Filiz Işık Bulut: ‘Kısa film bütün fazlalıklardan geriye kalan şey’

Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde kısa film dalında en iyi film ödülünü kazanan Filiz Işık Bulut ile kısa film duygusunun hayatın içindeki gerçekliğini ve yansımasını konuştuk.

Öteki Sinema için röportajı yapan: Banu Bozdemir

Zelal ile İstanbul Film Festivali’nde en iyi kısa film ödülünü kazandın ve anladığım kadarıyla büyük sürpriz oldu senin için. Belki buradan yola çıkarak ödüllendirme sistemini ve senin düşüncelerini öğrenebilir miyiz?

Ödül, üreten kişiler açısından önemli bir motivasyon. Düşüncenizin veya yapmaya çalıştığınız şeyin desteklenmesi olarak görüyorum bunu… Festivaller filminizi başkalarıyla paylaşmanız için değerli alanlar. Hem kendinizi hem de diğer üretenleri görüyorsunuz.  Ben film çekerken, hayal ettiğimi gerçekleştirmeye çalışıyorum. Odaklandığım yer daha çok burası oluyor. Ödülü, anlaşılmak olarak değerlendiriyorum. Filmin festivallerde gösterilmesini istiyorum ama kimin ödül alacağı konusu benim dışımda olan bir şey. Bundan sonrası artık jürinin seçimi… Benim açımdan kısa filmin söylemi, olaya yaklaşım biçimi, hangi duyarlılıklar üzerinden yönetmenin filmi kurguladığı önem taşıyor.

Zelal’le bir kadının gündelik duygularına ve bu duyguları yaşamanın zorluğuna eğiliyorsun. Kapatılmış kadın duygusunun kapısını aralıyorsun. Bu filmi çekmene sebep olan şey neydi?

Yaşamadıklarımız, yaşadıklarımıza oranla bizi daha çok etkiliyor. Yaşamadığımız o şey, eksik bırakıyor bizi. Bazı duygular var, bastırılmış, o kişi bile unutmuş. Zihninin arka bahçelerinde bir yerlere saklamış. ‘’İşte senin hayatın bu.’’ denmiş ona. Kabul gören, herkesin beklentisini karşılayan bir hayat… Filmde Zelal de eşini kaybettikten sonra evinde oğluyla birlikte yaşıyor. Dışarı çıkmıyor. Bir gün ayakkabı atölyesinde çalışan Seher, zor durumda olduğunu, kendisi yerine bir günlüğüne işe gitmesini istiyor. Zelal istemese de Seher için işe gidiyor. Bazen hiç hesaplamadığınız bir anda, hayatın rastlantısallığında birden bir şey olur, bir şey değişir. Büyük bir şey değil, belli belirsiz küçük bir şey… Dışarı çıkıyorsunuz, birisi için bir şey yapıyorsunuz, size kalan küçük bir gülümseme oluyor. Ya da bir ihtimal, “başka bir hayatın varlığını hissetmek…”  Bunun içinde dışarı çıkmak, adım atmak, yürümek gerekiyor. Bu nedenle filmde bir ayakkabı atölyesini çektim.

Seninle uzun yıllar öncesinden tiyatroyla kesişen bir yolumuz var ve hala daha sinema ve çocuk üzerinden kesişmeye devam ediyoruz. Film çekmeye nasıl karar verdin?

Görüntüyle hep ilgilendim. Fotoğrafla, resimle ve tiyatroyla… Tiyatro aracılığıyla hayatın içinde yakaladığım görüntüleri, sahneye taşımaya çalıştım. Ancak mekân, dekorlar, yapmaya çalıştığım şeye yetmiyordu. Dışarı çıkmak istiyordum. Üzerinde yürünmüş yollar, aşınmış taşlar, çamur birikintileri… En önemlisi olayların geçtiği yerler… Coğrafya… Oralarda yaşayan insanlar, dilleri… Bu gerçeklik hissine yaklaşma isteğim beni sinemaya yöneltti. 

İlk filminle son filmin arasında sekiz sene var. Neden bu kadar bekledin diye bir soru sormak istemesem de koşulları anlatman için sormak istiyorum. Arada bir deneysel çektiğini bilerek soruyorum bunu. Deneyseli de katarak anlatmanı istesem…

Film yapmak pahalı bir iş… Desteğiniz de yoksa kendi başınıza çabalayıp duruyorsunuz. Ama o kadar zaman arayla film yapmama sürecim maddi zorluklarla ilgili değil. Çok kişisel… Hayatın getirdiği bazı sorunlar diyelim. O süreçte sanatın farklı alanlarıyla ilgilendim. Maddi zorluklar her zaman olan, benim alışık olduğum bir şey… Üretmeme engel değil. İlk filmimi çekerken de bundan sonra ben hep film çekerim diye başlamadım. Bir dert vardı anlatmak istediğim. Onun için çektim. Kayıt altına alınsın istedim. Herkes bilsin.

Deneysellerimde de böyle…  Sirgûn (Sürgün)  filminde boş bir su kanalında, buzların üzerinde yürüyen Kürt bir aileyi işledim. Su kanalının duvarları arasında, birbirlerine tutunmuş, sürekli yürüyorlardı. Mağaraların önünden geçiyor, uçurumların kıyısında dolaşıyor, sonunda bir gölgeye dönüşüyorlardı.

Sesler ülkenin acılı tarihinden bir kesitini ele alıyor. Film bir ağıta dönüşüyor. Biraz bu filmle ilgili düşüncelerini alabilir miyiz?

Deng ( Sesler),  filminin hikâyesi 1981 yılında Diyarbakır 5 No’lu Askeri Cezaevinin kıyısındaki bir gecekonduda geçiyor… Diyarbakır Cezaevi o yıllarda şehrin dışındaydı. Görüşe gelen aileler cezaevinin yanında bir yer olmadığından bu evlerde bekliyorlardı. Benim hikâyem de bu evlerden birini anlatıyor. Buradaki aile cezaevinden gelen işkence ve marş sesleri arasında yaşamaya çalışıyor. Görüşe gelenlerle birlikte içeride yaşananlara tanıklık ediyorlar.

Bu hikâyeyi eşim Selahattin Bulut ve ailesi başta olmak üzere çocuklarıyla birlikte tüm bu eziyeti çeken aileler için çektim. Sevdiğiniz bir kişinin bu gün hiçbir yerine zarar gelsin istemezken, orada yıllarca sistematik bir işkenceye tabi tutulduğunu bilmek çok zor.

Ama sonuçta yaptığım şeyden mutluyum. Çehov’un Üç Kızkardeş’ teki sözü, filmi çekerken hep aklımın içindeydi ” Bir gün gelecekbütün bunların, bu acıların nedenini öğrenecek herkes, hiçbir şey gizli kalmayacakfakat yaşamak gerek şimdi.”

Zelal’le ilgili konuştuğumuzda kadın dünyasına yakın bir film çekmek istediğinden bahsetmiştin. Kısa filmci kadın yönetmen diye ya da kadın yönetmen diye ayrım yapmaktan hazzetmiyorum ama tam anlamıyla kadın sineması olmuş. Senin bu konudaki düşüncelerin?

 Ben insana dair bir şeyler çekmek istiyorum. Bunu yaparken kadın bakışından çektiğim doğru.  Zelal bir kadın hikâyesi ama sadece bir kadın hikâyesi değil. Arka planında topluma dair birçok şey var.

Zelal filmi için kadın evde değil sokakta, hayatın içinde olmalı önermesinin farklı, naif bir yorumu diyebilir miyiz?

Evet, bu şekilde diyebiliriz.  Dışarıda olmak… Camın arkasından, geçip giden hayatı izlememek gerekiyor. Eylem halinde olmak, yaşamak lazım… Bu yaklaşımımı anlatmak için filmin açılış sahnesini kumrularla başlattım. Camın önünde eşiyle birlikte ekmek yiyen kumrular… Evin içinde ise taştan yapılma yalnız bir kumru. Dışarıdaki kumrular içerideki taştan kumruya bakıyorlar. İçerideki ise donuk ve cansız duruyor. İşte o kuş Zelal…

Oyuncu seçimini nasıl yapıyorsun, kısa filmde oyuncu  seçimi filmin hangi noktasında devrede sence?

Oyuncu olmayan kişilerle çalışıyorum. Kürtçe bilen belli yaşın üstünde kişileri bulmak zor. Ben yazdığım karakterlerin ruhuna benzeyen kişileri şehrin içinde arıyorum. Aklımdaki gibi birisiyle karşılaştığımda konuyu açıyorum. Bir kısa film için çok uzun prova sürelerim oluyor. Filmdeki ayakkabı atölyesine yaklaşık bir yıl gittim. Oradaki işçilerle tanıştım. Onlar beni tanıdı ben onları tanıdım. Yemek yerlerken çektim, ayakkabı üretirlerken çektim. Artık bana o kadar alışmışlardı ki, görmüyorlardı beni…

Festivalleri takip edebiliyor musun ve kısa filmciler arasındaki etkileşim ya da kısa filmcilerle festivaller arasındaki etkileşimler konusunda neler söylersin.

Festivalleri takip ediyorum, işten zaman buldukça… İçinde bulunduğum bu yılki festivallerin kısa filmlere ve filmcilere yaklaşımı çok güzeldi. Film sonrasındaki söyleşiler, kısa filmciler için özel olarak düzenlenen toplantılar, festivalin özel toplantılarına bizleri dâhil etme çabaları, birçok filmi izleme imkânını bize sunmaları beni çok mutlu etti. Ben hiçbirinde dışında hissetmedim kendimi… Festivaller bize tanışma imkânı sundu. Ancak bunu etkin hale getirmek biraz kişiyle ilgili sanırım. 

Bundan sonra kısa film adına yapmak istediklerin?

Şu an önümde çalıştığım bir projem var. Geçen yıl senaryosunu yazmıştım.  Diyarbakır ve İstanbul’da çekeceğim filmi… Her gün öyle farklı şeyler yaşıyoruz ki bilemiyorum da bir yandan… Gerekli ekonomik durumu yakalarsam çekeceğim. Tescil belgesi alabilirsem göstereceğim. Bazıları kısa film çektin tamam, şimdi uzun çek’ diyor. Ben kısa filmi amatörlüğü geçirecek bir yer olarak görmüyorum.  Şiire benzeyen yanını çok seviyorum. Her şeyin özü gibi…Bütün fazlalıklardan geriye kalan şey…

Aynı zamanda drama öğretmenisin. Oyunculuk da yaptın. Yani filmi birçok açıdan kuşatabiliyorsun diyebilir miyiz?

Uzun yıllardır, yaratma, oyunculuk, oyun yöntemiyle bir kavramı öğretme üzerine dersler veriyorum. Filmi çalışırken de drama yöntemlerini kullandım. Oyun oynayarak, farklı egzersizlerle kişinin kendini germeden, özgür hissetmesini sağlamaya çalışıyorum. Drama ve oyunculuk bilmek, hem yazdığım karakteri ete kemiğe büründürürken hem de karşımdakini anlamak için büyük kolaylık sağlıyor. Sonuçta işim insan ruhu ve davranışlarıyla ilgili… Ne hissediyor, ne yapıyor, ne yapmalı hep bu soruların peşindeyim.

Filmlerin için destek, ödenek bulduğun bir yer, kurum var mı?

Destek aldığım bir kurum yok. Alabileceğimi düşündüğüm bir kurum da yok.

Son olarak neler söylersin?

Çok teşekkür ediyorum sana bu söyleşiden dolayı…

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir