Fırsatını Bulan Her Erkek Tecavüz Eder mi: Delhi Crime

Birkaç ay önce başladığım bu yazıyı tamamlamak için kalemi elime aldığımda, son yazımı Aralık ayı sonunda gönderdiğimi fark ettim. Yaklaşık altı ay geçmiş. Bu adam öldü mü, kaldı mı diyenler için kısa bir giriş yapmayı gerekli görüyorum. Ölmek üzereyken karşımıza çıkan ve bir arkadaş, bir dost, bir evlat diyerek evimize aldığımız ve 5 yıldır birlikte yaşadığımız kedimize üç ay önce HCM teşhisi konuldu. Bu teşhisin konulması hayli uzun sürdü. Ön ve arka ayaklarına iki kez pıhtı attı ve etkili tedavi için çok zaman kaybettik. Teşhisi koyan doktor ünvanlı araştırma görevlisi veteriner hekim, daha iyi bir şeyler yapabilir miyiz diye farklı bir hekimden de görüş almak istememizden dolayı kibrine yenik düştü. Kedimize bakmayı reddetti ve solunum zorluğu çekmesine ve acil bir durum olmasına karşın  “hekiminize gidin” diyebildi. Birbirlerini tanıdıklarından ve zaten kalp üzerine çalışma yapanların sayısı bir elin parmaklarını geçmediğinden, diğer veteriner hekime de baskı uygulayıp korkmasını ve kedimize bakmayı reddetmesini sağladı. Böyle bir zihniyetin hekimlik yapması ve daha da kötüsü öğrenci yetiştiriyor olması çok üzücüdür. Bu utanç verici gelişme üzerine Ankara’da tedavi ettiremediğim kedimi İstanbul’a götürmek zorunda kaldım. Yaklaşık üç ay önce başlayan ve halen de devam eden bu süreçte yazı yazmaya elimin gitmediğini söylemeliyim.

Başımdan geçenler ile bu yazıda bahsedeceğim dizide anlatılanlar arasındaki büyük benzerlik şu an beni şaşırtıyor. Çaresiz bir durumdaysanız, çaresizliğiniz büyük bir çukura dönüşüyor ve zamanla sizi yutmaya başlıyor. Bu esnada insanlar ise sizin çaresizliğinize çözüm olmak yerine meraklı seyircilere dönüşüyor. Bu da bir süre sonra “kendinizden” şüphe duymanıza neden oluyor. Kaç gündür düşünüyorum, acaba bu hekim, kedime bakmayı benim bir hatamdan dolayı mı reddetti diye? Böyle bir şey olması mümkün olmasa bile… Yine de ben bir hata yapmış olsam bile masum bir canın göz göre göre ölüme gitmesine göz yuman ve diğer hekimlere de aynısını yapması için baskı kuran bir kişi, nasıl hekim olabilir anlayamıyorum. Delhi Crime dizisinde de birçok kez tecavüze uğrayan, vajinasına ve anüsüne demir çubuk sokulan, tüm karın duvarı ve bağırsakları parçalanan zavallı Jyoti ölümle cebelleşirken, insanlar “o saatte dışarda işi ne”, “niye evinde değildi”, “iyi bir kız olsa başına bunlar gelmezdi” diyebilmiştir.

Yalnızca o da değil. Dünyanın her yerinde benzer olaylara benzer yorumlar yapılmaktadır. Örneğin geçtiğimiz günlerde İtalya’da, tamamı “kadınlardan” oluşan bir mahkeme, tecavüze uğrayan bir kadının çok çirkin olduğuna hükmederek erkekleri beraat ettirmiştir. Bu hâkimlere göre o kadın tecavüz etmeye değmeyecek kadar çirkinmiş ve hiçbir erkek bunu göze almazmış… Tam da bu noktada Diana Scully’nin “Cinsel Şiddeti Anlamak” isimli enfes kitabını hatırlamak yerinde olacaktır. Diana Scully, tecavüzün öğrenilebilir bir şey olduğunu ve erkekler için bir ödül olduğunu söylemektedir. Bu kadın hâkimlerin de tecavüzün erkekler için ödül olduğu yönündeki iddiayı kabullendikleri ve bunu doğrular nitelikte davrandıkları çok açık değil mi? Tecavüze uğrayan kadının Perulu olması, bu hâkimlerdeki ırkçılık ve Batı’nın üstünlüğüne duydukları inancı harekete geçirmediyse tabii… Her iki durum da yeterince utanç verici olsa da.

Delhi Crime dizisini Netflix’te yayımlandığı günlerde izledim. İzlediğim bu ilk Hint dizisi için Netflix’e teşekkür etmeliyim. Hindistan deyince hemen herkesin bildiği birkaç şey dışında aklıma pek bir şey gelmiyor. Çocukluğumda Hindistan hakkında duyduğum ilk şey Taç Mahal ve etkileyici hikâyesi idi. Yine de köşeyi dönünce karşımıza çıkacakmış gibi anlatılan Taç Mahal’i günümüz Hindistan’ı ile bağdaştırmam çok sonraları oldu. İkinci şey ise kutsal inekler. Bir şekilde oraları görmüş veya oraları görmüş olanlarla konuşmayı başarmış olanlar, ineklerin yollarda nasıl serbestçe dolaştıklarını ve kimselerin onlara dokunmaya cesaret edemediğini abartıyla anlatırlardı. Üçüncüsü bizden önceki kuşağın diline dolanan “Avareemuu” melodisini bizlerin de diline pelesenk eden Avare (1951) filmi ve nedense duyar duymaz dudak büktüğümüz Bollywood. Duyduklarım arasındaki en kötüsü ise kast sistemine ilişkin olanlardı. Bunu da günümüz Hindistan’ı ile bağdaştırmam zaman aldı. Öyle inanılmaz şeyler anlatılırdı ki bunlar ancak tarih öncesinde olmuş olmalıydı.

16 Aralık 2012 tarihinde Hindistan’ın Delhi kentinde Jyoti Singh Pandey isimli, 23 yaşında üniversite öğrencisi bir kadına “alçakça” saldırıda bulunulur. Erkek arkadaşıyla sinemadan çıkan kadın, evine gitmek için bindiği otobüste altı kişinin tecavüzüne uğrar. Jyoti ve arkadaşı Awindra’ya yapılan tacizler erkek egemen toplumlarda sık sık duyduğumuz “Bu saatte bir oğlanla birlikte dışarıda işin ne” sözleriyle başlar. Sonra erkeği etkisiz hale getiren adamlar kadını otobüsün arkasına sürüklerler. Aralarından biri otobüsü sürmeye devam ederken diğerleri kadına sırayla tecavüz eder. Jyoti direnmek istedikçe vajinasına ve anüsüne demir çubuk sokarlar, biri elleriyle parçaladığı bağırsaklarını vajinasından dışarı çıkarır ve öldüresiye dövdükten sonra çıplak halde yol kenarına atıp giderler.

Beyni hasar gören, kalp krizi geçiren, bağırsaklarının tamamı alınan Jyoti, 13 gün yoğun bakımda kaldıktan sonra Singapur’da bir hastanede son nefesini veriyor. Annesi Asha Devi, kızının ölmeden önce kendisinden özür dilediğini anlatıyor, bu acıyı ona yaşattığı için. Yazımın başında da belirttiğim gibi, toplumun ve ilgililerin seyirci kalması mağdurun kendisini suçlu görmesine sebep oluyor. Ne acı değil mi?

“Dikkatleri kurban kadınlar üzerine yoğunlaştırmak, cinsel şiddet içeren erkek dünyası için yeterli bir tehdit oluşturmaz çünkü erkek cinsel şiddetinin ipucu kadınlarda değildir. Gerçek şu ki; konuyu kadınlar üzerine yoğunlaştırmak, kurbanı suçlamaya ve tecavüzün erkeklerin sorunu olmaktan çok kadınların sorunu olarak algılanmasına yol açabilir. Bu durum da cinsel şiddete nesnel bir açıklama getirme çabalarını geciktirmiş ve sonunda tecavüzü ortadan kaldırılması gereken bir “erkek sorunu” olarak görmek gerekirken, kaçınılması gereken bir “kadın sorunu” olarak görülmesine yol açmıştır.” (Diana Scully, Cinsel Şiddeti Anlamak)

Bir süre sonra BBC tarafından “Indian’s Daughter” ismiyle tartışmalı bir belgesel çekiliyor. Bu belgeselde konuşan savunma avukatlarından biri “Bizim toplumda kızların akşam dışarı çıkmasına izin verilmez, hele yanında yabancı bir oğlanla” diyor. Katillerin diğer avukatı da “Bir kız çok mecbursa dışarı çıkabilir ama yanında bir akrabasının olması şartıyla. Benim kızımın veya kız kardeşimin namusuna herhangi bir gölge düşse, evlilik öncesi ilişki gibi yüz kızartıcı bir şeye yeltense, hiç tereddüt etmem, tüm aile meclisi önünde üzerine benzin döker yakarım onu.” diyebiliyor. Jyoti’ye tecavüz edenlerden biri ise “herkesin yaptığı bir iş için niye bu kadar fırtına koparıldığını anlamadığını” söylüyor.

“Erkeklere kadınlardan daha fazla ayrıcalık tanıyan ve kadınların erkeklerden daha iffetli davranmaları gerektiğini teşvik eden değerler cinsel şiddetin anlaşılması için önemli olabilir. Kadınların iffetli olmasını talep eden erkekler belki de, kadınları kendileriyle aynı seçim haklarına sahip tam insanlar olarak kabul edemedikleri için kadınlara düşmandırlar.” (Diana Scully, Cinsel Şiddeti Anlamak)

Suçlulardan biri kendilerine idam cezası verilmesinin gerçekte kadınları tehlikeye attığını ve “Artık kızlara tecavüz ettikten sonra, bizim gibi bırakmayacak, öldürecekler. Eskiden bırakalım nasıl olsa kimseye söylemez denirdi. Oysa şimdi tecavüz edince kızı öldürecekler” sözleri ise insanın kanını donduruyor. Hiç kimse bu sözler Hindistan’da söyleniyor, orası ilkel, ataerkil veya geri kalmış gibi düşüncelere kapılarak kendini kandırmasın çünkü bu sözler bana çok tanıdık geliyor. “İyi bir kız akşam vakti dışarı çıkmamalı”, veya “dişi kuyruk sallamazsa erkek dönüp bakmaz” veya “öyle elbise mi olur”, veya “orada ne işi varmış” sözleri nasıl? Tanıdık geliyor mu? Yoksa hiç duymadınız mı? Küçücük bir çocukken hangi dersteydi bilmiyorum, canlı türleri bizlere tanıtılırdı. Pek çoğunu hiç görmemiş olsak da bunlardan birine çok gülerdik. Bu, tehlike anında veya korktuğunda veya çevresinde olup bitene ilgisiz kalmak istediğinde kafasını toprağa gömer ve kurtulduğunu zannedermiş, tabii kafası dışında bütün bedeninin dışarda olduğunu unutarak. Günümüzde tüm toplumun böyle yaptığını görünce o zamanlar güldüğümden dolayı utandığımı söylemem gerek.

“Herhangi bir kadın gibi ben de, özellikle tanımadık birine tecavüz edildiğinde, kurbanın nasıl seçildiğini merak ediyordum. Kadının kurban olarak seçilmesine yol açan şey neydi, görünüşü veya tavrı mıydı? Bu soruya verilecek yanıt, kesinlikle, hayırdır. Söz konusu kadınların hepsi, günlük yaşamlarının olağan işlerini yapmaktaydılar. Ya evdeydiler ya işteydiler, ama daha çok da, eve, işe, alışverişe ya da okula gitmekteydiler. Olayların çoğunda ya yolda yürüyorlardı, ya bir otoparktaydılar ya da bozulmuş bir arabanın içinde çaresiz kalmışlardı. Fakat tanımadık biri ya da birileri tarafından tecavüz edilen bütün kadınlarla ilgili olarak karşımıza çıkan en dikkat çekici nokta, kurbanın yoldan geçen birilerinin dikkatini çekmeyecek bir konumda, “orada” bulunmak talihsizliğine uğramasıydı. Kurbanın o olması gerekmiyordu, tek suçu, yanlış zamanda, orada bulunmuş olmasıydı. Kurbanın evinde saldırıya uğramış olduğu durumlarda da, kurbanın kendisi değil, girilmesi nispeten kolay ve tehlikesiz göründüğü için evi ya da apartman dairesi seçilmişti; kurban ise çaresizdi, örneğin uyumaktaydı. Bu örneklerden görüleceği gibi kadınların sordukları “neden ben?” sorusuna verilecek yanıt basittir: rastlantı ve kolaylık. Cinsel şiddete yatkın erkeklerin gözünde kadınlar, biri diğerinin yerini alabilecek nesnelerden ibarettir ve işlerini görecek olanın, şu ya da bu kadın olması hiç fark etmez.” (Diana Scully, Cinsel Şiddeti Anlamak)

Delhi Crime yedi bölüm boyunca Jyoti’nin başından geçenleri anlatırken kast sisteminden, kadının ikinci sınıf görülmesine, yoksulluk, belirsizlik ve kargaşadan İngiliz sömürgeciliğinin eleştirisine kadar birçok şeye parmak basıyor. Dizinin kahramanı ise kadın bir emniyet müdürü… Kadın olmasına karşın gerek rütbesi gerekse üst kasttan olması sebebiyle sorgusuz sualsiz itaat ediliyor. İkiyüzlü bir toplum yapısının güçlü bir eleştirisidir bu. Bu toplumlarda oğlanlara her şey hak görülür ve oğlanların gönül eğlendirmesine hoşgörüyle bakılırken, kızlar engellenir ve aşağı görülür. Peki, bu erkeklerin gönül eğlendirmesine izin verilen kadınlar kimlerdir acaba? Tam bu noktada Suzan Avcı’nın şu sözlerini hatırlıyorum.

“Aynı emeği sarf ediyorduk ama Rüçhan Adlı vardı Türkan’ın arkasında. Filiz’in arkasında Türker İnanoğlu, Fatma’nın arkasında Memduh Ün, Hülya’nın arkasında da Selim Soydan vardı. Benim orada kimsem yok. Sinemada güçlü olmak için para ihtiyacı olmayacak birine yaslanmak lazım. Ben de onu yapamadım. Varlığı da, yokluğu da gördük.” (Suzan Avcı)

Gece yarısı gelen bir telefon emniyet müdürünün uykusunu böler. Polisler, tecavüze uğrayan bir kadın ve yanında bir erkek bulduklarını rapor ederler. Duruma hemen el koyar, bir kriz masası oluşturur ve soruşturmanın başına geçer. Kadın emniyet müdürünün gece yarısı aranması ve olayı sahiplenmesine ilişkin sebepler ne yazık ki çok ikna edici değil. “Niçin kendiniz ilgileniyorsunuz, böyle birçok olayla karşılaştık” diyen polislerin daha ikna edici olduğunu söylemeliyim. Ayrıca Delhi Crime, tam da bu polislerin ilgisizliğinin ve bardağı taşıran bu tecavüz olayının, ülke genelindeki eylemlerin çıkış noktası olduğunu tam olarak yansıtamıyor.  Ayrıca Jyoti ve arkadaşı niçin ilk otobüse değil de ikincisine biniyorlar, belli değil. Oğlanın işbirlikçi olduğuna ilişkin beklentim dizi sona erene kadar geçmedi. Gerçek olayda belki böyle bir olasılıktan şüphe duyulmuş ancak kanıtlanmamış olabilir, bilemiyorum. Bu üç noktadaki yetersizlik haricinde iyi işlenmiş ve sürükleyici bir dizi olduğunu söylemeliyim.

Bir polis amirinin emrindeki polislere dönerek “özel işlerinize zaman bulamadığınızı ve görevdeyken özel işlerinizi yapmak için kaytarmanız gerektiğini biliyorum ancak bana hissettirmeden yapın” demesi düzensizliğin vardığı son noktayı göstermeye yetiyor. Ne var ki bu polislerin karakolun ödeneği bittiği için ceplerinden benzin almalarını nereye koyacağız bilemiyorum. Yine de çevirme yapamayan polisler, faturası ödenmediği için elektriği kesilen polis karakolları, beceriksizce yapılan işlemler, koordinesizlik, düzensizlik, kargaşa, kalabalık, dizinin göstermekten korkmadığı şeyler. Delhi Crime dizisini yapanların gerçekçi davranması, yozlaşmış polisleri, kirli sokakları, yoksul insanları göstermesi olumlu. Bu dizi yüksek kasta mensup bir kızla oğlanın aşkını da anlatabilir, zengin, konforlu ve steril ortamlarda geçebilirdi de. Tıpkı Yeşilçam’ın yaptığı gibi gerçeklerin üzeri büyük bir yanılsama şalıyla örtülebilirdi. Netflix için çekilen Türk dizisi Muhafız aklıma geldiğinde alışkanlıklardan kolayca vazgeçilemediği görülüyor.

Kendine, yakınlarına, topluma ve dünyaya karşı hiçbir sorumluluk duymayan, bilmek istemeyen, merak etmeyen ve hiçbir şeyi önemsemeyen Hindistan gençliğinin ülkeden kaçmak için fırsat kollaması ve ülkesini sevmemesi de eleştiriliyor. Bu durumun suçlusu olarak görülen liderlerin ve üst düzey bürokratların bariz bir şekilde konforlu yaşamalarının kayıtlara geçecek şekilde bir duruşma esnasında bir hâkim tarafından eleştirilmesi ise manidar. Jyoti’ye tecavüz edenler için polisin “Şükür ki zengin çocukları değil” demesi ve bunu duyan amirinden hiçbir itiraz gelmemesi topluma duyarsız zenginlerin eleştirisi değil midir? Yoksullar itaat etmeli ki zenginler rahat yaşasın, değil mi? Burada Yılmaz Güney’in Umut (1971) filmini ve Cabbar’ın, atını öldüren zengin ile karakolda karşı karşıya oldukları sahneyi hatırlamamak mümkün değil.

Gece gerçekleşen olaya gün ışıyana kadar müdahale edemeyen adli polislerin teçhizat eksikliği, Amerikan dizilerinde gösterilen emsalleriyle kıyaslanamaz elbette. Veya suçun işlendiği otobüsü bulan polisin, otobüsü muhafaza edecek güvenli bir yerinin olmaması, polislerin iş yapmamak ve eve gitmek için uğraşması hep eleştiriliyor. Bu eleştirilere yanıt vermeye çalışan polis müdürü, New York polisinin bütçesini söylüyor ve nüfusa göre kıyasladığında onlara ayrılan bütçenin sadece yüzde beşi civarında bir parayla görev yapmaya çalıştıklarını, 24 saat mesai yapan ve ayda iki kez evlerine gidebilen polisler olduğundan hareketle “elimizden geleni yapıyoruz” diyor. Bir başka polis de “ömrüm boyunca ülkeme hizmet ettim ama mükâfatı bu” der, kuru ekmek yerken ve yine Amerikan polisi örnek gösterilir. Onların evinin, arabasının olduğundan, çalışma şartlarının belirli olduğundan, haklarını savunan sendikalardan bahseder.

“Kapitalizm kişisel onuru mübadele değerine dönüştürmüş, dini ve siyasi yanılsamaların ardına gizlenen sömürünün yerine açık, hayâsız, dolaysız, gaddar sömürüyü geçirmiştir. Hekimi de, hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, bilim adamını da kendi ücretli işçisi yapıp çıkmıştır. Burjuvazi bütün ulusları yok olup gitmemek için burjuvazinin üretim tarzını benimsemek zorunda bırakıyor; bütün ulusları kendisinin uygarlık dediği şeyi kabullenmek, yani burjuva olmak zorunda bırakıyor. Açıkçası burjuvazi kendi suretinde bir dünya yaratıyor.” (Komünist Manifesto)

“Zenginle yoksul arasındaki uçurum arttıkça suç da artar” diyor bir polis. Aranan şahıslardan birinin bulunduğu yerin Marksist isyancıların elinde olduğunu ve o bölgeye gidecek olanların destek almadan gitmemeleri gerektiğini söyleyen polislerin Marksist çizgiye göz kırpan bir yorumda bulunması manidar… Bir başka Netflix yapımı olan Mindhunter dizisinde de benzer görüş dile getiriliyor. Orada da bir polis şöyle diyor: “Durkheim’a göre tüm sapkınlık formları aslında devletin normalleşmiş baskıcılığına karşı bir meydan okuma. Şunu öneren ilk kişiydi: Eğer toplumda bir terslik varsa suç ona bir tepkidir.” Toplumu oluşturan burjuvazi ise toplumdaki suçlardan da burjuvazinin sorumlu olduğunu göz ardı etmeyen ve popüler bir Amerikan platformu olan Netflix’te kapitalist toplum yapısını bu denli eleştiren içeriklere yer verilmesine tesadüf diyebilir miyiz? Yoksa bu da kültür endüstrisinin bir oyunu mu?

“En güçlü yayın kuruluşunun elektrik endüstrisine ya da film şirketlerinin bankalara olan bağımlılığı, sektörlerin tek tek ekonomik olarak iç içe geçmiş kolları tüm tabloyu gözler önüne serer. Kültür endüstrisinin başkalarına aldırmayan birliği siyasetin yükselen birliğine tanıklık etmektedir. A ve B filmleri ya da değişik fiyatlı dergilerde yer alan öyküler arasındaki gibi keskin ayrımlar gerçek farklılıkları yansıtmaktan çok tüketicilerin sınıflandırılması, örgütlenmesi ve kayda geçirilmesine hizmet eder. Herkes için uygun bir şey öngörülür ve böylece bu işlemlerden kimse kaçamaz. Ayrımlar zihinlere kazılır ve yaygınlaştırılır. Herkes kendiliğinden, önceden birtakım göstergelere göre belirlenmiş “level”ına [düzeyine] uygun davranmalı ve kendi tipi için üretilmiş seri üretim kategorisini seçmelidir. Tüketiciler, araştırma kuruluşları tarafından çizilen ve propaganda için kullanılanlardan ayırt edilemeyen haritalarda kırmızı, yeşil ve mavi alanlarla değişik gelir gruplarına göre ayrılarak birer istatistik malzemesine dönüşür. Tüketici için sınıflandırılacak hiçbir şey kalmaz, çünkü her şey bizzat üretimin şematizmi tarafından önceden sınıflandırılmıştır. Hit şarkılardan, yıldızlardan, pembe dizilerden çıkan tipler birbirlerinin yerine geçebilen öğelere dönüşür. Akılda kalıcı olduğu bir hit şarkıda kanıtlanmış birbirini takip eden kısa ses aralıkları, erkek kahramanın geçici olarak düştüğü zor durumlara “good sport” [şaka kaldırabilen kimse] olarak katlanması, erkek yıldızın sevdiği kadına güçlü elleriyle attığı faydalı tokatlar, yaşamın şımarttığı mirasyedi kadına gösterdiği o kaba haşin muamele; bunların hepsi ister orada ister burada gelişigüzel kullanılabilen hazır klişelerdir ve her zaman şemada kendilerine düşen amaç tarafından bütün yönleriyle tanımlanmışlardır. Tek varlık nedenleri öngörülen şemayı bir araya getirerek onaylamaktır. Başından her filmin nasıl biteceği, kimin ödüllendirilip kimin cezalandırılacağı ya da unutulacağı anlaşılır.” (Max Horkheimer-Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği)

Kast sistemi, çok uzun zamandan beri Hindistan’ın en önemli sorunlarından bir tanesidir. Kast sisteminin artık eskisi kadar güçlü olmadığı söylense de hala en önemli ayrım olduğu da gerçektir. Brahmanlar yani din adamları, Ksatriyalar yani bürokratlar ve askerler, Vaişyalar yani çiftçiler, sanatçılar ve tüccarlar, Şudralar yani işsiz, güçsüz, sokaklarda yaşayanlar dört ana kastı oluşturur. Ana kastlar da içlerinde alt kastlara ayrılarak durumu içinden çıkılamaz hale getirirler. Genel olarak, bir Hintli kendinden aşağı kasttan olan bir Hintli ile yemek yemez veya onun pişirdiği yemeği yemez. Hatta bazı aşağı kastlar vardır ki gölgelerinin bir yemeğe düşmesi bile o yemeğin kirlenmesine yol açar.

Bir sahnede, emniyet müdürü emrindeki bir komiserin telefonda konuştuğu birine mesleğini söyleyemediğini fark eder. Sebebini sorduğunda, konuştuğu kişinin kızını isteyen aile olduğunu, kimsenin polisle işinin olmasını istemediğini, polis kızıyla bile evlenmek istenmediğini söyler. Emniyet müdürü “bana saygı duymayan kişiye ben hiç saygı duymam niçin böyle davranıyorsun” dediğinde, “sizinle benim farklı yaşamlarımız var” der. Ülkedeki bazı rütbe ve makamların beceriyle veya çalışmakla değil belirli kasta mensup olmakla elde edildiği böylece anlaşılır. Buradan hareket ettiğimizde üst kasta mensup bir polisin veya bir hâkimin, kendi kastının altındaki bir kişinin sorunu ile samimi olarak ilgilenip ilgilenmediği konusu büyük bir soru işareti olarak ortaya çıkıyor. Polisin peşlerine düştükleri suçlular hakkında “iyi ki zengin çocukları değil” demesi de bu anlama gelmiyor mu? Hâkimin veya polisin kendi kastına mensup kişi suç işlediğinde tarafsız bakması mümkün mü? Ayrıca Hindistan anayasası kadınlara mutlak eşit haklar tanımasına ve çeyiz vermek yasalara aykırı olmasına karşın geleneğin sürdüğü muhakkak. Akademi mezunu bir polis kızın ailesinin de, damada para verebilmek için evlerindeki televizyonu satmaya kalkışması pek bir şeyin değişmediğini gösteriyor.

Tecavüz sırasında kimin hatalı olduğu konusu “iyi kızlara tecavüz edilmez” inancından etkilenmektedir. Öyle ki, kurbanın toplumsal cinsiyet rolü beklentilerine ters düşen herhangi bir hareketi, tecavüz eylemini hazırlayan bir faktör olarak görülmektedir. Ataerkil toplumlar, kadın bakış açısını içermeyen erkekler ürettiği ve ayrıca kültürleri onlara bir dizi gerekçeye sığınma imkânı verdiği için, erkekler cinsel şiddeti görmezden gelebiliyorlar. Bir kadın için taciz veya şiddet olarak algılanan pek çok şey erkekler için bir anlam ifade etmez. Hatta erkekler kendilerinin bu tacizin, baskının ve şiddetin kaynağı olup olmadıklarını hiç umursamaz.

“Bazı erkekler tecavüzü bir intikam ve cezalandırma yöntemi olarak kullanırken, bazılarının gözünde tecavüz, başka bir suç işlenirken elde edilen fazladan bir kazançtır. Bazı durumlarda tecavüz, isteksiz ya da ulaşılması zor kadınlarla cinsel ilişki kurmaya yarayan bir yol olarak kullanılırken, bazı erkekler tecavüzü, kişisel olmayan bir seks ve güç kaynağı olarak görmektedirler. Bazı erkeklerin gözünde tecavüz bir eğlence ve macera biçimidir; bazı erkekler de, tecavüzün erkeklerin kendilerini “iyi hissetmelerine” yarayan bir hareket olduğunu düşünürler. Bu farklı yorumlara rağmen bütün bu erkeklerin kendi bakış açılarından bize söyledikleri şey, tecavüzün düşük riskli, yüksek ödüllü (getirili) bir hareket olduğudur. Bazı erkekler grup halinde gövde gösterisi yapmak amacıyla tecavüz ederler – onlar için tecavüz olağan bir şeydir. Tecavüz, bazı erkekler için fantazilerinin gerçekleşmesi, uyguladıkları erkeksi güçle kadınlara hâkim olmalarını ve onları denetlemelerini sağlayan, özellikle kişisellikten yoksun olduğu için heyecanlandıran bir cinsel ilişki biçimidir.” (Diana Scully, Cinsel Şiddeti Anlamak)

Netflix’in dizi sektörüne bir standart getirmesi ve asgari bir zemin sağlaması övgüye değer. Netflix sayesinde İsrail, Brezilya, Hindistan, Almanya gibi çeşitli ülkelerin dizilerini izlediğimi ve çok beğendiğimi söylemeliyim. Yine de en büyük korkum Hollywood gibi tek tip bir anlayışı egemen kılmaya çalışması olacaktır. Özgün işlere ve kendilerine platform bulmakta zorlananlara yer verdiklerini görmek memnuniyet verici olacaktır.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir