Arabesk Etkiler

Her şey Halit Refiğ’in yönettiği Adsız Cengaver (1970) ile başlamıştı. Bu İran ortak yapımının, aralarında dev bir cin, sihirli bir ayna, baştan çıkarıcı bir cadı ve büyülü bir kılıcın da olduğu özel efekt sahneleri Londra’da Rank laboratuvarlannda yapılmıştı. Ardından Ertem Göreç’in yönettiği bir Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (1970) uyarlaması geldi. Disney klasiğinin öyküsü ve ruhuna sadık kalan bu canlı-çalışma film o yılın tüm gişe rekorlarını kırdı. Benzer yapımların piyasayı istila etmesinin tam zamanıydı: 1971 yılında Ali Baba ve Kırk Haramiler, Aladdin’in Lambası, Binbir Gece Masalları ve Altın Prens Devler Ülkesinde gibi masal filmleri peş peşe gösterime giriyordu. Hatta bir Oz Büyücüsü versiyonu (Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde, 1971) ve iki Külkedisi uyarlaması bile yapıldı. Bu fantastik filmler dalgası sadece birkaç yıl sürecekti. Beyazperdeler kısa süre içinde arabesk diye adlandırılan filmlerin akınına uğradı. Bu, yalnızca Türkiye’ye özgü bir türdü. Kökleri, Mısır’dan ithal edilen Arapça filmlere dayanıyordu. Bu Mısır filmleri kırklı ve ellili yıllarda oldukça popülerdi. Melodramatik senaryoları, keskin hatlı, neredeyse klişeleşmiş karakterleri ve kabare dansları içeren sahneleriyle çok geniş bir izleyici kitlesine hitap ediyorlardı. Özellikle de söz konusu dönemde çalışıp hayatım kazanabilmek için kırsal kesimden büyük şehirlere göç etmiş fakir taşralıların gözdesiydiler. Türk yetkililer, bu filmler aracılığıyla içeri sızmaya başlayan “İslami etkilerden rahatsız olup ithalatını yasakladılar. Bunun üzerine izleyicilerden gelen çağrıya kayıtsız kalmayan Türk yapımcılar, yerli yıldızlar ve mekânlar kullanarak, ama orijinallerden operatik fazlalıklara sadık kalarak Mısır tarzı filmler yapmaya başladı.

Arabesk söyleyen yıldızlar ve oynadıkları filmler, tıpkı travestilerin fazlasıyla ateşli ve gerçek olamayacak kadar cazibeli bir kadın figürünü yansıtışı gibiydi. Dolayısıyla en büyük ‘kadın’ arabesk yıldızlarından birinin, Bülent Ersoy’un aslında erkek olması şaşırtıcı olmasa gerek. 1980 yılında Londra’da bir cinsiyet değişikliği operasyonu geçiren Bülent Ersoy, geri döndüğünde verdiği bir konser sırasında sağcı bir fanatik tarafından silahla yaralanmıştı. Yetmişler boyunca, en az arabesk filmler kadar kanlı ve intikam dolu polisiye filmler türedi. Richard Harnson ve Gordon Mitchell gibi ithal “yıldızlar bir sürü düşük bütçeli gerilim filminde boy göstermeye başlıyordu. Bunların bazıları, Guido Zurli’nin yönettiği Hedef (1978) veya Faruk Agrama’nın yönettiği Babanın Arkadaşı (1972) gibi filmler, en az kendilerine esin kaynağı olan İtalyan orijinalleri kadar iyiydi. Şahit (1978) ve Belalı Elmaslar (1984) gibi diğerleriyse, bir erdem kabul edilmediği sürece beceriksizliğin sınırlarını zorluyorlardı. Türk sinemasının Ed Wood’u Kunt Tulgar bu türe de damgasını vurdu. 1983′te yaptığı Gizli Kuvvet şaşırtıcı bir çalışmadır. Filmin büyük bölümü insana kameranın kirlenen merceğini silmeyi unutmuşlar hissi veren garip bir sis fıltresiyle çekilmişti. Bu bozma efekti,zaten akıl almaz olan senaryoya daha da tuhaf bir boyut katıyordu. Filmin başlıca kötü karakterlerinden biri zenci bir suikastçıydı. Rol aldığı sahneler öyle karanlıktı ki, zavallı adamın yüzünün ayrıntılarını seçebilmek imkânsızdı.

Bu polisiyeler ve aksiyon filmleri sayesinde, Türk sinemasının en büyük değerleri ortaya çıkıyordu: bir sürü çok başarılı kötü adam karakterleri. Erol Taş ve Akan Günbay gibi ağır topların gerçek bir canlılık ve inandırıcılıkla oynadığı “büyük suçlu” rolleri onları nefret etmekten zevk aldığınız Sydney Greenstreet ve Erıch von Stroheim gibi adamlar kategorisine sokuyordu. Onların çömezleriniyse Yılmaz Koksal ve Behçet Nacar gibi isimler oynuyordu. Polisiye filmlerde oynayarak kariyerini yaratmış olan Köksal, Jack Palance’ın serinkanlı ve sıkı olduğu gençlik dönemini çağrıştırıken Nacar da Richard Vidmark’ın Tommy örnek alınarak çizilmiş intikamcı ve çılgın bir tipti.

Kırklar ve ellilerin Amerikan filmlerinde olduğu gibi Türk sinemasında da matinelerin idolü “iyi adam” pek kimsenin umurunda değildir. Bu filmlerin gerçek yıldızlan daima karanlık tarafta yaşayanlardır. . Bütün klasik anti-kahramanlar gibi kendi işleriyle uğraşırken soysuz bir yetkiliyle karşılaşırlar. Türün tartışılmaz yıldızı Cüneyt Arkındır. Dudaklarında alaycı gülümseyişi ve daima hazır yumruklarıyla kötüleri bozguna uğratıp düşük bütçeli filmlerin görkemli destekçisi olmaya hazırdır. Aslında bir tıp doktoru olan (ve hâlâ mesleğini sürdüren) Cüneyt Arkın’ın kariyeri 1960larda Hafit Refiğ’in Gurbet Kuşları (1964) ve Haremde Dört Kadın (1965) gibi filmlerinde yakışıklı jönü oynayarak başlamıştır. Zaman içinde Maden (1978) gibi politik melodramlarda daha ciddi roller alsa da Türk izleyicisi onu Belalı Hayat (1968) ve Son Vurgun (1968) gibi filmlerin sıkı dövüşçüsü olarak tanır. İnsan Avcısı‘nda (1975) bir polis şefinin düzenbaz kardeşini canlandırır. Arkın’ın karısı doğum sırasında ölür ve kendisi başarısız bir soygun girişiminde tutuklanır. Polis şefi olan kardeşiyse, onun oğlunu dürüst ve yasalara saygılı biri olarak yetiştirir. Arkın hapisten çıktığında, oğlunun kaçırıldığını öğrenir. Bir kez daha -ama bu kez adaletin yanında yer alarak- yeraltı dünyasına girmek zorundadır. Yetmişlerin ortasında polisiye ve gangster melodramlarının yanı sıra büyük bir cinsel istismar filmleri patlaması yasandı. Kocam Erkek Mi? (1975), Yudum Yudum Sev (1979) ve Tornavida (1979) gibi filmler kısa sürede hüküm sürmeye başlayacak olan ‘yeni dalga’ seks filmlerinin sadece birkaçıy­dı Her yerde rastlanılan Emmanuelle bile Kasımpaşalı Emmanuelle (1979) olarak karsımıza çıkatı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir