Bu Yalnızca Bir Filmdir: Fight Club (1999)

Özgürleşmemizi engelleyen şey, hiçbir çaba harcamadan özgür olduğumuz kuruntusudur. (Maublanc)

Kahramanın ‘’anlatıcı’’ olarak isimlendirilmesiyle, seyircinin kendini olayların içinde konumlandırarak salt ‘’izleyici’’ olarak kalmaması hedeflenmiş ve kahramana ‘’kişisel’’ bir isim vermek yerine ‘’anonim’’ bırakarak herkesin kendisinden bir şeyler bulması amaçlanmış olabilir. Sanat türlerinde ‘’maske’’, temsil ettiği kahramanın gerçek görünüşü olarak algılanır ve saygı görür. Seyirci bunun bir film ve rol olduğunu bilse de, oyuncu, film boyunca kahraman ile özdeşleşir. Oyuncu yalnızca kahramanı temsil etmekle kalmaz aynı zamanda kahramanın kendisi de olur. Görüntünün, maskeden, kahramana ait olmasından ve insandan oluştuğu gerçeği unutularak ve hiçbir uyarı olmaksızın tavşan deliğinden düşen Alice gibi bilindik dünyanın mantığından, ‘’şeylerin’’ farklı olduğu ve ‘’sanki’’ mantığının gerçek sayıldığı bir dünyanın müthiş alanına geçilerek kahramanın seyirciyle bütünleşmesi sağlanmış olur. Filmin son karesindeki görüntü bu fikir bağlamında yorumlanabilir mi? –Fight Club, yalnızca bir film değildir.

“Zehirli okla vurulan bir adamın dostları ve akrabaları bir cerrah getirir ama adam haykırır. ’Bana bu oku kimin attığını, beni bir kşatriyanın mı yoksa bir brahmanın mı vurduğunu, ailesinin kimler olduğunu, kendisinin büyük mü, küçük mü yoksa orta boylu mu olduğunu, hangi köyden veya kentten olduğunu, bu okun hangi tür yayla atıldığını, yayda nasıl bir kiriş kullanıldığını, oka ne tür tüy takıldığını, okun temreninin ne şekilde yapıldığını öğrenmeden bu okun çıkartılmasına izin vermem.’ Kutlu Kişi (Budha), bu adam bu şeyleri bilmeden ölüyordu diye devam eder tıpkı şu ya da bu felsefi sorunu çözmeden kutsiyet yoluna girmeyi reddeden kişi gibi.’’ (Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi)

Ne yazarsak yazalım, ne okursak okuyalım, ne öğrenirsek öğrenelim bir şiirden, bir resimden kısaca bir sanat eserinden, özellikle de bir filmden etkilenmek ve onu sevmek için bir şeyleri bilmeye gerek olmadığı düşüncesinde olduğumu söylemeliyim. İnanmak için anlamak gerektiği düşüncesi insana özgü olmasına karşın Kilise Babalarından Augustinus, “anlamak için inanıyorum’’ diyebilmiştir. Salt bu açıdan bakıldığında bile, anlamak yerine koşulsuz boyun eğmeyi savunan ruhban sınıfının kitleleri kontrol altında tutan en büyük güçlerden biri olduğu ortaya çıkar. Yalnız İslam ruhban sınıfını reddettiğini açıkça ilan etmişse de birkaç cılız sesin itirazını saymazsak, üzerinde ittifak edilmiş bütün kaynaklar Kur’an’ı Kerim’in avama ayrı havassa ayrı seslendiğini ve havassın yardımı olmazsa avamın hiçbir şey anlayamayacağını iddia edilebilmiş ve bir ruhban yaratılmaya çalışılmıştır. Film boyunca bir tür inanç sistemi kurmaya çalışan anlatıcının, kesin itaat ve bağlılık istemesi, gizli örgütlenmesi, bilgiyi bir güç olarak kullanması ve umutsuz kitlelerin, bir peygamber olarak gördükleri anlatıcının peşinden gitmeleri bilinen dinsel göndermelerdendir.

“Çocuklar, dünyanın başlangıcı, kendilerinin bu dünyadaki yeri, kim oldukları gibi sorulara son derece yakın ilgi duyarlar. Burada da, yetişkinler, dini masallarla çocuğun bu öğrenme ihtiyacını kolaylıkla boğar veya onu irrasyonel yollara saptırırlar ve sorunun cevabı, bilgi ya da düşünme ile değil, salt inanıyor olmaya indirgenir. Böyle bir davranış, çocuktaki rasyonelliğin gelişmesi açısından üçlü bir engel oluşturur. İlki, çocuğun soruları aceleyle cevaplandırılır ve kendi zihinsel gayreti içinde soruşturmaya devam etme imkânı elinden alınır. İkincisi, çocuğun düşüncesi, irrasyonel yollara saptırıldığı için kendi mantıklı düşünme yeteneği gelişemez. Üçüncüsü ise verilen cevaplar, çoğu kez herhangi bir biçimde normatiftir. Çocuğun nesnel olarak öğrenmek istediği belli şeyler “kötü”, “pis”, “fena” veya “iyi”, “güzel” veya “hoş”tur. Bu ahlaki değerlendirmeler, çocuğun korkmadan, her şey hakkında düşünebilmesini ve konuşabilmesini engelleyecektir.” (Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku)

Niçin yaşıyorum, ne yapmalıyım, yaşamın anlamı nedir sorularına yanıt arayan ancak tatmin edici bir yanıt bulamayan ve kendini değersiz hisseden anlatıcının, katıldığı ‘’terapi gruplarında’’, günleri sayılı insanların inatla yaşamaya, daha doğrusu salt var kalmaya çalışmalarını fark etmesi, hayatının dönüm noktasını oluşturur. İnsanın ne pahasına olursa olsun hayatta kalmaya çalışmasını destekleyen ve Doğu düşüncesindeki “şerefli ölüm” kavramını anlayamayan Batı düşüncesinin ortaya çıkardığı kapitalizmin en büyük kozu ölüm korkusunu unutturmayı başarmış olmasında gizlidir. Anlatıcının, yaşamaya değil hayatta kalmaya çalışan insanların varlığını görmesiyle “aydınlanması” kapitalist toplum yapısının içyüzünü açığa çıkarmıştır der ve bu konuyla ilgili olarak Stanley Kubrick başyapıtlarından “Paths of Glory (1957)” filmini hatırlamak yerinde olacaktır diyebiliriz.

‘’Raskolnikov yeniden yürümeye başladı. “Acaba nerede okumuştum.” diye düşünüyordu bir yandan da, “İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse, çevresinde uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamanın, o anda ölmeye yeğleneceğini söylemiş. Yeter ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman Tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratıkmış!” Raskolnikov bir dakika kadar durup düşündü, sonra “Bunun için insana alçak diyen de alçaktır!” diye ekledi. (Dostoyevski, Suç ve Ceza)

Günümüz modern toplumunu meydana getiren insanların çoğu, çevresinde ve dünyada olup bitenlerden ancak medyada yer aldığı şekilde haberdar olabilmektedir. Yaşama ilişkin her türlü anlam ve bilginin, doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün içeriği büyük ölçüde, kapitalist piyasa koşullarında bir endüstri haline gelmiş olan medya tarafından belirlenir. Meslekle doğrudan ilişkisi olmayan sermayedarların eline geçmiş bulunan medya, daha fazla kar elde etmek için reklam verenlerin beklentilerine uygun yayın politikaları geliştirmekte, toplumsal sorumluluk ilkelerinden sıyrılarak giderek “eğlence medyası” haline dönüşmektedir. Günümüz medyasının ana çizgisini oluşturan eğlence medyası, erdem ve ahlakın geliştirilmesinden çok bireysel zevklere ve tüketime hizmet etmekte, özel hayata ilişkin sansasyonel, yoz ve düşünmeyi engelleyen zihni geriletici içerikler sunularak, finans-kapitalin gönüllü köleliği yapılmaktadır.

“On sekiz aylıkken logoları tanımaya başlayan çocuklar, yaşları ilerlediğinde sadece bu markaları tercih etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu markaların kendi kişisel özellikleriyle (ya da arzu ettikleri kişisel özelliklerle) bağlantılı olduğuna da inanıyor. Örneğin, süper teknolojik, güçlü, hızlı, sofistike olmak gibi. Daha da ürkütücü olan, henüz üç yaşındaki bebeklerin, belirli markaları kullanma konusunda bu yaşta bile üzerlerinde sosyal bir baskı hissetmeleri ve belli markalara sahip olmanın, onları üzerlerine giymenin ya da tüketmenin, hayat yolunda önlerindeki kapıları açacağına inanıyor olmaları.’’ (Martin Lindstrom, Brandwashed)

Kapitalist için kar getirdiği sürece hiçbir insani ihtiyaç, hiçbir istek ve hiçbir duygu görmezden gelinmez. Kapitalist için en önemli şey eldeki “değeri” paraya çevirmektir. İnsanların maddi olan ve maddi olmayan ihtiyaçları vardır ve itibar, sevgi ve güven maddi olmayan bu ihtiyaçlardan bazısıdır. Kapitalizm maddi olmayan bu ihtiyaçların giderilmesi için de meta üretme yollarını arar. Maddi olmayan ihtiyaçların nasıl olup da metalar aracılığı ile yani maddi nesnelerle karşılanabileceği konusu, ilk bakışta kolay olmasa da psikologlar, reklamcılar, uzmanlar bunun da bir yolunu bulmuşlar, kapitalizmde yalnız nesneler değil, kişilikler de alınıp satılmaya başlanır hale gelmiştir. “Tüketici” artık saat değil saygınlık, otomobil değil cesaret, ayakkabı değil çekicilik, yüzük değil aşk satın alabilmektedir. Reklamlar, televizyon programları, filmler hatta haber programları her gün bu fikirleri insanların zihinlerine aşılamakta, insani özellikler birer metaya dönüştürülerek “tüketicilerin” hizmetine sunulmaktadır. Böylece en aşağılık kişiler bir saat, bir araba, bir ayakkabı almakla cesur, itibar sahibi, maceraperest ve adil “olabilmektedir.”

“Nihayet öyle bir zaman gelmiştir ki, insanların başka bir şeye çevrilemez gözüyle baktıkları her şey değişime, alışverişe konu olmuş ve başka bir şeye çevrilebilir hale gelmiştir. Bu, o zamana kadar ifade edilip aktarılan ama asla değişmeyen; verilen ama asla satılmayan; edinilen ama asla satın alınmayan erdem, sevgi, inanç, bilgi, vicdan gibi her şeyin nihayet hep birden, ticaret alanına geçtiği zamandır. Bu, çürümüşlüğün genelleştiği, her şeyin para ile elde edildiği kısaca her şeyin, maddi ve manevi her şeyin pazarlanabilir bir değer olarak pazara getirildiği dönemdir.” (Karl Marks, Felsefenin Sefaleti)

‘’Birçok kişi gibi ben de ikea yataklarının kölesi olmuştum. Erika pekkari halıları, ying yang desenli kahve masası, klipsk özel ev ofisi ünitesi, hovetreck ev egzersiz bisikleti veya yeşil çizgili bir ohmashab koltuğu hatta hatta klorlanmamış kâğıttan yapılmış ryslampa abajurları gibi bir şey gördüğümde onu almak zorundaydım. Katalogları elimden düşürmez ne tip bir yemek seti kişiliğimi yansıtır diye düşünürdüm. Hepsini almıştım. Hatta yerliler tarafından alın teri dökerek yapıldığı anlaşılsın diye içinde minik baloncuklar ve hatalar bulunan cam tabaklarım bile vardı’’ diyen anlatıcı, kapitalizmin hedeflediği gibi dünyevi şeylere bağımlı hale gelerek kendi yanılsama ve isteklerinin tutsağı olarak, içine düştüğü korkunç ağın içinden çıkamayan büyük kitleyi temsil etmektedir. Montaj bandı üzerinde seri üretimi yapılan bir kol saatinin veya otomobilin cesaret, özgürlük veya macera kavramlarıyla özdeşleştirilmesini sağlamak, giyilen elbisenin değil de markasının kişiliğini yansıttığını düşünmek, suçu, fakirliği, açlığı umursamadan tüketmek, sahip olduğu şeylerin kişiyi ele geçirdiği kapitalist sisteminin en büyük başarısı olmuştur.

‘’Reklamcılar için yaklaşık yirmi milyar dolarlık bir pazarı temsil eden ve yılda yaklaşık kırk bin TV reklamı seyreden üç yaş altı çocukların bildikleri markalı karakterlerin sayısı, bildikleri hayvanlardan fazladır. İngiltere’nin Middlesex şehrindeki Tüketici Bilgi Merkezi CEO’su Bryan Urbick’e göre dünyanın her yerinde çocukların ilk anladığı sözcük artık anne veya baba değil McDonald’s olmaktadır. On sekiz aylık bebeklerin çoğu McDonald’s diyemez, doğru ancak fast-food zincirinin kırmızı ve sarı renklerdeki logosunu, çatısını, sarı kemerlerini tanıyabilirler. Böylece minik, tombul parmaklarını, arabanın arka koltuğundan McDonalds’a doğru uzatabilirler. Bu noktada baba, park yerine girer ve herkes karnını doyurur, mutlu olur. Çocuklar markaları ezberlemekle kalmıyor, markalarla ilgili tercihler de oluşturuyorlar. Pediatric dergisinin 2010’da yayınladığı, Yale Üniversitesi Gıda Politikası ve Obezite bölümünden Christina Roberto’nun kaleme aldığı araştırmanın sonuçlarına göre, okul öncesi yaşlardaki altmış üç çocuktan, birbirlerinin tamamen aynı yiyecek çiftlerini tatmaları istenmiş (hamburger, kızarmış tavuk parçaları, kızarmış patetes, süt ve havuç). Bu gıdaların ilk grubunu, logosuz, düz ambalaj kâğıtlarına; ikinci grubu ise McDonald’s logosunu taşıyan kâğıtlara sarmışlar. Çocukların çok büyük kısmı, McDonald’s tarafından üretildiğine inandıkları yiyecek ve içeceklerin tadını daha lezzetli bulmuş. Üstelik havuçlar için bile aynı beğeniyi ifade etmişler.’’ (Martin Lindstrom, Brandwashed)

Terapi grupları anlatıcının, kendi varlığını sorgulamasına yol açar. Ne parasının, ne arabasının, ne markalı eşyalarının, ne de sorumsuzca tüketmesinin kendisine bir fayda sağlamayacağını fark eden anlatıcı, ‘’Karanlık ve sessizlikle bütün oldum. Özgürlüğü buldum. Hiç ümidimin kalmaması özgürlük demekti’’ dese de, doğumundan itibaren içinde bulunduğu toplumsal koşullandırmaların etkisinden tam anlamıyla çıkamadığından alıştığı düzenin bozulmasından korkmaktadır. Bu durum macera çağrısına yanıt vermekte kararsız kalan ‘’kahramanın’’ yaşadığı ikilem olarak yorumlanabilir. Bir yanda alışkanlıkların güvenli ortamını sağlayan bilindik gündelik hayat, diğer yanda her türlü tehlikenin kol gezdiği bilinmezlikle dolu zorlu macera yolu arasında kalan anlatıcı, macera çağrısına yanıt vermekten korkmasına karşın ‘’kaderi’’ onu dönüşü olmayan bir yola sokar. Liberal Amerikalı akademisyenlerin bile aşağıdaki gibi sözler ettiğini okumak bir hayli şaşırtıcıdır.

‘’Çağdaş insanın açmazı da budur: Ne kadar güçlenirse, kendini o denli mutsuz hissetmektedir. Sahip olduğumuz şeyler, sadece daha çok şeye “ihtiyaç” duymamıza yarar ve ne kadar çok şeye sahip olursak, elimizdekileri korumak için o kadar çok şeye ihtiyaç duyarız. Sadece arazisinin yanındaki toprağı elde etmek için yanıp tutuşan toprak sahibi gibi, çağdaş tüketici de, sadece halen elinde bulunan ürünlere yakın ürünlere gereksinim duyar. TV videoya; video bir CD çalara; CD çalar da bir bilgisayara ve bilgisayar da sonu gelmeyen yazılımlara “gereksinim” duyar. Otomobil ilk önce hırsızlığa karşı alarm sistemlerine, radyo-teybe, bilgisayar donanımına, sonra gidilecek yerlere, arabaya servis yapılan alışveriş ve eğlence merkezlerine, ardından park yerlerine ve kısa bir süre içinde de çağdaş uygarlık namına ortada ne varsa, hepsine (kişinin almaya gücünün yetmeye başlaması için ömür boyu esir gibi çalışmasını gerektiren mallara) “gereksinim” duyacaktır. Kişi daha sonra donup, kendisine hizmet etmekten ziyade efendisi olmaya yüz tutmuş bu “zenginliklerinin” tadını çıkarmak için hiç boş zamanı olmadığından yakınacaktır.’’ (Benjamin Barber, McWorld’e Karşı Cihad)

Evi yıkıldığında bile gidecek hiçbir yerinin olmaması, birkaç saat önce tanıştığı birini arayacak kadar yalnız ve çaresiz olması kapitalist toplum yapısının parçalanmışlığına örnektir. Bir saka kuşu, bir kaplumbağa, bir karınca, bir ağaç, bir çiçek, ister bitki, ister hayvan kısaca her canlı dünyanın her yerinde aynıdır ve aynı davranışları gösterirler. Oysa kapitalizm, insanı, türünden farklı davranışlar sergilemeye zorlayarak tek benzerliğin tüketim olduğu bir kültür yaratmayı başararak, her insanı bir diğeri için rakip ve düşman haline dönüştürmüştür. “İnsan insanın kurdudur” sözünü, bu zihniyetin temel taşı olarak görmek mümkündür. İnsan ilişkilerini paramparça etmesine karşın insan doğasının dizginlenemez yönü de bilindiğinden güçlü markalar, sıradışı sporlar, hobiler, çeşitli ritüeller, futbol, magazin, ucuz TV programları gibi birçok işlevsiz ve zihinsel olarak geriletici faaliyetleri “modern” insanın önüne koyarak içinde bulunduğu durumu kavraması engellenmektedir. Benzerlikleri artırmak gerekirken günümüzde insan, kendi türünden kaçmakta, diğer insanlarla arasındaki bağları koparmaya çalışmakta ve bireysellik bencilliğe dönüşmektedir.

“Alışılmış olarak kar, ciro ile birlikte arttığı için, her kapitalist mümkün olduğu kadar büyük ciro elde etmeye çabalar. Bu sırada kendisi, onunla aynı branşta ve belki de aynı yerde bulunan ve aynı biçimde mümkün olan en büyük ciroyu yapmak isteyen diğer kapitalistlerle ister istemez çatışmaya girecektir. Kapitalist toplumun insanları, kariyer, başarı, para, sosyal statü, saygınlık ve prestij için, birbirleriyle rekabet mücadelesi içindedirler. Rekabet ilkesi, elbette yalnızca kapitalist sınıfla sınırlı değildir; her şeyi egemenliği altına almış bir yaşama ilkesine dönüşmüştür. İnsanların rekabet ilişkisinde bulundukları yerde, kaybetme tehlikesi de süreklidir. Kar kaybına uğrarlar, işyerlerini kaybederler, toplumsal saygınlıklarını kaybedebilirler ya da beğenilme ve sevgi kaybını yaşarlar. Aslında bu tehlike, zaten rakiplerin varlığı nedeniyle ilk işaretlerini vermektedir. Bir rakip (ki bu, çevremizde yaşayan her insandır) insanın imkanlarını elinden alır. Bundan dolayı, kendisinin herhangi bir yolla devre dışı bırakılması ya da yenilgiye uğratılması şarttır. Yani, burada insan, insanın düşmanı olmaktadır. Karşılıklı olarak duyulan düşmanlık ve korku, bütün insan ilişkilerinde yer etmiştir.” (Dieter Duhm, Kapitalizmde Korku)

Kapitalist tüketim toplumlarında kişinin uykularını kaçıran, canı değil malı yani sahip olduğu metadır. Geçmişte insanların kapılarını kapatmadığı eski dönemlerden bahsedilse de insan türü, özel mülkiyeti keşfettiği yani “bir toprak parçasını çevirerek burası benim” dediği andan itibaren kapılarını yavaş yavaş kapatmaya ve kendi türünden olanları ötekileştirmeye başlamıştır. Kapitalizm, insanı meta ile aldatıcı bir ilişki içine sürüklemiştir. Bunun nedeni cehalettir ve cehalet sürdüğü müddetçe acı eksik olmayacaktır. ‘’Acı çekiyorum’’, ‘’istiyorum’’, ‘’nefret ediyorum’’ demek yanılsama içinde yaşamak ve bunu uzatmak demek olduğunun anlaşılmaması cehaletten kaynaklanır ve çıkış noktası yanılsama olan her eylem çekilen acıyı artırmaktan ileri gitmeyecektir.

‘’Bizi bu aralar neler korkutuyor? Bir sürü şey… Birçoğumuz ekonomik krizden, işimizi kaybetmekten, konut kredimizi ödeyememekten korkuyoruz. Eşimizin ya da sevgilimizin bizi terk etmesinden korkuyoruz. Yalnızlıktan, arkadaşsız kalmaktan korkuyoruz. Cinsel anlamda yetersizlikten korkuyoruz. Kanser olmaktan korkuyoruz. Yaşlanıp kalçamızı kırmaktan korkuyoruz. Ölmekten korkuyoruz. Uçağa binmekten, teröristlerden, küresel ısınmadan korkuyoruz. Yediğimiz etteki e.coli bakterisinden, sütümüzdeki hormonlardan, balıktaki civadan… Virüslerin bilgisayarımıza ve suyumuza bulaşmasından korkuyoruz. Depremlerin, bastığımız toprağı alt üst etmesinden, çocuğumuzun bir yabancı tarafından arabaya atılıp kaçırılmasından korkuyoruz. Davranış bilimi temelinde danışmanlık sunan Gavin Johnston şirketine göre, birçok marka, antropolojinin ‘’panoramik korku’’ olarak adlandırdığı, ‘’kontrolün kaybedildiğini iddia eden yıkıcı bir duygunun kitlelere pompalandığı, tüketicileri, bulabilecekleri her tür konforu aramaya iten’’ durumdan istifade etmeye çalışıyor. İşte bizi üç kat fazla nemlendirici krem, ısıya dayanıklı, duştan sonra kullanılan saç kremi, diş beyazlatıcı şerit ve vitamin kompleksi satın almaya sevk eden şey, bazıları pazarlamacı ve reklamcılar tarafından beynimize kazınan, bazıları beynimizde mevcut olup yine aynı kesim tarafından abartıldıkça abartılan, bitmek tükenmek bilmez bu korkular. Spor salonu üyeliklerini ve organik gıdaları ve şişe suları ve hava nemlendiricileri ve tasarımcı imzası taşıyan kıyafetleri ve Viagra’yı ve deprem sigortasını ve su arıtma sistemlerini ve estetik ameliyatlarını ve bisiklet kilitlerini… hırsız alarmlarını hiç saymıyorum bile.’’ (Martin Lindstrom, Brandwashed)

Sömürünün sürmesi insanın cehaletinden beslenir. Kendine, dünyaya ve topluma yabancılaşan insan, bu cehalet nedeniyle insanlıktan çıkıp köleye dönüşmektedir. Kölelikten kurtulma ise acılı bir süreçtir. “Mısır Ölüler Kitabı”nda, ölen kişinin kalbi ile iyiliklerinin Osiris, İsis, Neftis ve Anubis’in karşısında tartılacağı yazılıdır. İnsanın kalbinin, tanrıça İsis’in taşıdığı doğruluk tüyünden ağır gelmesi, kötülüklerinin, tüyün ağır gelmesi ise iyiliklerinin fazla olduğuna işaret eder. İnsanın tüy kadar hafif olan kalbinin, işlediği günahlar sonucu kirlenerek ağırlaştığı, kirlenen kalbin ise ancak ateşle temizlenmesi gerektiği teması Sümer ve İslam düşüncesinde benzer şekilde yer alır. Bu temayı işleyen çok değerli bir film olan Jacob’s Ladder (1990) filminde yer alan şu sözü yazmadan geçemeyeceğim. ‘’Cehennemde yanacak tek şey senin hayata sarılan parçandır. Bunları yakacaklar. Ama bu bir ceza değil. Ruhunu kurtarmak istiyorlar.’’

Anlatıcının dünyadan elini eteğini çekmek, malından, mülkünden ve hırslarından arınmak için yerleştiği ev, gündelik hayattan olabildiğince uzakta, çevresinde hiçbir yerleşimin olmadığı, zorunlu ihtiyaçlar dışında hiçbir şey barındırmayan bir evdir. Bu durumdan memnun olduğunu “Hayatımdaki her şeyin önemi azaldı. İlk ayın sonunda artık televizyonu özlemez olmuştum’’ sözleriyle ifade eder. Böylece kendini tanıma, özgürleşme ve maddenin kölesi olmaktan kurtulma yolunda ilerleyen anlatıcı, film boyunca bir inisiyasyon süreci yaşamaktadır diyebiliriz. Hint düşüncesinde insanlık halini ifade etmek için bağlanma, zincirlenme, tutsaklık, unutma, sarhoşluk, uyku, cahillik imgeleri kullanılırken insanlık halinin aşılması, özgürlük ve kurtuluşu ifade etmek için bağlardan kurtulma, perdenin yırtılması veya uyanma imgelerine başvurulmuştur. Film boyunca uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen anlatıcının nihai ‘’uyanışını’’ gerçekleştirmesi, ikinci doğumuna işaret eder ancak bu doğumu başarısız bir doğum olarak görmek yerinde olacaktır. Niçin başarısız bir doğum olduğunu şöyle izah edebiliriz.

Geçmişe yeni bir bakış açısıyla bakmak gerektiğini iddia eden Wilhelm Schmidt’in temsilcisi olduğu “kültür okulu” ilkel toplumu üç aşamaya ayırır. Birinci aşama anaerkil veya ataerkil olduklarına dair herhangi bir bilgi bulunmayan, cinsler arası eşitliğin hüküm sürdüğü “avcı toplayıcı”, ikinci aşama klan sistemleri, ritüel ve gelenekleri gelişmiş, erkeklerin egemen olduğu “totemci avcı”, üçüncü aşama ise öncekilere göre daha farklı toplumsal örgütlenmeye sahip kadının öne çıktığı “tarım” toplumudur. Avcı-toplayıcı toplumlarda erkekler avcı iken, kadınlar kök, meyve ve böceklerin toplayıcısıdır ve kadın ile erkek arasında eşitlik vardır. Totemci-avcı toplumlarda ise sadece erkeğin yapabildiği tehlikeli avcılık faaliyetleri öne çıktığından ataerkil bir yapı hâkimdir. Tarım toplumunda ise beslenmenin temelini bitki oluşturmaya başladığından ve yalnız çocukları yapan değil, yiyeceği de üreten kadınlar olduğu için anaerkil bir yapı ortaya çıkmıştır diyebiliriz.

Tarım toplumundaki erkeklerin, cinsel ilişkiyle hamilelik ve doğum arasındaki bağıntı konusunda tamamıyla cahil oldukları ve avcı toplayıcı toplumlara göre egemenliklerini kaybettikleri için aşağılık duygusu etkisinde oldukları iddia edilmiştir. Tarımla birlikte yiyeceğini daha tehlikesiz bir şekilde üretmeye başlayan insan, böylece atalarından gelen davranış biçimlerini değiştirerek farklı bir işbölümüne yönelmiştir. Ne var ki bu yeni toplumsal yapıda kadının öne çıkmasından rahatsızlık duyan ve güçlerini yeniden elde etmek isteyen erkekler, Schmidt’in görüşüne göre gizli evler kurmuşlardır. Herkesin alınmadığı bu gizli evlerin “ilahları” ise dişidir. Anlatıcının da böyle bir ev kurması, herkesi üye olarak kabul etmemesi ve her şeyin temeline Marla Singer’ı yerleştirmesi tarım toplumundaki erkeğin durumuyla benzerlik gösterir.

‘’Bitkilerin evcilleştirilmesi eskiden erişilemeyen bir var oluşsal durum yarattı ve dolayısıyla kimi değerleri alt üst edip, kimi yeni değerler yaratarak ön-neolitik insanın manevi dünyasını kökten değiştirdi. Tarımın keşfinin ilk ve belki de en önemli sonucu paleolitik avcıların değerinde bir krize yol açar; Hayvan dünyasıyla dinsel nitelikteki ilişkilerin yerini, insan ile bitkiler arasındaki mistik dayanışma adı verilebilecek olgu alır. O zaman dek hayatın özünü ve kutsallığını kemik ve kan temsil ederken, artık bu değeri tohum ve kan canlandıracaktır. Ayrıca kadın ve dişiliğin kutsallığı ilk sıraya geçer. Kadınlar bitkilerin evcilleştirilmesinde belirgin bir rol oynadığı için, ekili tarlaların sahipleri olurlar ve bu da onların toplumsal konumunu yükseltip ‘’anayer’’ gibi özgül kurumlar yaratır yani koca, eşinin evinde oturmak zorunda kalır.’’ (Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi)

New York Üniversitesi antropoloji profesörü Randall White, ilk insanların henüz cinsel ilişki ile doğum arasında bir bağlantı kuramadıkları bir dönem olduğunu ve bu bağlantı kuruluncaya kadar, kadının erkekten çok daha gizemli ve mucizevî bir varlık gibi görünmüş olabileceğini iddia etmektedir. Kadının üreme yeteneğinden haberli olmasına karşın kendi rolünü bilmeyen ilkel erkeğin ve kadını cinsel bir nesne olarak gören modern erkeğin zihniyeti filmde, kullanılmış prezervatif görüntüsüyle ve ‘’bu aşk değil, spor’’ sözleriyle simgelenir.

Genç insanın ‘’kaba enerjisinin’’ kırıldığı rit ve öğretilerin ana amaçlarından biri, benlik duygusunun olabildiği kadar bastırılması ve topluma katılım duygusunun geliştirilmesidir. Kadının bir çocuğun geçici gövdesini doğurduğuna ancak ruhsal olarak doğumunun ancak erkekler tarafından gerçekleştirileceğine ve hiçbir kadının bu törenlerin gizemini bilemeyeceğine inanılır. Anne kucağı etkilerinden kurtulamadığı için kadın düşmanı olmuş ve sorumluluklarından kaçan baba figürüyle hesaplaşmak isteyen Tyler Durden karakteri aracılığıyla maceraya atılan anlatıcı, babası olmadığı için ikinci doğumunu gerçekleştirememiş ve bebeklikte takılı kalmış bir zavallıdır. İnsanın olgunlaşması ortalama yirmi yıl almakta ve bu gelişimin büyük bölümü anne-baba gözetiminde geçirmektedir. Anlatıcının babası, onu küçükken terk ettiğinden ‘’baba modeli’’ yerine koyabileceği tek erkek patronu olmuştur. Anlatıcının hesaplaşmak için patronunu, Tyler Durden karakterinin ise babasını seçmesi bunu doğrulamaktadır. Geza Röheim’in ‘’İlkel Savaş Psikolojisi’’ çalışmasında ortaya koyduğu gibi “baba ilk düşmandır, her düşman babanın simgesidir ve öldürülen her şey baba” olur.

‘’Çocuğun yetişkinliğe geçişi gelişmiş toplumlarda yıllar süren eğitimle gerçekleşirken, ilkel düzeyde birçok kabilenin dinsel takviminin en önemli törenlerinden olan erginlik ritleriyle birdenbire kısa sürede tamamlanır. Örneğin, Orta Avustralyalı Aranda genci, on, on iki yaşlarına gelince, yaşıtlarıyla birlikte köyün erkekleri tarafından alınıp bir kaç kez havaya fırlatılır, bu sırada kadınlar çevrelerinde dans etmekte, kollarını sallamakta ve bağırmaktadırlar. Sonra her çocuğun göğsü ve sırtı erkekler tarafından boyanır ve çocuğa, şimdi üstünde, kendisinin yaşayan karşılığı olduğu mitolojik atanın işaretini taşıdığı söylenir. Bundan sonra kadınlarla ve kızlarla oynayıp kamp yapmayacağı, erkeklerle birlikte olacağı anlatılır. Onlarla gidip kök toplamayacak, küçük hayvanların peşine düşmeyecek artık erkeklerle büyük hayvan avına katılacaktır.’’ (Joseph Campbell, İlkel Mitoloji)

Yakın arkadaşı Bob’un testislerinin alınması ancak tedavinin yan etkisi sonucu göğüslerinin çıkmaya başlaması, evi havaya uçan anlatıcıya daha kötüsü de olabilirdi, kadının biri penisini kesip atabilirdi denmesi, “herhalde testis kanserini bana bırakırsın, teknik olarak orası benim hakkım, senin hala testislerin var” sözleri tarım toplumundaki kadının erkeğin rolünü elinden alması ve bunu içine sindiremeyen avcı erkeğin durumuna yapılan göndermeler olarak görülebilir. Tarım toplumunda kadının elde ettiği gücü kırmak isteyen bir “ilkel” olarak görülebilecek olan Tyler Durden karakterinin ‘’Biz kadınlar tarafından yetiştirilmiş çocuklarız’’ sözleri, babanın terk edişinin vurgulanması, erkeklerin üzerine düşeni yapmadığı ve erkek çocukların kadınlar tarafından büyütüldüğü için anne ile bağlarını koparamadıklarının iddia edilmesi de bu yönde bir okumayı güçlendirmektedir.

‘’Bütün ormanların hep yeşil kaldığı günlerde (…) büyücülüğü yalnızca Ona ülkesinin kadınları biliyordu. Onların kendi kulübeleri vardı ve erkekler oraya yaklaşmaya cesaret edemezlerdi. Kızlar, kadınlığa erişmeye başlayınca büyü sanatını öğrenmeye başlıyorlardı ve hoşnut olmadıkları herkese hastalık hatta ölüm getirmenin yolunu öğreniyorlardı. Erkekler müthiş bir korku içinde ve boyun eğmiş, durumda yaşıyorlardı. Elbette köyü etle doyuracak ok ve yayları vardı fakat silahların büyü ve hastalık karşısında ne yararı var diye soruyorlardı. Kadınların baskısı arttıkça arttı ve durum kötüledikçe kötüledi öyle ki erkekler sonunda ölü bir büyücünün canlısından daha az tehlikeli olacağını düşünmeye başladılar. Böylece bütün kadınları öldürmeye karar verdiler ve büyük bir kıyım yaparak çocuklar hariç insan biçiminde hiçbir dişiyi bırakmadılar. Ne var ki, ortaya büyük bir sorun çıktı: erkekler elde ettikleri üstünlüğü nasıl sürdüreceklerdi? Bir gün, kız çocuklar büyüdüklerinde bir araya gelip eski üstünlüklerini geri alabilirlerdi. Bunu engellemek için erkekler kendi gizli derneklerini kurdular ve kadın evini yok ettiler. Evin yanına hiçbir kadının gelmesine izin yoktu ve cezası ölümdü. Bu kararın kendi kadınları tarafından saygı görmesini sağlayabilmek için erkekler yeni tür Ona cin ailesi yarattılar. Kısmen kendi hayalleriyle kısmen halk öyküleri ve eski efsanelerden yaratılan bu garip varlıklar ev üyelerinde vücut bularak görünür oluyorlardı ve böylece kadınları gizli toplantılarından korkutarak yaklaşmalarını engelliyorlardı. Bu yaratıkların kadınlardan nefret ettikleri ve erkeklerden yana oldukları, evin çoğunlukla uzun süren törenleri sırasında erkeklere büyülü yiyecekler verdikleri söyleniyordu. Sinirli oldukları evden köye kadar gelen bağırtılar ve esrarengiz çığlıklarla anlaşılıyordu ve kadınlar bazen erkeklerin böyle heyecanlı bir oturumdan sonra yırtık yüzlerle, kanayan burunlarla döndüklerini görüyorlardı.’’ (Joseph Campbell, İlkel Mitoloji)

Tyler Durden karakteri, film boyunca kimselerin bilmediği gizli amaçları doğrultusunda “ordusunun” askerlerini annelerinden koparmakta ve onları sözde ‘’gerçek erkeklere’’ dönüştürmektedir. Tyler Durden’ın, kendi başına düşünme yeteneği olmayan, mutlak itaat isteyen ve katılabilmek için aşağılanma mekanizmasını kullanan faşist bir yapıya sahip ordusu aynı zamanda “masonik’’ örgüt yapısı ile de benzer özellikler gösterir. “Faşizm söyleme özgürlüğü değil, söyleme mecburiyetidir” ilkesinden hareketle, kendi amaçları dışında hiçbir şeye tahammül etmemeleri ve aralarında kadın bulunmaması bunu doğrular. “Bu şeyi başlatan adamı biliyor musun, geceleri sadece bir saat uyuyormuş, o müthiş biri’’ sözleri veya kendini vurmasına karşın ‘’hala ayakta durmasına inanamıyorum, ne dayanıklı adam’’ şeklindeki sözler bir ‘’üst-insan’’ kavramına, faşizme ve Nietzsche’ye bir göz kırpma olarak değerlendirilse de bu yönde pek çok yazı olduğundan değinmeyi gerekli görmüyorum.

Erginlik ritlerinin amacı çocukları, erkeğe, kadına, anneye, babaya kısaca toplumun bir üyesine dönüştürmek olmasına karşın kadın ile erkek arasındaki eşitliği ve dayanışmayı yıkarak, kadınları korkutarak erkek egemenliğini kurmak isteyen gizli erkek derneklerinin ahlaksız bir amaç güttüğü çok açıktır. Macera çağrısına olumlu yanıt veren ve zorlu yollardan geçip görevini başaran kahraman içsel yolculuğunu tamamladıktan sonra cehalet içindeki gündelik yaşama dönerek diğer insanlara yardımcı olmaktadır. İkinci doğumunu yani uyanışını gerçekleştiren anlatıcının durumu, içinde yaşadığı sistemin kötü olduğunu bilmesine karşın yerine koyacak iyiyi bulamadığı için yok etmeyi tercih etmesi kozmos’dan kaos’a yani gerilemeye denk gelmektedir. Bu da filmin mesajının olumsuz olmasına yol açmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı rakamlara göre, dünya üzerinde obeziteden yani fazla yemekten kaynaklı hastalıklara bağlı ölümlerinin sayısının, açlıktan ölenlerin üç katıdır. Yüzyıllardır iktisadın bir kıtlık bilimi olduğunu iddia eden ancak insanların açlıktan değil oburluktan öldüğü bir sistemi yaratan kapitalizmin kıtlıktan anladığı, yeryüzünün bütün kaynaklarının sömürülmesine, yağmalanmasına ve talan edilmesine bahane oluşturmaktan başka bir şey değildir. Bu durum filmde zengin kadınların ameliyatla aldırdığı yağlarından güzellik sabunu yapılmasıyla simgelenir.

Fight Club, anne karnına düştüğü andan itibaren pazarlama teknikleri ve reklam kuşaklarının arasına sıkıştırılarak korku ile büyütülen, sermaye birikimi yolunda tüketim toplumunun önemsiz bir figürü konumuna indirgenen, türüne ve dünyaya yabancılaştırılan, seri üretim yapan bir fabrikanın montaj bandında üretilen piyasa ürünlerini kişiliği ile özdeşleştirmesi istenen, tektipleştirilerek yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, fedakârlık, merhamet, sevgi kavramlarından habersiz yetiştirilen Batı gençliğinin isyanı olarak okunabilir. Ancak ‘’her şeyin ismini şirketler koyacak. IBM yıldız gemisi, Microsoft galaksisi, Starbucks gezegeni’’ diyerek tüketim toplumu eleştirisi yapmasına karşın sıkıştığı köşeden nasıl kurtulacağı bilemesine karşın doğasına uygun yaşamak yani ‘’insan’’ olmak isteyen Batılı gençliğin, kendilerini sömüren sistemi dönüştürecek veya yerine başkasını koyacak gücü bulamaması sonucu, var olanı tamamen yok etme çabası olarak görülmelidir.

“Project Mayhem” tüm finansal kurumların, kredi kartı şirketlerinin ve bankaların yok edilerek hesapların sıfırlanması gerektiğini savunurken, insanların metaya bağımlı değil özüne uygun yaşayacakları bir dünyanın nasıl olacağına ilişkin hiçbir şey söyleyemez. Maddenin farklılaşmamış ilk haline indirgenmesi, yaratılış öncesine dönüşü yani insanın rahme dönüş isteği olarak görülebilecek kozmogoninin yeniden hayata geçirilmesi ve bu yolla sağlanacak bir iyileşmenin dünyayı ve insanlığı daha iyiye götürmek için nasıl vücut bulacağına yanıt veremez. Yeni bir yaratılış mümkün olmayacağına ve kapitalizmin insanı yabancılaştıran hali aşılamayacağına göre her şeyin yok edilmesini iddia etmesi aslında kapitalizmin ekmeğine yağ sürmektedir.

‘’Babalarımız bizler için tanrı modeliydi. Eğer babalarımız bizi terk ettiyse tanrı nasıl biridir. Tanrı’nın senden hoşlanmama ihtimalini düşün’’ sözleri Hıristiyanlıktaki ilk günah fikrinin eleştirisi olarak görülebilir. Daha yaratılırken günahkâr olarak dünyaya gönderilen bir bebeği sevmeyen tanrı fikri ile büyüyen insanın, kapitalist toplumda her geçen gün korkusunun artmasından daha doğal ne olabilir? Kaos projesi, maddenin ilk haline dönüş yani yaratılış öncesine dönme isteği olarak okunduğunda ilk günahın da olmadığı yeni bir dünya arzusu belirtilmiş olur.

Toplumsal koşullandırmalarla baş etmek yerine onları içselleştirerek karakterinin bir parçası haline getiren ve bu nedenle “yabancılaşan” anlatıcının yaşadığı inisiyasyon sürecinin anlatıldığı, yer yer eskatolojik öğeler barındıran ancak yeni bir başlangıç umudu aşılamayan Fight Club’ün başarısız bir film olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Filmin elde ettiği başarı üzerine bilgisayar oyununun piyasaya sürülmüş olması da bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Hint, Çin, Tibet, Samkhya, Karma ve Budha öğretilerinden bahsedilmesi, o fikirlerin anlaşılması veya uygulanması değil o an için Batı kamuoyunda ‘’güzel’’ gözükmesindendir. Eleştirmeye çalışmasına karşın Fight Club, çağının ve tüketim toplumunun bir ürünüdür ve David Fincher’in yönetmenliğinden ‘’bilinçli eleştiri’’ beklemek akla hakaret etmek anlamına gelecektir.

Kahramanın ‘’anlatıcı’’ olarak isimlendirilmesiyle, seyircinin kendini olayların dışında konumlandırarak salt ‘’izleyici’’ olarak kalması hedeflenmiş ve kahramana ‘’kişisel’’ bir isim vermek yerine ‘’anonim’’ bırakarak seyircinin kahramanla kendini özdeşleştirmesi engellenmek istenmiş olabilir. Bu bakımdan, değil düşünebilmeyi, hayal bile edemediğimiz şeyleri anlatmasına karşın yalnızca ‘’izlenen’’ BBC belgesellerini hatırlayalım. Sorgulayıcı olmaktan çok bilgilendirici özelliği olan bu belgeseller, özenli çekimler, muhteşem görsellikler ve muazzam bir adanmışlık sonucu evren, yeryüzü ve yaşam üzerine pek çok şeyi anlatmasına karşın seyircide dönüştürücü etki yapmaz. Teknik anlamda bu belgesellerle boy ölçüşemeyecek “Earthlings (2003)” ise seyirci üzerinde bilgilendirici olmaktan çok dönüştürücü etki yapar. BBC belgesellerinde seyirci kendini özdeşleştirecek pek az şey bulabilirken Earthlings’te gündelik yaşamı, çevresi ve alışkanlıklarıyla özdeşlik kurabileceği birçok şeyle karşılaşır. Bu bağlamda, filmin son karesindeki görüntü bu fikir bağlamında yorumlanabilir mi? – Fight Club, yalnızca bir filmdir.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

3 Yorumlar

  1. Sayin Salim Olcay,

    Bu filmle ilgili hemen hemen bu yaziya yakin daha onceki yazinizda yeni bir baslangic umudu asilayan muhtesem bir film derken burada, yeni bir baslangic umudu asilamayan basarisiz bir film olarak degerlendirdiniz.
    Birbirine tamamen zit bu dusuncenizn nedeni nedir? acaba filmin yapisindan mi kaynaklaniyor? tekrar tekrar izleyince yeni fikirler cercevesinde dusunceniz mi degisti?

  2. Hocam merhaba,

    İlk yazım nerdeyse altı yıl öncesine ait… O dönemde filmin kapitalizm karşıtı olduğunu hatta var olanı yok ederek bir umut aşıladığını zannetmiş daha doğrusu öyle olduğuna inanmak istemiştim. Holyywood’un böyle bir film çekmiş olmasından etkilenmiştim. Zaman içinde filme ilişkin bakış açımın değiştiği doğru, en önemlisi yeni bir başlangıç için değil, aslında ne yapacağını bilemediği ve elinden başka bir şey gelmediği için var olanı yok etmek istediğini düşünmeye başladım.

  3. Salim Bey,

    Bende oyle dusunmustum zaten, sizin bu yazinizi okuyunca tekrar izledim hatta ilk yazinizda arsivimde mevcuttu ona da baktim ve bundan dolayi mesaj attim size. Yine de ben filmi seviyorum aslinda cok seyi soyleyebiliyor.

    Yazilarinizi okumak benim icin buyuk bir zevk tesekkuru bir borc bilir umarim hep yazarsiniz.

    Saygilar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: