi güçlü bir şekilde harmanlamayı başarmıştı. Film bir uyarıyla başlar. İzlemek üzere olduğumuz öykü, transa geçirme ve öldürme gücüne sahip eski bir elyazmasının parçalan üstünedir. Birçok farklı grup ölümsüzlüğün sırrına sahip olduğu düşünülen bu elyazmasının peşindedir. Karakterler arasında, 800 yaşındaki Bizans İmparatoriçesi Theodora’nın —artık bir vampir olmuş— genç bir çocuk biçimindeki reenkarnasyonu da vardır. Üstü kapalı şakalar ve çıkmazlarla dolu olan Karanlık Suları’ın temposu öyle yüksek ve tür gelenekleriyle bağlantısı öyle gevşektir ki bazen Robbe-Grillet’nin yönettiği bir Argento senaryosuna benzer. Daha mitsel oyunlar, eskiye ait bir yılan kadın efsanesi uyarlaması olan Şahmaran’da oynanmaktadır. 1993 yapımı bu filmde başrolü altmışların süper yıldızı -dönemin film ortamının Brigitte Bardot’u- Türkan Şoray oynar.

Bu filmler ilginç olmalarına rağmen yetmişlerin ucuz epiklerinin görkemli günlerindeki ruhtan çok uzaktır. O çok özel dönemin son demlerini yaşamak için 1982′ye dönmemiz gerekir. Cüneyt Arkın tarafın¬dan yazılıp oynanan Dünyayı Kurtaran Adam (1982) George Lucas’ın klasiğinden ‘ödünç alman’ görüntülerle birlikte Yıldız Savaşlarının Türk uyarlamasından başka bir şey değildir. Öykü, araçları uzak bir gezegene çakılan iki astronotun, orada Dünya’yı fethetmeyi aklına koymuş Ming-vari şeytani bir hükümdarla karşılaşmalarıdır. Filmin yönetmeni Çetin inanç, öykünün, o dönem İstanbul’un iş merkezi olan Beyoğlu’nda Türk Mafyası ile dükkâncılar arasında sûren güç çatışmalarından esinlendiğini iddia etmektedir. Yıldız Savaşlarından araklanan sahnelerse metaforun bir uzantısıdır. Dediğine göre, nasıl en iyi Amerikan malları İstiklal Caddesindeki dükkanlarda sergileniyorsa, kendi filmi de Amerikan sinemasının en iyi Örneklerinden ilgi çekici bölümler sunmaktadır.

Aslında film. bütçesi kısılarak yapılmış uzun bir Doktor Kim dizisine benzemektedir. Bir sahnede Arkın’a saldıran akrepler, arkalarına kağıt kuyruklar yapıştırılmış iri hamamböcekleridir. Kahramanımızın kullandığı mistik kılıçsa galvenizle boyanmış kontraplaktan başka bir şey değildir. Bunlara, şaka dükkânlarında satılan kauçuk maskelerden takmış ve bir sahnede, pembe banyo peluşlanna sarınmış canavarlar eklendiğindeyse ortaya bir “kötü film” klasiği çıkmaktadır.

Dünyayı Kurtaran Adam, düşük bütçeli Türk filmleri için kuğunun son şarkısı gibidir. Televizyonun acımasız yükselişi ve yabancı filmlerin tehdit edici akını, beş parasız yerli film endüstrisinin yoksul yapımlarının artık izleyicinin ilgisini çekemeyeceği anlamına geliyordu. Kâr giderek azaldıkça, yirmi yıllık patlama sürecinden yararlanan yapımcı ve dağıtımcılar film piyasasını terk ederek daha bereketli alanlara yöneldiler.

Cüneyt Arkına göre, Türk sineması altın çağını yaşarken bir aile gibiydi. Başarılar kutlanıyor ve zaaflar tıpkı bir ailenin kendi üyelerini hoş görmesi gibi göz ardı ediliyordu. Bu benzetmeyi sürdürürsek, sonuçta seksenlerin ortasında aile dağılırken yemek masasında yapılan sohbetlerin yerini, aile mücevherlerinin nasıl paylaşılacağı tartışmaları alıyordu.

1980′ler -çoğu gişe başarısı gösteren Batı filmlerinin taklitleri olmak üzere- bir avuç fantastik Türk filmine tanıklık etmiştir. Badi (1983) adlı film E.T.’nin yerli uyarlamasıydı ve Remzi Jöntürk’ün Altar’ı ise Barbar Conan’dan oldukça etkilenmişti. Film piyasasında işler kesattı. İtalyanlar bile gelmekten vazgeçmişti. Yaptıkları son ziyaret Yor- Gelecekten Gelen Avcı (1982) İçindi. Bu düşük bütçeli epik, bilimkurgu, tarih öncesi ve istemeyerek yapılan komediyi aynı potada eriterek eşsiz bir eğlenceye dönüştürüyordu. Orijinali üç buçuk saatlik bir televizyon dizisiydi ve kesilip montajlanarak doksan dakikalık bir sinema versiyonu olarak gösterilen bu filmde Corinne Clery (Otostop, O’nun Hikayesi) ve John Steiner (Caligula, Şok) gibi Avrupalı yıldızlar rol alıyordu.Yor’u yöneten İtalyan fantastik film uzmanı Antonio Margheriti’nin filmle ilgili hâlâ hoş anıları var. “Hayatımın en başarılı filmlerinden biriydi! Ciddiyim, filme bir bakın, acayip kötüdür!… İtalyan ve Türk film endüstrilerini birleştirme çabalarından biriydi ve bu çabaların sonuçlan daima çok özel olmuştur! Şu film kılavuzlarında ki Yor hakkındaki bölümlere bakıp her defasında “bomb” yada “turkey” (şapşal) yorumlarıyla karşılaşmak beni çok eğlendiriyor. Neredeyse sıfır bütçeyle ve sadece eğlenmek için yapılan bir projeydi.”

Beş milyon dolarlık bir bütçenin artık çok ucuz görüldüğü Batılı sinemaseverler için bu fantastik Türk filmleri büyük bir keşiftir. Mukavva dekorları, üsluplu oyunculukları ve dehşet verici senaryoları, onlara şu günlerde bizim perdelerimizde pek rastlamadığımız bir cazibe katmaktadır. Eleştirmen Alan Petit,Fusion Fantasy adlı Fransız fanzinindeki bir yazısında şöyle der:” Bu filmlerin hem zaaflarını hem de güçlü oluşlarını seviyorum. Çünkü onlar bize bir şeyleri yeniden keşfetme, tamamen yok olduğunu sandığımız bir sinemayla yeniden bağlantı kurma şansı veriyorlar. Bu filmlerde, bizi ilk kez bu tarz filmlere çeken şeyleri yeniden buluyoruz. Biz “B” filmler desek de Türk seyircisi için bunlar sinemadır, hem de büyük harflerle. Naif bir sinema, kesinlikle, çok fakir, ama hayalperestlik anlamında zengin, özgün düşsel nitelikleriyle kesinlikle büyüleyiciler. Bugünlerde böylesi düşlere rastlamak giderek zorlaşıyor.

Yazan : Pete Tombs – Çeviren : Nigün Birgül

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir