Fellini’s Casanova (1976)

 “Ölüme olan arzun, aşka olan arzudan daha mı çok? Ölüm bekleyebilir sevgili lsabella.” (Casanova)

Ünlü İtalyan yönetmen Federico Fellini, yazıp yönettiği filminde, çapkınlıkta İtalyanların “milli kahramanı” olarak görülen Casanova’nın hayat hikâyesini anlatırken, aynı zamanda burjuvazinin ortaya çıkışı ve mücadelesini de güçlü bir şekilde perdeye yansıtmayı başarmıştır. Kadınların ruhunun olmadığını söyleyen aristokrasiyle, kitleleri kulu haline getiren monarşiyle, elini yüzlerce kez öptüren Papa’yla, kadınların çello çalmasının uygunsuz olduğunu iddia eden Kilise’yle, serbest ticareti ve para kazanmayı kısıtlayan egemenlerle kısaca herkesle savaş halinde olan burjuvaziyi temsil eden Casanova, aklın olduğu kadar aşkın da temsilcisi rolündedir. Adına aşk dediğimiz şeyin geçmişinin tahmin edildiği kadar eskiye uzanmadığı ve “sıradan” insanların da âşık olabileceğinin ancak burjuvaziyle başladığı unutulmamalıdır. Bu yazı, rakipleriyle mücadelesinde yanına çektiği halkın “gözünün açılması” karşısında büyük korkuya kapılan burjuvazinin, kendi elleriyle halka indirdiği aşkı, niçin endüstri haline dönüştürdüğünü açıklama çabasıyla kaleme alınmıştır.

“Amerika’nın keşfi, Ümit Burnu’nun dönülmesi, gelişmekte olan burjuvaziye yepyeni alanlar açtı. Doğu Hindistan ve Çin pazarları, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle olan ticaret, mübadele araçlarının ve metaların artması, ticarete, gemiciliğe ve sanayiye o zamana dek görülmemiş bir itiş ve dolayısıyla, yıkılış halinde olan feodal toplumun içindeki devrimci öğenin gelişmesine büyük bir hız sağladı. İktidarı ele aldığı her yerde burjuvazi, feodal, ataerkil, duygusal ilişki olarak her ne varsa hepsine son verdi. İnsanı efendilerine tutsak eden feodal bağları acımasızca kopardı ve insanla insan arasında, çıkara ve paraya dayanmayan başka hiçbir bağ bırakmadı.” (Komünist Manifesto)

Moğol saldırıları, haçlı seferleri, coğrafi keşifler ve burada sayılamayacak kadar çok gelişme sonucu dünyanın dört bir yanından yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile insan gücü ve hammaddenin Avrupa’ya taşınması, dünyanın asla eskisi gibi olamayacak şekilde değişmesine yol açmış ve burjuvazi tarih sahnesine çıkmıştır. Kilise ve ruhban, krallar ve feodal beyler, açlık ve kıtlık, düşman orduları ve salgın hastalıklar gibi kendini kısıtlayan pek çok baskı unsurundan kurtulabilmek için kendinden başka kimseye güvenemeyeceği gerçeğiyle yola çıkan burjuvazi, bütün rakiplerini ve düşmanlarını alt etmeyi başarmıştır. Kara büyü yapmak, Kilise tarafından yasaklanan kitapları bulundurmak, inananların düşüncelerini Tanrı’dan uzaklaştırmak ve dini kötüleyen yazılar yazmak suçlarından Engizisyon kararıyla suçlu bulunan Casanova’nın hapsedilmesi sahnesi burjuvazi üzerindeki bu baskıları, “inanışa ters düşen fikirler” ifadesi ise burjuvazinin yalnızca kendi aklına güvenmesini simgeler.

“Geleneksel mitoloji bağlamında simgeler toplumsal kökenli ritlerle sunulmaktadır. Birey bunlar aracılığıyla belirli görüş, duygu ve inançlarda deneyim sahibi olacak veya olmuş gibi rol yapacaktır. Yaratıcı adını verdiğim mitolojide ise düzen tersine dönmüştür, bireyin kendi düzen, korku, güzellik ve hatta coşku deneyimi vardır; işaretler aracılığıyla bunları iletmeye çalışır ve eğer bunların belirli derinliği ve önemi varsa, iletişimi yaşayan bir mitos değerinde ve gücünde olacaktır. Galileo, Kepler, Descartes, Harvey ve Bacon zamanında büyük adımlarla ilerlemeye başlanıyor, bütün duvarlar, sınırlar, çağlar boyunca kesin sanılan olgular sarsılıyordu. Daha önce böyle bir dönem yaşanmamıştı. Yaşamın her alanında insanın kendi inançlarına sahip çıkma cesareti, kendi kararlarına önem verme onuru, kendi erdemlerine ve kendi gerçeklik anlayışına dayanması yeni çağın geliştirici gücü olmuştur.” (Joseph Campbell, Yaratıcı Mitoloji)

Kilise ve Saray ile giriştiği savaştan zaferle çıkan, Tanrı’yı öldürüp çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden dirilten, Kral’ı paramparça edip işine yarayacak bir figür olarak yeniden birleştiren, rakip gördüğü her şeyi kendine bağımlı kılan, bağımlı kılamadığını ise yok eden burjuvazi, Descartes’ın fikirleri için uygun ortamı hazırlamıştır denilebilir. Her şeye şüpheyle yaklaşan Descartes, özgür düşünen, özgür iradesiyle eyleme geçen ve hiçbir amacın aracı değil, zihni ve bedeniyle kendi başına bir amaç olan “bireyin” felsefi altyapısını oluşturmuştur. Kilise istediği için değil kendi düşündüğü için Tanrı’yı bulan, gelenekler istediği için değil kendi arzu ettiği için âşık olan, krallar, prensler, efendiler istediği için değil, kendi istediği için eyleme geçen özerk bireyin temellerini atmıştır. “Varoluşunu” kendisine öğretildiği için değil şüphe ederek ve “düşünerek” anladığını iddia etmiş ve böylece, Aziz Augustine’in “anlamak için inanıyorum” ilkesini tamamen yıkıma uğratmıştır. Filmde de, Aziz Augustine’in iddialarının, “ruhu olmayan” on üç yaşında bir “kız çocuk” tarafından çürütülmesi burjuvazinin ve modern bireyin doğuşunu simgelemektedir, diyebiliriz.

“Aziz Augustine okuyordum. Oldukça tuhaf buldum. Bazı teorilerini çürütebilirim. Mesela, Meryem Ana teorisi. Aziz Augustine, Meryem Ana’nın İsa’yı kulaklarından yarattığını savunuyor. Ancak üç nedenden ötürü bundan şüphe ediyorum. Birincisi; Tanrı maddesel bir bedene sahip olmadığından bir deliğe girip çıkmasına da gerek yoktu. İkincisi; işitme kanalının dölyatağı ile bir bağlantısı yoktur. Üçüncüsü; Meryem Ana kulaklarından yarattıysa o da kulaklardan yaratılmış olmalı, öyle değil mi?” (filmden)

Bir adamın amacının bir kadını, bir kadının amacının da bir adamı sevmek olduğu, bir ilişkinin veya evliliğin temelinde aşk olması gerektiği, Batı toplumlarında bile yaygın olmadığından burjuvazinin ortaya çıkışına dek kimsenin aşk için evlenmediğini söyleyebiliriz. Tanrı ve soylularla ilişkilendirilen aşk ya kralın veya prensin fedakârlık, cesaret ve mücadele sonucu elde ettiği bir mükâfat ya da din adamlarının çile, tefekkür ve irade sonucu Tanrı’yı bulmasını simgeleyen bir ayrıcalık olarak görülürdü. Halk ise böylesine yüceltilmiş bir aşkı yaşamaya layık görülmediğinden ruhban ve soyluların tekelinde olan aşk, kilise ve sarayın içinde yaşanır, dışarı çıkmasına izin verilmezdi. Mutluluğu ruhbanın ve kralın değil sevdiği kadının dudaklarında arayan burjuvazi işte bu aşkı göklerden alıp insana yani yeryüzüne indirmiştir.

“Ortaçağ boyunca ister laik ister kilise kökenli olsun hiçbir metinde amor sözcüğü olumlu anlamda kullanılmış değildir. Bildiğim kadarıyla, aşk terimi hiçbir zaman resmi evlilik için kullanılmamaktadır. Burada asla sofuca temenniler, ahlakçı bir edebiyat ya da Hıristiyan ütopyası değil, aşkı şiddetli arzular eşliğinde yaşama alışkanlığının geriletilmesi için verilen gerçek bir kavga söz konusudur.” (Georges Duby, Özel Hayatın Tarihi)

Descartes’ın zihin-bedenin ontik ayrılığı teorisine göre zihin ve beden, aralarında hiçbir ortak nokta bulunmayan iki ayrı tözdür. Kartezyen düalizm de denilen bu argümana göre, zihinsel olan kişiye özeldir ve kişi kendi zihnine ilişkin doğrudan edindiği bilgiden şüphe edemez. Örneğin insan kendini mutlu, öfkeli veya âşık hissediyorsa, bu her zaman doğru olmak durumundadır. Aşkı tanımlamak isteyen herkes kendi deneyimini aktarmaya yani zihinsel olanı fiziksel olana indirgemeye çalışmasına karşın kartezyen düalizme göre zihinsel olan fiziksel olana indirgenemez. Aşk üzerine yapılmış tanımlar ne kadar görkemli ve kapsayıcı olursa olsun, insanın kendine özgü deneyimini bütünüyle aktaramayacağından, aşkın tanımlardan “bilinemeyeceğini” iddia edilebiliriz. Amerikan Psikoloji Derneği başkanlığını da yapmış ve sevgi üzerine tartışmalı deneylerin sahibi Harry Harlow bu konuda şöyle demektedir.

“Sevgi ve aşkın mahiyetini ortaya koymada psikologlar yetersiz kalmışlardır. Sevgi duyusu hakkında onların elde ettikleri bilgiler basit bir gözlemlemeden ileri gitmemektedir. Bu sebeple psikolojinin, sevgi konusunda söyleyebileceği pek bir şey yoktur.” (Harry Harlow, Psikolog)

Descartes’ın argümanının eksik olduğu iddiasıyla çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İki ayrı tözün varlığını kabul etse de, etkileşim içine girdiklerini kabul etmeyen ve zihinsel olayların zihinsel, fiziksel olayların fiziksel etkileri olabileceğini iddia eden Leibniz, zihin ile beden arasındaki ilişkiyi, zamanı tam olarak bildiren iki ayrı saatin çalışmasıyla açıklar. Leibniz, zihinsel ve fiziksel süreçlerin birbirinden bağımsız ancak birbirine paralel gerçekleştiğini savunurken benzer bir görüş ortaya atan Malebranche ise zihinsel ve fiziksel olayların, gerçekleşmelerinden Tanrı’nın sorumlu olduğunu, zihindeki olayların da, bedendeki olayların da Tanrı’nın müdahalesiyle gerçekleştiğini söyler. İnsanın gözünü kapatmak istemesi, gözünü kapatmasının nedeniymiş gibi gözükse de, Leibniz ve Malebranche’e göre bu sadece bir yanılsamadır çünkü insanın gözünü kapatması Tanrı’nın istemesiyle gerçekleşmiş bir olaydır.

Her iki görüşe göre âşık olmak ancak Tanrı’nın istemesiyle olabilir. Ne var ki, âşık olmak iyi ve her insan tarafından arzu edilebilecek bir şey ise, Tanrı’nın insanı bundan mahrum etmiş olması düşünülemez. Tanrı, her seferinde insanın âşık olmasını sağlayacaksa, demek ki bazıları âşık olacak, bazıları olamayacaktır. Aşk iyi bir şey ise, âşık olanların zorunlu olarak iyi, diğerlerinin ise iyi olmadığı sonucu ortaya çıkar ki, Tanrı’nın, “kulları” arasında sebebini bilmediğimiz bir şekilde ayrım yaptığı iddia edilebilir. Tanrı’nın istemesiyle gerçekleşecek aşk, insanın zihninden ve bedeninden bağımsız olacağı için bu dünyaya özgü hiçbir şey aşkın ortaya çıkmasında etkili olmayacaktır. Ayrıca Tanrı’nın iradesiyle gerçekleşecek aşkın, karşılık bulmaması Tanrı’ya karşı gelmek anlamına geleceğinden, zorunlu olarak aşklar karşılıklı olacaktır diyebiliriz. Ne var ki çoğu “aşkın” karşılıksız olması, insanın kendisine verilen bu hediyeyi anlamamasından veya Tanrı zaten böyle bir hediye vermediği halde büyük bir yanılgıya kapılarak kendilerinin âşık olduğunu zannetmelerinden mi kaynaklanmaktadır, bilinmez.

Fellini's Casanova 02

Fiziksel dünyanın aslında bir yanılsama olduğundan hareketle, zihin-beden ayrımını kabul etmeyen idealizm ise çok farklı bir görüş ileri sürer. İdealizmin en önemli temsilcisi Berkeley, yalnızca zihinsel olayların varolduğunu ve fiziksel şeylere ilişkin bilginin tek kaynağının insanın deneyimleri olduğunu söyler. Deneyimlerin, insana fiziksel nesnelerin, onları algılamadan önce ve sonra var olup olmadığı hakkında hiçbir bilgi vermediğini, deneyimlere dayanarak, fiziksel nesnelerin, maddesel tözden yapılmış olduklarının söylenemeyeceğini iddia eden Berkeley, fiziksel nesnelerin, bir insan tarafından algılanmadığı zamanlarda nasıl var olabildiği problemini sürekli algılayan Tanrısal zihin yoluyla çözmüştür. Buna göre yeryüzündeki her şey Tanrı’nın, sürekli algılamasının bir sonucudur.

İdealizme göre kişi, ya aşkı tamamen zihinsel olarak yaşayacak ve fiziksel hiçbir şeye gereksinim duymayacak ya da fiziksel olanı yani âşık olduğu fiziksel nesneyi “yaratmak” zorunda kalacaktır. İdealizm, aşkı karşılık görmesi imkânsız bir hale dönüştürerek, en azından karşılıksız aşk kavramını çözmüştür. Her zihin kendine uygun olanı “yaratacağından” karşılıklı uyum nerdeyse imkânsızdır. İnsanın âşık oldum derken aslında ister zihinsel ister fiziksel olsun, “kendini” sevdiğini düşündüğümden, aşk konusunda idealizme yakın düştüğümü, Jacques Lacan’ın “bir aşk mektubu yazan, bunu sevgili için değil aslında kendisi için yazmaktadır” iddiasını ve Marcel Proust’un aşağıdaki ifadesini bu anlamda değerli bulduğumu söylemeliyim.

“Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.” (Marcel Proust, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde)

Zihin beden ayrılığı konusunda bir diğer görüş ise yalnızca tek bir tözün, fiziksel tözün var olduğunu, zihinsel olayların beyinle bağlantılı olduğunu, beynin belli kısımlarının “ateşlenmesi” ve “söndürülmesiyle” ortaya çıktığını iddia eden materyalizmdir. İdealizmin fiziksel olayların varlığını yok sayması gibi materyalizm de zihinsel olayların varlığını yok saymaktadır. Nasıl yemek yiyen insanın kan dolaşımının karın bölgesinde yoğunlaşması sonucu kişi kendini rahatlamış hissediyorsa, beyindeki bir başka aktivite neticesinde de âşık hissedebilir diyen materyalizm, nerdeyse kan dolaşımına indirgediği “aşk”a değer atfetmez, çünkü aşk diye bir şey yoktur.

Başkalarını öyle görmese de, kendisinin yüce bir amaç için yaratıldığına ve bu amacı gerçekleştirmeden ölmeyeceğine inanan insanın, pek sağlam temellere dayanmayan bu inancının kaynağında ölüm korkusu vardır. Okul, iş, evlilik, çocuklar, çocukların okulu, evliliği, torunlar gibi aslında gündelik yaşamın bilindik aşamalarını geçmeden ölmeyeceğini düşünmek kendini kandırmanın en kolay yoludur. İnsanın insanileşmesi, gündelik yaşamın esaretinden kurtulma mücadelesidir. İnsan, kolayca başarılamayacak bu mücadeleden kaçması halinde son nefesini verene kadar pişmanlıklar içinde yaşayacağını sezebilecek olsa da, genç ve sağlıklıyken gündelik yaşamın “güvenli” halini mücadeleye tercih edebilir. Burjuvazinin egemenliğinin ürünü olan ve tarihte eşi benzeri Fellini's Casanova postergörülmemiş bir şekilde bütün toplumsal ilişki biçimlerini parçalayarak yerine salt parayı geçiren kapitalizm, insanın pişmanlık duymadan mücadeleden vazgeçmesi ve gündelik yaşamı değerli görmesi için kitleleri ölüm düşüncesinden uzaklaştırmak gerektiğini bilmektedir.

Soylu bir adamın davetinde bulunan Casanova ve bir grup insan sohbet ederlerken içeri giren bir adama teklifsizce “Söyle, dün gece kaç defa seviştin” diye sorulur. Adamın aynı teklifsizlikle verdiği “yedi defa” yanıtı herkesi şaşkınlığa sürükler. Gerçek olamaz, nasıl olabilir, hayret nidaları arasında, yalan söylediği veya abarttığı iddia edilir. Müdahale etmek zorunda kalan ve “hayvansı dürtüler bile böyle bir performans gösteremez. Bunu ancak yetenek, zekâ ve kültürle başarabiliriz” diyen Casanova, bu sözleriyle belirgin bir şekilde Doğu-Batı karşıtlığını simgeler. Casanova’nın bu çıkışı üzerine, hayvani dürtüye karşı zekânın, barbar adama karşı centilmenin, ilkel adama karşı beyaz adamın bir yarış yapmasına karar verilir. Kendini hep başkalarıyla kıyaslayan ve kendi “değerlerini” sürekli olarak yeni baştan inşa eden Batı, romantik aşkı keşfettikten sonra vahşi, hayvani ve ilkel Doğu’nun aşkı bilmediğini ve bilemeyeceğini iddia etmiştir. Böylece “yücelerden” aldığı aşkı, kendi onayına bağlı kılmaya çalışarak, uygun bulduğuna aşk, diğerlerine ise hayvani ve ilkel damgasını vurmaya başlamıştır. 1980’li yıllarda, ülkemizde de, gecekondularda, kasabalarda ve köylerde yaşanan aşkı küçümseyen, acaba oralarda nasıl sevişiliyor diyerek halkını aşağılamayı kendisinin yüceltilmesinin tek yolu olarak gören “sanatçıların” varolduğu unutulmamalıdır.

Bu dünyadan göçüp gitmesinin üzerinden uzun yıllar geçmesine karşın Fransızların korkulu rüyası olmaya devam eden Bismarck, kendinden öncekilerden farklı olarak ülkenin birliğini sağlamak adına, varolan tüm din, gelenek ve değerlerden bağımsız, tamamen kendi emirlerine uyacak bir orduya sahip olması gerektiğinin farkındaydı. O döneme kadar din kaynaklı etkiler sonucu yürüyüşlerine, sağ adımla başlayan ordunun “sol” adımla başlamasını sağlayan Bismarck’ın başarısının sırrı burada gizlidir. Kadının din, ahlak, gelenek, aile gibi hiçbir kısıtlamaya tabi olmadan tamamen kendi ideallerine göre yaşamasını, aşık olmasını, evlenmesini ve çocuk yetiştirmesini arzu eden burjuvazi, böylece hangi dinden, görüşten ve milletten olursa olsun tüm ezilen, sömürülen ve ruhsuz sayılan kardeşleri, anneleri, eşleri yani tüm kadınları kendi saflarına çekerek “devrimini” tamamlama yolunda çok büyük bir adım atmıştır.

“Casanova bir kadını önyargısız olarak nitelediğinde, herhangi bir dinsel âdetin onu kendini teslim etmekten alıkoymadığını kast ediyordu; bugünse önyargısız kadın, artık aşka inanmayan ve karşılığında daha çok alacağından emin olmaksızın herhangi bir ilişkiye gözü bağlı duygusal yatırımlar yapmayan kadın anlamına gelmektedir. Yaşama düzenleri artık kendinin bilincinde olan hazza izin vermediği ve onun yerine fizyolojik işlevleri geçirdiği için, ketlenmemiş cinselliğin kendisi de cinsellikten arınmaktadır.” (Theodor W. Adorno, Minima Moralia)

Casanova’nın da katıldığı bir davette masanın etrafındaki erkekler, kendilerinin üç ruhu olmasına karşın kadınların sadece iki ruhu olduğunu, kadının ölümsüz olan soylu ruhunun eksik olduğu hakkında konuşmakta ancak erkeğe boyun eğdiği sürece kadına tek bir ruhun bile yeteceğini iddia ederek gülüşmektedirler. “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” diyebileceğimiz bu sahne, filmde “O akşam, iki karşıt anlayış karşı karşıya geliyordu” sözleriyle kendine yer bulmuştur.

“Eski bir deyiş şöyle söyler. Bir tüyden daha hafifi ne vardır? Kül! Bir külden daha hafif ne vardır? Rüzgâr!  Bir rüzgârdan daha hafif ne vardır? Kadın!  Peki, kadından daha hafif? Hiç bir şey!” (filmden)

Kapitalizm, varoluşunu sürdürebilmesi için ölümü unutturmak ve tüketimi zevkli hale getirmek zorundadır. Ölümü seks yoluyla unuttururken, seksi de para karşılığı yapılan duygusuz bir şey olmadığına inandırmak için aşk olarak pazarlamaktadır. Televizyonlar, gazeteler, internet siteleri, filmler, diziler, dergiler yakışıklı oğlanlar ve güzel kızlarla doldurularak vaatler somut hale getirilerek cinsel performans artırıcı ilaçlar, haplar, penis büyütme, vajina daraltma ameliyatlarıyla bedenin her noktası seks için hazırlanır. Okyanusların diplerindeki balinalardan, ormanların derinliklerindeki gergedanlara, dağların zirvelerindeki bitkilerden, uzaydan düşen meteor parçalarına kadar her şey bu amaca hizmet etmesi için sömürüye ve kırıma tabi tutulmaktadır.

Mark Twain, Tom Sawyer karakterini günümüzden yüz elli yıl önce yazmıştır. Hikâyenin kahramanı Tom, kendisine verilen çit boyama görevini, sevmese de yapmak zorunda olan bir çocuktur. Kendisi çalışırken, eğlenen arkadaşlarının alaycı gülüşlerine katlanamayan Tom’un aklına birden parlak bir fikir gelir ve o andan itibaren “zevk alıyormuş” gibi yapmaya başlar. Hatta arkadaşlarına dönerek “Hayatımda bu kadar zevkli bir iş yapmadım” der. “Böyle bir zevki insan ömründe kaç kere yaşar?”

Bu sözler üzerine meraka kapılan ve büyük bir “zevkten” mahrum kaldıklarını düşünen çocuklar Tom’un yanına gelerek, boya yapmak istediklerini söylerler. Tom, ilk önce reddetse de, arkadaşlarının ısrar ve yalvarmaları karşısında hallerine üzüldüğünü söyleyerek kabul eder ancak bir şartı vardır. Böylesine zevkli bir işi yapmak isteyen önce ücretini ödeyecektir. Tom’a istediklerini verip, fırçayı alan ve çitleri boyarken hayatlarının en zevkli işini yaptığını düşünen çocukların bu hikâyesi, kapitalizmin muhteşem bir özeti sayılabilir.

Geçmişte kadının günahkâr ve cinselliğin kaçınılması gereken bir şey olduğu iddia edilerek beden terbiye edilmesi gereken bir “günah kaynağı” olarak görülürken, günümüzde bütün arzu ve hazzın merkezi haline getirilmiştir. Cinselliği aşk olarak pazarlayan aşk endüstrisi, aşkı moda, magazin, film, müzik, kozmetik gibi sektörlerin içinde eriterek, yeme-içme, giyinme ve eğlence alışkanlıklarını tek tipleştirerek birbirinin kopyası insanlar yaratmaktadır. Kadın etinin pazarlanmasından başka bir şey olmayan kapitalizmin ikiyüzlü aşk anlayışı cinsel tatmini öne çıkarmaya başlayınca, seksin kiminle olduğu değil nasıl olduğu önem kazanmaya başlamış ve beden öne çıkarılarak, bakımlı olmak, seksüel olmak en büyük değer olarak benimsenmiştir. Geçmişte nasıl ölüm kullanılarak aşk bastırılmışsa, günümüzde de aşk kullanılarak ölüm bastırılmaya çalışılmaktadır. Bu açıdan, Fransız kültüründe orgazma, “küçük ölüm” (la petite morte) denildiğini öğrenmenin hiç de şaşırtıcı gelmediğini söylemeliyim.

Aşk endüstrisi, insanların gündelik yaşama bağlanmalarını sağlamak için sevgiliyle tam olma ve aşkı bulup sonsuza kadar mutlu olma motiflerini kullanarak belirlenmiş seçenekler arasından tercih yapmaya indirgediği aşkı, yaz aşkı, okul aşkı, iş aşkı gibi çeşitli kategorilere böler ve tüketime endeksler. Aşk için para harcamanın ve sevgili için fedakârlıkta bulunmanın gerekli olduğunu dayatan aşk endüstrisi, “küçük sürprizlerin” aşkın sürmesini sağlayan tek şey olduğunu iddia eder. Ne var ki bu küçük sürprizlerin her zaman “tüketime” ve “tektaşa” indirgenmekte olduğu gözlerden kaçırılır. Aşkın, bir insanın en güzel yönlerini açığa çıkardığına, âşık insanın fedakâr, yardımsever, cömert ve sevecen olduğuna inanılmasına karşın böylesine asil bir duygunun kanlı ve sömürüye dayalı bir sektör üzerine inşa edilmesi, aşk endüstrisinin büyük başarısı olsa da sömürü ve yabancılaşmanın doruk noktası olduğu unutulmamalıdır.

Descartes, zihinsel olanın kişiye özel ve kesin olarak doğru olması gerektiğini söylemişse de aşk endüstrisi zihinleri o kadar karıştırmıştır ki, insanlar artık gerçekten âşık olup olmadıklarını bilemeyecek hale gelmişlerdir. İnsanlar aşk endüstrisinin kendilerine dayattığı “örneklere” uygun düşecek ilişkiler aramaya yönelmektedirler. Ne var ki günümüzde bu arayış salt fiziksel özelliklere indirgenmiştir ve ağız, burun, göğüs, bacak gibi “imal edilmiş” et parçaları arasından yapılacak bir seçim kısa zamanda büyük hayalkırıklığına yol açar. Bu hayal kırıklığı, aranan aşkın hiçbir zaman mümkün olmadığının sürekli olarak yeniden keşfedilmesinin bir sonucudur, diyebiliriz. Aşk endüstrisi bulduğu aşkla yetinmeyi değil sürekli daha fazlasını vaat ettiğinden “gerçek” aşk hiç bulunamayacak olsa da genç,  yaşlı, evli, bekâr, yoksul, zengin, çalışan, işsiz herkes bu vaadin peşine takılmış durumdadır.

“Romantik aşka özgü anlam arayışı hayatın yaşamaya değer olduğuna ilişkindir. Günümüz insanı hayatına anlam vermek için romantik aşk arayışı içinde. Çoğu zaman bu işe yarar- ancak bir süreliğine.’ Romantik aşk büyüleyici olabilir. Her şeyi ele geçirir, hayata canlılık, heyecan, zenginlik ve derinlik katar. Öte yandan, kitlelere pazarlanan magazin ve boyalı basından yüksek kültüre kadar, günümüz insanlarının aşka dair iddia ettikleri, onun zamanla söndüğü, kısa sürmeye meyilli olduğudur.” (Stephen A. Mitchell, Aşk Sürebilir Mi?)

Filmin henüz ilk sahnesinde Casanova’ya bir kadından mektup gelir ve gizlice buluşurlar. Kadın, soyunmadan önce aşığının kendilerini izlediğinden bahseder ve “görevini başarıyla yerine getirirsen, sıkılmaz” der. Casanova bu gizli aşığın varlığı karşısında şaşırsa da karşı çıkmaz ancak bu kez kendisi ve sevgilisinden başka bir de kadının aşığını tatmin etmek zorunda olduğunun bilinciyle sevişir. Sevişmeleri bitince kadının aşığı saklandığı yerden çıkar ve “Aferin genç adam. Çok iyiydin. Muhteşem bir performans sergiledin. Herkes senden övgüyle söz ediyor.” der. Casanova böylece iktidarsız kitlelerin iktidar aygıtı, gerçekleşmemiş fantezilerin figürü haline dönüşür. Günümüzde de, aşk endüstrisinin kurbanları, aşk dedikleri şeyi hem kendileri hem de tatmin olmayı bekleyen kitleler için yaşamaktadırlar. Televizyon ekranlarına kilitlenerek başkalarının “aşklarını” dikizlemekten kendi aşkına zaman ayıramayanların çokluğu, bunun en büyük göstergesidir.

“Öldürücü bir güce sahip imgenin karşısına, gerçeğin görünen ve algılanabilen yanlarını sunan yeniden canlandırmanın diyalektik gücüyle çıkılmaktadır. Batı, bu yeniden canlandırma olayının önemine ya da göstergenin derin bir anlama sahip olabileceğine, bir göstergenin, bir anlamın yerini alabileceğine ve bir şeylerin —bu tabii ki Tanrı‘dır— bu değiş tokuşun gerçekleşmesini sağladığına bütün kalbi ve iyi niyetiyle inanmaktadır. Tanrı bile simüle edildikten, Tanrı‘ya olan inanç, göstergelerine indirgenebildikten sonra gerisini varın siz düşünün! İşte o zaman bütün sistem yer çekiminin etkisinden kurtulmuş bir kütle, devasa bir simülakra dönüşmektedir. Bu gerçek dışı bir şey değil bir simülakrdır, gönderenden yoksun ve nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, hiçbir şeyin durduramadığı bir kapalı devre içinde, gerçeğin değil yalnızca kendi kendinin yerine geçebilen bir şey.” (Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon)

Erkeklerin üreme içgüdüsüyle, kadında doğurganlığın ipuçları sayılabilecek geniş kalçalar, iri göğüsler gibi özellikleri tercih ettiği görüşler ortaya atılmıştır. Ahmet İnam, uzun yıllar önce okuduğum bir yazısında, günümüzde bebeklerin koca kafalı olmasının, sezaryen doğumun yaygınlaşmasıyla alakalı olduğunu, doğumun kolay olacağını “bilen” ve bu bilgiyi genetik olarak birbirine aktaran insanların kocakafalı olmaya başlamasının evriminin doğal bir sonucu olduğunu söylüyordu. Buradan hareketle, süt vermeyecek kadınların göğüslerinin küçüleceği, doğum yapmayacak kadınların kalçalarının daralacağı iddia edebilir hatta “modern” toplumlarda bu aşamaya gelindiği görülebilir. Göğüslerini, kalçalarını, penislerini silikon takviyeleriyle, ameliyatlarla büyütmeye çalışan ve bunu üremek için değil daha çok kişi tarafından arzu edilebilir olmak için yapan insanların tamamen cinsel haz ve tatmine yönelmelerinin kaçınılmaz sonucu olarak aşkın insanı sonsuza kadar terk edeceğini söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Burjuvazi aşkı kitlelere indirmiş ancak kapitalizm onu sömürmüştür. Aşkı ortadan kaldırmış ve simülakr, aşkın yerini almıştır. Bir yazarımızın dediği gibi, kesilerek buz odalarındaki çengellere asılmış ölü hayvan bedenlerinin birbirine değmesi gibi duygusuz, soğuk ve “işemekten” hiçbir farkı olmayan cinsellik her yanı sarmaktadır.

“Cinsel haz ve tatminin önemi temel değer olunca, evlilik öncesi cinsellik, geniş çevreler tarafından, sevginin kanıtlayıcı zemini ve bağlılığın ön şartı olarak kabul edildi. Bir evliliğin karşılaması gereken ve karşılayabildiği cinsel tatmin miktarı zamanla kayda değer bir biçimde arttı, yükselen boşanma oranı da bu yeni kriterlere dayanarak değerlendirilen evlilik ilişkilerindeki hayal kırıklığı sıklığını açıkça yansıttı. Cinsel devrimin kültürümüz üzerindeki o dramatik ve ince etkisi sayesinde cinsel doyum, kadınlar ve erkekler için doğuştan gelen devredilemez bir hak, temel bir değer halini aldı; ilişkilerin geleceği de bir tek bu standarda göre ölçülür oldu.” (Stephen A. Mitchell, Aşk Sürebilir mi?)

Platon’un Şölen isimli kitabında eskiden insanların dört eli, dört ayağı ve ters yönlere bakan iki yüzü olduğu anlatılır. Çok güçlü olan ve ellerinden her iş gelen bu insanlar, bir gün “yaratıcılarının” kim olduğunu merak ederek “Tanrıların” katına çıkmak isterler. İnsanların kendilerine erişmesi halinde ellerindeki güçleri kaybedeceklerini düşünen Tanrılar, ilk anda bu cüretlerinden dolayı hepsini yok etmek isteseler de, kendilerine kulluk edecek kimse kalmayacağından vazgeçerler. Yine de insanların bir daha böyle bir işe kalkışmamaları için bir şeyler yapmak gerektiğinden hareketle gerekli cezanın verilmesini Zeus’a bırakırlar. Zeus, “Onları ikiye bölersem hem güçleri azalır, hem de sayıları artacağından bize tapanların sayısı artmış olur. Yine hadlerini bilmez ve uslu durmazlarsa, onları yeniden ikiye bölerim” diyerek insanları ikiye böler ve dünyanın dört bir yanına dağıtır. Böylece, tarifsiz bir acıya kapılan insanlar ömürlerini kayıp yarılarını aramakla geçirmeye başlar ve Tanrıları rahatsız etmek bir daha kimsenin aklına gelmez. Hayli öğretici olan bu hikâyede, nasıl Tanrılar kendilerine ulaşmak isteyen insanları ikiye bölmüş ve kayıp yarılarını aramaları gerektiğine aşk adını vermişse, günümüz kapitalizmi de kendisi için çalışan, boyun eğen ve boyun eğecek çocuklar yetiştirecek olan insanları benzer bir aşk vaadiyle ele geçirmiştir.

Bencilliği, sömürüyü, tüketmeyi özgürlük olarak pazarlayan ancak bu özgürlüğün belirlenmiş tercihler arasından seçim yapmak olduğunu gizleyen kapitalizm, insanın insanileşme mücadelesinde yolunu yitirmesine sebep olmuştur. Ölümün unutulduğu, anlamın kaybolduğu, insanileşme mücadelesinin “hayat tarzına” indirgendiği ve görüntünün öne çıkarıldığı “büyüsü bozulmuş” dünyada burun, meme, kalça ameliyatları, estetik operasyonlar, makyaj, dövme, piercing, sinema, reklam ve moda üzerinden “beden” her şeyin temeli haline getirilmiştir. Böylece kendine, türüne ve doğaya yabancılaşarak “arayışının” yerini film, müzik ve futbol yıldızlarını, moda ikonlarını takip etmekle ve tüketmekle doldurarak ayakta kalabileceğini düşünen “modern” insanın ölüm karşısındaki bu tutumu Dostoyevski tarafından şöyle ifade edilmiştir.

‘’Raskolnikov yeniden yürümeye başladı. “Acaba nerede okumuştum.” diye düşünüyordu bir yandan da, “İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresinde uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın!” (Fyodor Dostoyevski, Suç ve Ceza)

Her yönden ezilen, sömürülen, evinde, işinde kısaca bütün yaşamında dört duvar arasına sıkıştırılan, gökyüzüne bakmayı, bir çiçeği koklamayı, bir dostla dertleşmeyi unutan kitlelerin “mutsuzluğuna” çare olarak aşk endüstrisi devreye sokulmakta ve âşıkların evlerin duvarları arasından çıkıp AVM’lerin duvarlar altına girmelerini özgürlük olarak sunmaktadır. Böylece hayatındaki bütün olumsuzluklara karşın âşık olabileceğine, hayatında mutluluğu bulabileceğine inanmakta ve aşk bir kaçış hatta bir direniş alanı haline getirilmeye çalışılmaktadır. Ne var ki bu alan tamamen kapitalizmin egemenliği altındadır ve buradaki mücadele efendilere değil, “tektaş” almayı bilmeyen cahil “cahil” halka karşı yapılmaktadır.

Toplumsal yapının temelinde emek, alınteri, üretim bulunmasına karşın kapitalizm herkesi tüketiciye dönüştürmektedir. Kendini tüketici olarak tanımlamak yalnızca bir asalağa yakışabilecek bir davranışken, insanların mutlu bir şekilde tüketme yarışına girmeleri yabancılaşmanın son aşamasıdır. Bizler şimdi nasıl olup da insanların hiç karşı koymadan kendisini “Tanrı” ilan eden Firavun’a boyun eğmesini hayretle okuyorsak varoluşundan itibaren üreterek ayakta duran insanın nasıl tüketiciye dönüştüğünü de gelecek nesiller hayretler içinde okuyacaktır, düşüncesindeyim. İnsanın titreyip kendine gelmesi gerektiği çok açıktır.

“Can çekişmekte olan bir kapitalizme karşı mücadele etmeliyiz. Kendi can çekişme sürecini bile kendi sahneleyebilen bu kapitalist oyunun bizi etkilemesine izin vermemeli ve bu oyunda can çekişen tarafın asıl biz olduğunu anlamalıyız. Kapitale kendi ölümünü kendi belirleme şansını tanımak ona devrimin tüm ayrıcalıklarını tanımak demektir. Değer simülakrıyla kapital ve iktidar adlı hayaletin belirlediği bir dünyada; değer ve ticari mal yasasına boyun eğmiş bir dünyadakinden çok daha güçsüz ve donanımsız olduğumuz söylenebilir çünkü kendi ölümünü kendisi hazırlayan sistem bu sorumluluğu elimizden alarak, yaşamımızı adayabileceğimiz bir amacı da elimizden almış olmaktadır.” (Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon)

Yedi milyardan fazla insanın yaşadığı dünya üzerinde her üç kişiden birinin yoksulluk sınırının, her yedi kişiden birinin ise açlık sınırının altında yaşamını sürdürmeye çalıştığı bilinmektedir. Nüfusun yüzde birinin servetinin geri kalan nüfusun toplam servetinden fazla olduğu ve her yedi kişiden birinin aç uyuduğu bir dünyanın “öyle olması gerektiğini” söylemek, “inşa edilmiş” bunca sefaleti ve toplumsal parçalanmayı görmezden gelerek hayat tarzını öne çıkarmak, “yemek masasına dirseğini dayamayı” ve “âşık olmamayı” en büyük kusur saymak kapitalizmin gerçek yüzüdür. Eğer aşk, anlatıldığı ve arzu edildiği kadar iyiyse, insanın fedakâr, merhametli, sevecen yönlerini ortaya çıkarıyorsa ve büyük bir çoğunluk âşık olduğunu hatta bunu birkaç kez yaşadığını iddia ediyorsa, dünyanın içinde bulunduğu bu sefalet nasıl izah edilebilir, bilemiyorum. Ya aşk dediğimiz şey, tamamen yanlış anlamaya dayanıyor ya da kimse “ideal” aşka ulaşamayarak, “-mış gibi” yaptığı için her şey daha da kötüye gidiyor.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir yorum var

  1. Uzun zamandır okuduğum en güzel yazılardan bir tanesi, harikasınız. :)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: