Finisterrae (2010)

Minimalist “Yüksek” Sanat ile Fantezi Evliliği

Neredeyse “sanat sineması” ile eş değer bir tabir haline geldi minimalist sinema tabiri. Gariptir ki, kendi içerisinde minimalist sinema bile fabrikasyon(!) bir hal aldı. Aynı yönelimler, aynı ekoller ve tek tip bir etkilenim mecrasına bıraktı kendini sinemada minimalizm. Hal böyle olunca, yanlış bir biçimde anlamdaşı olan sanat sineması tabirinin cümle içinde kullanılması bile, seyirciyi salondan dört nala kaçıracak bir algı yarattı ister istemez. İşte Finisterrae, bu algıyı biraz olsun ters yüz edebilecek bir minimalist-fantastik sinema örneği!

Sergio Caballero’nun ilk filmi… Tabi bu cümlenin ardından da adet olduğu üzere, “yönetmenin ileride yapacağı işlerin müjdecisi” demem gerekiyor!

Finisterrae, iki hayaletin biraz araf kasvetinden biraz da anlamsız bekleyişlerinden sıkılarak, dünyanın sonuna gitmek için çıktıkları absürt yolculuğu kendisine konu ediniyor. Bahsi geçen “dünyanın sonu” aslında hayaletlerin teknik imkansızlıklarından dolayı İspanya’nın sonu olarak düşünülebilir. Her ikisinin de kendilerine ait vasıtaları(!) var. Biri bu yolculuğu at üzerinde kotarırken, diğeri tekerlekli sandalye kullanıyor. Çıktıkları yolculuk ise nitelik açısından, Graham Chapman’ın, Kral Arthur suretinde çıktığı absürt ötesi kutsal kase yolculuğundan pek de farklı değil. En az onunki kadar garip, en az onunki kadar saçma fakat konsept gereği daha sessiz sakin bir yolculuk.

Tabi alışık olmadığımız türden bir yol filmi olduğunu da ayrıca belirtmeye gerek yok. Caballero’nun basit görsel imgeleri başarılı birer kompozisyon malzemesi olarak kullandığı, zaman zaman sade, zaman zaman da astronomik ölçüde keyifli manzaralara dayalı bir yolculuk bu. İki hayaletin ultra minimal tasarımından (ki kolektif bilincimizde hayalet görselinin en ilkel karşılığı olan beyaz çarşaftan söz ediyoruz), kelimeler ormanının kepçe kulaklı ağaçlarına kadar, her şey en basitinden gezici bir tiyatro dekoruymuş gibi makyajlanmış. Fakat yolculuğun arka planı, bu koşullardan bağımsız olarak sizleri büyülüyor. Eduard Grau’un elinden çıkmış olan arka planlar, Caballero’nun eklektik kabul edilebilecek müzikal tercihleri ile birleşince; kafamızda artık neredeyse koyu karanlık bir yere koyduğumuz minimalist sinema algısının adeta tazelenmesini ve yenilenmesini sağlıyor .

Filmin kendine has mantığı ve mekaniği, her izleyici tarafından kabul edilebilecek gibi değil. Film içerisindeki bütün nedenlere ayrı birer cevap kondurma derdine düşerseniz eğer,  durduk yere başınızı ağrıtırsınız orası kesin! Estetik kaygıları, masal mantığına bulanmış böyle bir filmin, nasılları ve nedenlerinden ziyade 80 dakikalık bir minimalist resital olarak değerlendirmek gerektiğine inananlardanım. Ama “neden” lerine ister istemez takılacağımız düşünülürse eğer…

İki kafadar hayaletin neden Camino de Santiago hac rotasını izlediğini satır aralarına sıkışmış orta çaplı bir parça olarak düşünebiliriz. Katalan yapımı bir filmde hayaletlerin Rusça konuşması da belki bu nedenler arasında kendisine yer bulabilir. Almanca konuşan bir hippi? Ya da atlı şövalyenin bineğinin yer yer tahta ata dönüşmesi… Açıklama hevesi ile yanıp tutuştuğumuz bunun gibi pek çok detay…

Görüldüğü üzere Finisterrae’nin metin araları oldukça kalabalık. Diğer taraftan yılın en garip görsel-işitsel deneyimlerinden biri fakat Finisterrae’nin belli başlı nefes açıcı özellikleri ve lezzetli mizahi aparatları, onu minimalizmin hantallığından tamamen kurtaramıyor. Film içine yerleştirilmiş pek çok dahice fikir olduğu doğru ama bu fikirlerin tamamı bir araya geldiğinde, filmin kalıbında pek çok boşluk –diğer bir tabir ile kayıp zaman- kalabiliyor. Elbette metin aralığı geniş bir film için kayıp zamanların aralığının geniş olması çok da anormal değil. Fakat filmin süresinin 80 dakika gibi çok da uzun sayılmayacak bir süre olduğu düşünülünce, bahsi geçen boşluk hissi göze batabiliyor.

Geçtiğimiz İf İstanbul Film Festivali’nin fantastik filmler seçkisi içerisinde izleme şansı bulduğum Finisterrae, grafik minimalizmi, absürt mizahı ve fantastik sinemada farklı deneyimler arayanları kafadan cezbedebilecek bir film. Diğer yandan Jodorowski etkilenimine karşı koyamayanlar da filme bir şans verebilirler. Filme şans tanıma konusunda cimri davrananlara ise en azından kulak pasına tazyikli müdahalede bulunacak harika soundtrackini önererek insanlık vazifemi yerine getirebilirim…

İyi seyirler…

Bir yorum var

  1. İnceleme için teşekkürler. Geçen akşam izledim.
    Evet izledim ve kafam acıdı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: