Film Stars Don’t Die in Liverpool (2017)

Öncelikle şunu belirteyim, şu anda vizyonda olan ve ilk kez !f İzmir Uluslararası Film Festivali kapsamında seyretme fırsatı yakaladığımız Film Stars Don’t Die in Liverpool (Yıldızlar Asla Ölmez, 2017), âdeta “biyografik nitelikli film nasıl yapılır” dersi veriyor. Ünlü bir insanı, hele hele son derece görkemli bir hayatı enine boyuna, dolu dolu yaşamış ve görece erken yaşta hayatını kaybetmiş birisini anlatmak çok zordur. Böyle bir durumda, ilgili kişinin hayatından sadece belirli bir kesite odaklanmak daha doğru olur. Üç gün önce Ankara Film Festivali’nde seyretme fırsatı yakaladığım, Emily Atef’in yönettiği ve ünlü aktris Romy Schneider’ın hayatından üç güne odaklanan 3 Days of Quiberon (Quiberon’da 3 Gün, 2018) bu dediğim şeye güzel bir örnek teşkil ediyor. Bu denli büyük isimlerin hayatını tümden anlatmaya çalışmak dağılmakla son bulacak beyhude bir çabadır. Tıpkı Romy Schneider gibi hayatı skandallarla dolu olan Gloria Grahame de yabancıların “larger than life” (biz genelde birebir anlamı “hayattan büyük” demek olan bu kavramın karşılığı olarak “efsanevi” kelimesini kullanıyoruz) diye tarif ettiği insanlardan biri. Meselâ bana Gloria Grahame’in hayatından bir kesiti filme al deseler, müthiş bir dramatik çatı taşıdığı için yönetmen Nicholas Ray ile evlendiği günün akşamında yaşananları ve sonrasında yol açtığı büyük sansasyonu anlatırdım. Nedenini şimdi söylemeyeyim, Grahame’in kısa biyografisini yazdığımda bu konuya geri döneceğim.

Film Stars Don’t Die in Liverpool, Amerikan sinemasının en önemli femme fatale’lerinden (“kötü kadın”), Oscar’lı aktris Gloria Grahame’in son günlerine odaklanan bir film. Film, aynı zamanda geriye dönüşlerle (flashback) ve aynı olayı başka birinin perspektifinden yansıtan sahnelerle ünlü oyuncunun kendinden yaşça çok daha küçük olan son erkek arkadaşı Peter Turner ve ailesiyle ilişkisini masaya yatırıyor. Tabii bunu yaparken duygu sömürüsüne girmekten kaçınıyor, bu bağlamda Grahame’in (kitaplardan ve belgesellerden bildiğimiz/öğrendiğimiz kadarıyla) gerçek kişiliğine yakın bir portre ortaya koyuyor. Bunun en önemli sebebi de, filmin bizzat Grahame ile ilişki yaşayan Peter Turner’ın anılarından uyarlanmış olması. Nasıl tanıştıklarını, neler yaşadıklarını, ilişkilerindeki tıkanma anlarını ve Peter’ın annesinin, babasının, kardeşinin bu sıra dışı ilişkiye yaklaşımını yani bütün hikâyeleri birinci elden öğreniyoruz. Peter Turner’ın 1986’da yayınlanan hatıratını henüz okumadım ama film için şunu söyleyebilirim. Seyirciyi manipüle etmeyi amaçlayan ağdalı melodram unsurlarından ve gereksiz cinsellikten ustalıkla kaçınılmış, dengeli, dürüst ve ölçülü bir yapım. Çiftin çatışma anlarındaki şiddet, dozunda tutulmuş. Filmde seyirciyi şoka sokan patlama anları yok, usul usul yükselen gerçekçi bir insan dramı var. Kabul ediyorum, finale doğru Gloria Grahame’i hafiften bir kahramanlaştırma eğilimi var ama bu Grahame’e konulan teşhisin zamanlaması ve daha önce geçirdiği hastalık göz önüne alındığında hiç de hafife alınmaması gereken bir olasılık.

Film Stars Don’t Die in Liverpool, Gloria Grahame’in duyarlı kişiliğine saygıda kusur etmeyen, ona yakışır zariflikte çekilmiş bir film. Önceki filmlerini düşününce, yönetmen Paul McGuigan’ın beni bu konuda bir hayli şaşırttığını söyleyebilirim. Çiftin sinemada gittikleri Alien (Yaratık, 1979) filmine verdikleri tepki gibi sahnelerle aralarındaki büyük yaş farkının altını Grahame’e yaraşır zariflikte çizer McGuigan. Yaş farkının çok olduğunu biliriz ama kaç yaş var, öğrenemeyiz (ben de yazmayacağım). Peter ile birlikte Saturday Night Fever’ın (Cumartesi Gecesi Ateşi, 1977) müziğiyle dans ettiği sahnede Grahame’in ruhunun gepgenç olduğunu anlarız. Müthiş bir enerjisi vardır ve Peter’ı etkisi altına alması uzun sürmeyecektir. Matt Greenhalgh’ın senaryosu film boyunca bu tip detayları ustalıkla yansıtmayı başarıyor. Ayrıca Urszula Pontikos’un görüntü çalışması da senaryoya katkıda bulunuyor. ABD’nin batı sahilindeki (Los Angeles) güneşli ve canlı sahneler Liverpool’un karanlık ve kasvetli havasıyla kontrast teşkil ediyor. Grahame, hasta olduğunu bir başka kasvetli şehirde öğreniyor: New York’ta. Öte yandan Nick Emerson’un kurgusu, ilk başta üç perdelik bir oyun tarzında tasarlandığını düşündüğüm öyküyü bir nebze karmaşıklaştırıp derinleştiriyor. Ben beğendim.

Bence bütün film yönetmenleri ve görüntü yönetmenleri bu filmi seyretmeli çünkü Film Stars Don’t Die in Liverpool, tıpkı Joe Wright’ın Anna Karenina’sında (2012) olduğu gibi, sahneler arası geçiş nasıl yapılır, o konuda biraz Persona’dan (1966) ilham alan çarpıcı ve modern bir tarz sunuyor. Artık bu tip yaratıcı yöntemlerin bizim sinemamızda da denenmesi lazım. Bir filmde iyi çekilmiş iyi sahneler olması tek başına yeterli değildir, bu sahneler sinema sanatının imkânları dahilinde ustalıkla birleştirilmeli. Film Stars Don’t Die in Liverpool bu konuda üstüne düşeni yapıyor. Filmin müzikleri de “hikâyeye hizmet eden müzik” neymiş onu öğretiyor. Fazla yorum yok, hepsi mükemmel, bilhassa California Dreamin’…

Film Stars Don’t Die in Liverpool’un en büyük kozu, şüphesiz oyunculukları. Jamie Bell, her yeni filminde kalitesini yükseltiyor. Bu küçük “Billy Elliot” önümüzdeki yıllarda çok sayıda ödül kucaklarsa şaşırmayın. Telefonda Grahame’in gerçek hastalığını öğrendiği ya da birlikte William Shakespeare’in Romeo ve Jülyet’ini (Romeo and Juliet) oynadıkları sahnelere dikkat. Şahsi favorimse, Bell’in o canından çok sevdiği aşkını havalimanına uğurlarkenki sahne. Bell, gerek taksinin önünde gerek araç uzaklaşırken birkaç saniye içinde farklı ruh hâllerine girmeyi başarıyor. Turner ailesi de duygusal iniş çıkışları başarıyla yansıtan oyuncular tarafından canlandırılmış, özellikle Julie Walters. Vanessa Redgrave kısacık sahne süresinde, her zaman olduğu gibi perdeye büyük bir seçkinlik getiriyor ama filmin kozu, pek tabii ki Grahame’i ustalıkla canlandıran ve karşılıklı sahnelerinde Jamie Bell ile müthiş bir ahenk yakalayan Annette Bening.

Annette Bening, âdeta yaşadığı rolü bütün jest ve mimikleriyle o denli ustalıkla canlandırıyor ki, bir daha başka bir aktris bu oyuncuyu canlandırırken bu performansı aşabilecek mi, emin değilim. Bence bu yılki Oscar adaylıklarında Annette Bening’in hakkı yenmiş. Karşımızda, oynadığı kişinin sesinin de taklit edebilen bir aktris var. Grahame’in kara filmlerine meftun olanlar bana hak verecektir. Annette Bening, Gloria Grahame’i oynamamış, âdeta yaşamış. O, olmuş yani. Tarih, hakkını teslim edecektir.

Siyah beyaz filmlere damgasını vurmuş ünlü bir oyuncunun; trajik hayatı, zamanla filmlerde canlandırdığı, dramatik yönü kuvvetli kişileri andırmaya başlayan güzeller güzeli Gloria Grahame’in son yıllarını anlatan Film Stars Don’t Die in Liverpool’u (Yıldızlar Asla Ölmez, 2017), iyi bir biyografi filmi seyretmek isteyenlere tavsiye ederim. Bu hassas, kırılgan ama aynı ölçüde kararlı ve mücadeleci kadın, Los Angeles’ta doğan ve New York’ta batan bir güneşti. Şimdi o güneşte biraz içinizi ısıtma zamanı. İyi seyirler…

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir