Film Festivallerinde Sanat Yerine Ticaret Yapılıyor!

Artık filmlerden çok festivalleri ve ödülleri konuşur olduk çünkü yer gök film festivali doldu. ‘Sanatın dostu-koruyucusu’ olduğunu iddia eden tüm bu festival organizasyonları aslında sinema sanatının katili haline gelmiş olabilir mi?

Film yapmak, ucuz bir kalemle şiir yazmaya ya da biraz boyayla resim çizmeye benzemiyor, yaratım süreci uzun, pahalı ve genellikle tek bir kişinin altından kalkamayacağı kadar yorucu… Film yapmak için paraya ihtiyacınız var ve bunun için filminizi seyirciye beğendirmek, yani bilet satmak zorundasınız!

Bir lunapark eğlencesi olarak doğmuş ama kısa zamanda güçlü bir sanat formuna dönüşmüş olan sinemanın bu yap-izlet-bilet al-seyret ticaretinden çıkması gerekiyordu. Bu arz-talebin sanatın özgürlüğüne ve yaratıcılığına zarar verdiğini düşünen birileri festivalleri ve ödülleri icat etmiş ve bu sayede sinema sanatını bağımsızlaştırmaya çalışmış olabilir. Hollywood’un endüstriyel üretimlerine bakarsak haklı bir endişe ancak geldiğimiz noktada biraz düşünmek gerekmiyor mu?

Pek çok ‘bağımsız’ sinemacının röportajlarında övünerek belirttiği gibi, artık seyirciyi umursamasanız da olur ancak ‘özgürlük’ o kadar da kolay elde edilemiyor. Bu kez senaryonuzu bakanlığa, filminizi festival ön jürisine ve nihayet seçici jüriye ispatlamanız gerek… Bu yolda telef olan kaç gerçek sinemacı vardır bilinmez ama dünyayı festivallerde doğan prematüre filmler işgal etti. Avangard desem değil, deneysel desem hiç değil, tatsız tuzsuz, sesi-rengi-kokusu-ruhu olmayan biçimsel taklitler… İdeoloji ve hısım-akraba kollayıcılığa dayanan jüri kararları yüzünden de sinemacılar giderek kendi hayal ettiği filmleri yapmaktan uzaklaşıyorlar. Bakanlığın onaylayacağı senaryo yazılıyor, jürinin beğeneceği türden anlatım dilleri benimseniyor.

İş öyle bir noktaya geldi ki, gişe sinemasının film yapma şekli hiç olmadığı kadar masumlaştı. Oradaki formül başlangıcından beri aynı; “seyirci neyi istiyorsa onu vereceksin!” Bu hamster çemberinden çıkmak isteyen sanatçı sinemacının, festivaller (daha çok jüriler) yüzünden asla çekmeyeceği filmlerle övünüyor olması oldukça acı verici ve sürekli tartışılması gereken bir durum.

En iyi filme, senaryoya, yönetmenliğe para ödülü vermek, sinemacılar film yapabilsin diye biletlerden para kesip projeleri fonlamak, Köprülerde buluşmak, Film Forumlarda Pitching’ler tertiplemek (Türkçesini bulamamışlar sanırım)… Bunlar iyi niyetli çabalar ancak musluğun başındakilerin kendi yakın çevresinin şişelerini doldurduğu belli, yapanlarda saklamıyor zaten! 

O sebeple biz aslında film çekmesi gerekenlerin düşlerini kurdukları harika filmleri seyredemiyoruz gibi geliyor bana… O sinemacıların film yapma hevesleri bu zalim ve dirsek temasıyla çalışan makinenin dişlilerinin arasında öğütülüp gidiyor. Bu kadar destekten, şundan bundan sonra ortaya çıkan işler umutsuz, festival salonundan çıkan bıkmış yüzler görüyorum, ağzımızda hep ‘kumun tadı’ kalıyor.

metin-erksan-kuyuFestival filmlerinin son birkaç yılına baktığınızda, aksinin olması gerekirken artık tamamen formüllerin işlediğini, deneysel çabaların tükendiğini fark edeceksiniz. Jürinin 51. Altın Portakal’da gösterilen Oflu Hoca’yı Aramak adlı sahte belgeseli (mockumentary) nasıl değerlendireceğini bilemeyip asıl ödüllerden uzak tutması da bundan kaynaklanıyor.

Sanat bu kadar filtrelenerek üretilebilecek bir şey değil bana kalırsa… Birileri beğensin diye yazılan/yapılan şiirlerin/resimlerin ne kadar kıymeti var ki bu filmlerin olsun?

Sonuç itibariyle, akçeli ödüller dağıtan festivallerde artık sanat değil ticaret kaygısı güdülüyor. Sinema sanatı elitlerin himayesi ve takdirinde giderek burjuvalaşmakta… Kibir, bir halk sanatı olan sinemanın en ihtiyacı olmayan şey değil midir? Bu kuyunun içine bilerek ya da bilmeden düşen sinemacıların farkına varması dileğiyle…

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir yorum var

  1. Eraserhead izleyerek sinemanın nasıl bir boyut kazanabileceği hakkında, potansiyeli hakkında düşünmeye başlayan benim gibi insanların olduğunu biliyorum. Şimdi düşünsenize David Lynch ülkemizde bu film ile bir gösterim yapsa festivallere katılmayı denese bakanlığa onaylatmaya çalışsa başına neler gelirdi. Yıllar önce her ne kadar tartışma yaratmış bir eser olsa bile hak ettiği değeri görmüş ve bir kült haline gelmiş bu eserin yaratıcısı ülkemizden çıkacak olsaydı acaba bizlere ulaşır mıydı ve bizim sinematografimizi etkiler miydi diye düşünmüyor değil insan… Güzel noktalara değinmişsiniz, teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: