Flatliners / Çizgi Ötesi Yapım Notları

ÇİZGİYİ AŞARSAN ÖLÜM PEŞİNDEN GELİR

Flatliners / Çizgi Ötesi’nde, yaşamdan sonra ne olduğuna dair gizemi takıntı hâline getirmiş beş tıp öğrencisi cüretkâr ve tehlikeli bir deneye kalkışırlar. Kalplerini kısa bir süreliğine durdurarak her biri ölüme yakın bir deneyim yaşar ve böylece ölümden sonra ne olduğunu bizzat deneyimlerler. Fakat deneyleri gitgide daha tehlikeli bir hâl alırken, diğer tarafa geçmenin paranormal sonuçları olarak, her biri geçmişlerindeki günahlarla yüzleşirler.

Başrollerini Ellen Page, Diego Luna, Nina Dobrev, James Norton ve Kiersey Clemons’ın paylaştığı filmi Niels Arden Oplev yönetti. Filmin senaryosunu Ben Ripley, hikâyesini ise Peter Filardi kaleme aldı.

FİLM HAKKINDA

“Öldüğümüz zaman neler olduğunu bilmeyi hepimiz isteriz ama bazı şeylerin bilinmez olarak kalmasının en iyisi olduğu çok açık” diyor yeni Flatliners / Çizgi Ötesi’nin yapımcısı Laurence Mark. Filmde, beş tıp öğrencisi bu soruları saplantı hâline getiriyorlar ve yapımcının uyarısına kulak asmıyorlar.

İsveç filmi The Girl with the Dragon Tattoo’nun uyarlaması ve ünlü dizi Mr. Robot’un pilot bölümüne imza atmış olan yönetmen Niels Arden Oplev’e göre, Flatliners / Çizgi Ötesi’nin bilinmeyene, nihai bilinmeyene bir yolculuk olduğu söylenebilir. Diğer tarafı keşfetmek için ölüm ötesine gitmek ve arkadaşlarınızın sizi geri getirmesini sağlamak çok çarpıcı bir konu.

Flatliners / Çizgi Ötesi, kendine ait, dikkatle gizlenmiş amaçları olan bir tıp öğrencisinin dört okul arkadaşını kendisiyle birlikte tehlikeli bir deneye girişmeye ikna etmesiyle başlar. Bu genç kadın kendi kalbini durdurarak kısa bir süreliğine ölümü deneyimlemek istemektedir. O sırada arkadaşları onun beyin faaliyetlerini gözlemleyecek, böylece ölümden sonra yaşama dair kanıt olup olmadığını bilecektirler. Bu kısa sürenin sonunda arkadaşlarının onu geri getirmesi gerekmektedir.

Herhangi bir kişiyi böylesine tehlikeli bir şey yapmaya ne ikna edebilir? Yanıt, çığır açacak ve şöhret kazandıracak sonuçlar elde etme vaadidir elbette. “Aradıkları kanıtı bulduklarını düşünsenize, asırlardır elde edilmiş en büyük tıbbi keşif olurdu bu” diyor Oplev ve ekliyor: “Ellen Page’in canlandırdığı Courtney diğer öğrencilerin olağanüstü rekabet ortamında hissettikleri baskıyı kullanıyor. Karakterlerden birinin dediği gibi, burası ülkenin doktorlarını yetiştiren bir tıp okulu değil, burası onların insan hakkındaki bilgilerinin sınırlarını zorladıkları bir yer.”

Tıp öğrencilerinin bulgusu hiç beklemedikleri bir şeydir: Kalpleri durup ölümle yüzleştiklerinde, yaşam ötesinin nasıl bir şey olduğunu deneyimlemekle kalmaz, daha iyi olarak dönerler. “Ölüm diyarında seyahat ettikten sonra becerileri güçlenmiş şekilde geri dönüyorlar. Mükemmelliğe kısa yoldan ulaşmaya çalışıyorlar. Ama bunun bir bedeli var” diye açıklıyor Oplev.

Ve bu bedel çok ağırdır: Ölümü ve hayata döndürülmeyi tadarken, tüm karakterlerin geçmişlerinde pişman oldukları eylemleriyle yüzleşmeleri gerekir. Yapımcı Michael Douglas bu konuda şunları söylüyor: “Hepimiz, hayatımızın bir noktasında, utandığımız ya da pişmanlık duyduğumuz bir şey yapmışızdır. Filmdeki öğrenciler ölümle karşılaştıklarında, bu günahlarla yüzleşme fırsatı buluyorlar. Hataları peşlerini bırakmayınca, geçmişi telafi etmek için asla geç olmadığını keşfediyorlar.”

Oplev ise şunu ekliyor: “Geçmişlerinde gurur duymadıkları öğelerle karşılaşıyorlar. Esasen, gerçekte kim olduklarına dair yeni bir anlayış kazanıyorlar.”

İlk Flatliners / Çizgi Ötesi filmi sinemaseverlerle 1990’da buluşmuştu. Son derece stilize ve sarsıcı olan film, izleyicide anında etki yaratmıştı. Şimdi aradan 25 yıldan fazla zaman geçmişken, Flatliners / Çizgi Ötesi çağdaş bir yeni yorumla beyazperdeye dönüyor. Orijinal filmin de yapımcılarından olan Douglas bu kez yapımcılık görevini Laurence Mark ve Peter Safran’la paylaştı.

Yapımcılar yeni uyarlamanın yönetmeni olarak Oplev’i seçtiler. “Niels ticari bir Amerikan filmine müthiş bir Avrupai yazar hassasiyeti katıyor” diyen Safran, şöyle devam ediyor: “Hepimiz için, özellikle de Niels için önemli olan şey, karakterlerin başarılı olmasıydı. Karakterlerin başına gelen her şeyin gerçekçi olmasını, telafi etmeye çalıştıkları geçmiş hatalarının ve eylemlerinin inandırıcı olmasını sağladı.” Oplev için bir diğer önemli nokta da filmin tek başına ayakta durması ve çağdaş izleyiciye hitap etmesiydi.

“Elbette, bu bir gerilim eğlencesi ama konusunda bir derinlik var. Yüksek gerilimi ve eğlencesine derinliğin, inandırıcılığın ve gerçekçiliğin eşlik ettiği bir film yaratmayı başardık. Zaten beni projeye çeken de buydu” diyor Oplev.

Mark daha gerçekçi bir yaklaşımın mantıklı olduğunu belirtiyor: “Son çeyrek asırda bilim ve teknoloji olağanüstü bir değişim gösterdi. Bu filmde tıbbi gerçekliğe çok daha fazla dayanan ve bağlı kalan bir yaklaşım benimsedik.”

Oplev gerçekliğe sadık kalmanın gerilim filmini akılcı kılmanın bir yolu olduğunu vurguluyor: “Flatliners / Çizgi Ötesi’nde eğlenceli ve korkutucu doğaüstü öğeler mevcut ama ben bu çerçeve içinde tamamen inandırıcı olmak istedim. Gençlerin kalbi ilk kez durduğunda, bunun gerçekten olduğuna yüzde yüz inanmanızı hedefledim.”

Safran’a göre, daha da önemlisi, Oplev’in güçlü karakterlerle filmi gerçekçi kılmasıydı. “Karakterleri erken bir aşamada iyice oturtmak istedik ki kalpleri durup doğaüstü bir fenomeni yaşadıklarında her şeyi onların gözünden görün; onların neler yaşamakta olduklarını, hayatta neler deneyimlediklerini bilin ve onlar için endişelenin.”

Daha önce gişede büyük başarı kazanmış olan Source Code’un yazarı Ben Ripley, hikâyesi Peter Filardi’ye ait olan filmin senaryosunu yazmakla görevlendirildi. Yazar bu konuda şunları söylüyor: “İlk film gösterildiğinde üniversitedeydim. Bunun gerçekten çok çarpıcı bir önerme olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Dolayısıyla, yeniden çevriminde görev almak ilgimi çekti. Tüm öğeler zaten mevcut olduğu için (yaşam sonrasını irdeleme gibi merak uyandırıcı evrensel bir kavram, kefaret ve telafi temaları), tamamen sağlam bir yapıyı bu filme aktarma lüksüne sahip oldum. Benim yaptığım şey, teknolojiyi güncelleştirmek, karakterleri çok daha çeşitli ve rekabetçi kılmaktı, yani günümüzdeki tıp okulu öğrencileriyle aynı çizgiye getirmekti.”

Ripley yazım süreci boyunca tıp uzmanlarına sıklıkla başvurduğunu ifade ediyor: “Karakterlerin kalplerini durdurma isteğiyle uyumlu olarak nörolojiye yöneldim. Beynin nasıl çalıştığını hâlâ çok fazla bilmiyoruz; karmaşıklığı anlayışımızın çok ötesinde bir makine o. Merak etmeye başladım: Ya beynimizde ölüme yakınlaşma deneyimi üretmekten sorumlu bir bölge varsa; tıpkı öfkeyi hissetmemiz ya da limonun tadını almamızı sağlayan bölgeler olduğu gibi mesela?”

Ripley yazma süreci boyunca çeşitli kereler nörolog bir arkadaşına işte eşlik etme fırsatı buldu; sabah toplantılarına katıldı ve nöroloji rotasyonunda olan tıp öğrencileriyle röportajlar yaptı. “Bunların pek çoğu senaryoya girdi” diyor Ripley ve ekliyor: “Hepimiz öğeleri olabildiğince gerçekçi tutmak istedik. Filmde gördüğünüz tıbbi durumlardan pek çoğu hakikaten çok yüksek bir gerçekçilik derecesinde yazıldı ve icra edildi.”

OYUNCU SEÇİMİ

Yapım ekibi rekabetçi tıp öğrencilerini canlandıracak beş oyuncuyu bulmak için geniş bir ağ oluşturdu. “Film geniş bir oyuncu kadrosu gerektirdiği için birbirini tamamlayan oyuncuları bulmak çok önemliydi” diyor Mark ve ekliyor: “Oyuncularımızdan her biri partiye eşsiz ve belirgin bir şey katıyor.”

Juno’daki çıkışıyla Oscar adayı olan Ellen Page yapımcılar tarafından Courtney rolü için seçildi. Bu karmaşık genç kadın, yaşamın ötesinde ne olduğunu öğrenme serüvenine katılmaları için okul arkadaşlarını ikna ediyor. “Ellen’ın karakteri hikâyeyi harekete geçiren ateşi yakıyor. Ne şanslıyız ki kendisi motive edici bir aktris” diyor Mark.

Safran ise şunları söylüyor: “Courtney sorunlu bir kadın. On yıl önce kız kardeşinin ölümüne neden olan araba kazasında direksiyon koltuğunda kendisi olduğu için duyduğu suçluluğu yenememiş biri; bunun ağırlığını hâlen omuzlarında taşıyor. Bu durum onun ölüm sonrasına büyük bir ilgi duymasına neden oluyor; kız kardeşinin huzur içinde olduğunu bilmeyi o kadar çok istiyor ki ölümü bizzat tadacak bir deneye kalkışmaya bile istekli. Ellen Page role entelektüel bir karizma ve üstün bir oyunculuk getirdi. Courtney’nin taşıdığı yükü ve kız kardeşinin ölümünden dolayı duyduğu acıyı fevkalade bir şekilde canlandırdı.”

Oplev ise, “Ellen karaktere duygusal inandırıcılık ve derinlik kattı” diyor ve ekliyor: “Canlandırdığı karakteri karanlık köşelere götürüşünü izlemek ilgi çekiciydi; ona elebaşı denebilir çünkü diğerlerini kendiyle birlikte hareket etmeye sürüklüyor.”

Page projenin kendisine birkaç yönden hitap ettiğini belirtiyor: “Filmin kaçınılmaz olana duyduğumuz içten gelen, ilkel korkuyu, yadsımayı ya da duyduğumuz şey her neyse onu ele alış biçimi çok ilgimi çekti. Courtney karakteri daha önce pek oynamadığım bir karakter gibi geldi. Biraz gizemli bir genç kadın; ondaki gizemi merak ettim. Aşırı derecede zor, travmatik bir geçmişi var. Korkunç bir suçluluk duygusuyla mücadele ediyor ve bu durum hiç kuşkusuz onu bugün olduğu kişi yapmış. Çok şey yaşamış birini oynamak ve onu keşfedebilmek benim için gerçekten heyecan vericiydi.”

Page’in karakteri tehlikeli deneylere başladığında, bu geniş yelpaze daha da büyüyor. Aktris bunu şöyle açıklıyor: “Courtney kalbini durdurtmadan önce, geçmişine ilişkin duygularının yoğunluğundan ötürü çok kapalı biri; kendini o duygulardan koruyor. Kalbinin durmasının hemen ardından, anlık bir mutluluk yaşıyor; zor bir dönemin sonlanmasının ardından yaşadığınız türde bir coşku ânı. Birden bire tamamen açılıyor; güç ve özgürlük hissetmeye başlıyor ama aynı zamanda içinde hissettiği her şeyle bağlantı kurmaya başlıyor ve maskesi yavaş yavaş iniyor.”

Yapımcılar özel hayatını son derece kapalı tutan, karmaşık Ray karakterini canlandırması için Diego Luna’yı seçtiler. “Ray grupta gerçek yaşam deneyimine sahip tek kişi” diye açıklayan Mark, şöyle devam ediyor: “Yaşı diğerlerinden büyük ve bir şekilde eksikleri olan biri. Zengin bir hayatı olmamış, ünlü okullardan birinde okumamış. O, pek çok acı ve mutsuzluğa tanık olmuş eski bir itfaiyeci. İlk başta okul arkadaşlarının pervasız ve temkinsiz bir deney yapmak isteme nedenini anlamıyor ama sonunda onlara katılmadan edemiyor; özellikle de arkadaşlarının ona ve onun hayata döndürme konusundaki deneyimine ihtiyacı varken.”

“Diego, Ray’i daha en başından hissettiğiniz çok katmanlı bir hassasiyetle canlandırıyor” diyen Safran, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Kahraman rolüne soyunması gerektiğinde, bunu gerçekçi kılacak güçte bir karaktere sahip. Sahneye adım attığında, kontrolü ele geçirmede muhteşem bir zarafete sahip.”

Oplev ise şunu ekliyor: “Ray diğerlerinden birkaç yaş büyük olduğu için, ölüm fikrine daha fazla yaşam deneyimi ve inandırıcılık getiriyor. Diego’da tecrübe aurası var.”

Y tu Mama Tambien, Milk ve Rogue One: A Star Wars Story gibi filmleriyle tanınan Luna, karakterle hemen bağ kurduğunu şu sözlerle ifade ediyor: “Ray çok pragmatik bir karakter. Bir nedenden dolayı okulda ve bunu kesinlikle riske atmak istemiyor. Fakat bir yandan da, o bir doktor ve merakına yenik düşüyor; böylesine riskli bir projenin parçası olmak ilgisini çekiyor. Ray kendi kalbini durdurma niyetinde değil, ilgisini çeken tek şey diğerlerini ölümden döndürmek; bu onun güçlü hissetmesini sağlıyor ve buna bağımlı hâle geliyor. Filmimiz ateşle oynamayı, kontrol edemediğiniz bir şeyle oynamayı konu alıyor.”

Nina Dobrev senaryoyu okur okumaz kendisine hitap ettiğini söylediği Marlo karakterini canlandırdı. “İki kâğıt parçasına karakterin artılarını ve eksilerini yazdım. Listeleri bitirdiğimde, aslında pek de eksi olmadığını fark ettim. Oysa artılar hanesine karakterle ve onun yaşadığı dönüşümle ilgili sevdiğim pek çok şey yazmıştım” diyor aktris.

Safran ise şunları aktarıyor: “Marlo harika bir karakter. Nefret etmek istediğiniz türde kızlardan çünkü gerçekten de her şeye sahip: Güzel, zeki ve belli ki varlıklı. Ama yaptığı her şeye mizah kattığı için ondan nefret etmek imkânsız. Bunun büyük ölçüde nedeni, Nina Dobrev’in o kız olması; Nina kesinlikle birlikte takılmak isteyeceğiniz biri; büyüleyici bir kişilik ve bu özelliğini Marlo karakterine de yansıtıyor.”

Britanyalı aktör James Norton eğlenceyi seveni karizmatik Jamie karakterini canlandırdı. Norton canlandırdığı karakter için, “Jamie sevimli bir çapkın” diyor ve ekliyor: “Öğrenciler arasında en ciddi olanı değil; eğlenmeyi seviyor, kızları seviyor, çok cesur ve özgüvenli. Tek umursadığı şeyin şan olduğunu inkâr etmiyor; o ünlü bir doktor olmak istiyor.”

Oplev ise şunları söylüyor: “Bu karakterde bir pervasızlık var. O zengin bir ailenin çocuğu; kızlar ve partiler onun için tıp okulundan daha önemli. Courtney’nin onu seçmesinin bir nedeni var. Evet, sanırım düğmeye basıp her şeyi başlatacak kişi o.”

Sundance Film Festivali’nde eleştirmenlerin beğenisini toplamış Dope filmindeki çıkışıyla tanınmış olan Kiersey Clemons, yapımcılar tarafından Sophia rolünü canlandırmak üzere seçildi. “Sophia ilginç bir karakter çünkü belli ki tıp okuluna zekâsı, çok çalışması ve azmi sayesinde kabul edilmiş. Fakat onu tek başına büyütmüş, onun tıp okulunda okuması için her şeyden vazgeçmiş ve dolayısıyla kızının çok başarılı olmasını bekleyen annesinden büyük baskı görüyor” diyen Safran, şöyle devam ediyor: “Ve belli ki bu baskı onun omuzlarında büyük bir yük oluşturuyor. Ama acaba bunun nedeni annesini mi kendisini mi hayal kırıklığına uğratma kaygısı? Yapmak istediği iş gerçekten bu mu? Sophia çok karmaşık ve girift bir karakter. Kiersey Clemons onu mükemmel bir şekilde oynadı.”

Aktris ise karakter için şunları aktarıyor: “Bence Sophia için konu her zaman sınıfının en iyisi ve en zekisi olmak çünkü kendisinden beklenen şey bu. Dolayısıyla, kalbini durdurmaya karar verdiğinde bir özgürleşme hissi yaşıyor. Annesinin asla yapmasını istemeyeceği bir şeyi yaparak kendi kimliğini ortaya koymuş oluyor.”

Daha en başından itibaren beş oyuncu arasındaki uyum gerek kamera önünde gerek kamera arkasında çok güçlüydü. “Tanıştığımız andan itibaren çok iyi anlaştık” diyor Dobrev ve ekliyor: “Herkesin karakteri bambaşka ama bu bir yapboz gibi; hepimiz birleşince ortaya yeni bir şey çıkartıyoruz.”

Norton ise şunu söylüyor: “Herhangi bir filmde, herhangi bir performansta, bir grup oyuncu arasındaki güven muazzamdır. Kendinizi açmanız ve birkaç gün içinde ruhunuzu göstermeniz, yabancılara karşı inanılmaz savunmasız olmanız gerekir. Bu da muazzam bir güven gerektirir. Dolayısıyla, oyuncuların genellikle çabucak yakınlaşması şaşırılacak bir şey değil. Bu filmde olan şey de buydu ve harikaydı çünkü filmin ana teması kesinlikle güven. Bu karakterler resmen hayatlarını birbirlerine emanet ediyor ve diğerlerine, ‘Beni ölümden döndürün’ diyorlar. Haliyle, hepimizin bu kadar iyi anlaşması, kamera arkasında da birbirimize güvenmemiz kamera önündeki arkadaşlık ilişkilerimizi ve hikâyelerimizi çok kolaylaştırdı.”

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus'un David'i gibi... Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir