G.I. Joe: The Rise of Cobra (2009)

GI Joe, okuduğum ilk çizgi romandı. O yüzden de pek sevmem. Biraz “ilk göz ağrısının yandan yemişi” durumu var her nedense. Sebebi herhalde zaman içerisinde çizgi-roman kültürüm geliştikçe Kaptan Amerika’yla birlikte nazarımda endeksi en çok düşen iki çizgi-romandan biri olmasıdır. Her ikisi de salt propagandadır çünkü (propaganda vardır demiyorum bakın). ABD’nin çocukların beynini yıkamak konusunda bulduğu çözümdü çizgi-romanlar ve o dönemde, yani seksenlerin sonlarında bu mesele şimdikine nazaran çok daha fütursuzca uygulanıyordu. Böyle şeyleri Marvel’den daha çok beklerdim ama işler Rus hava sahasını ihlal eden Süpermen’e karşı “kapitalist domuz” diye küfreden Ruslara, Süpermen’i haklı göstermelere kadar varmıştı. DC’nin ana akım çizgi-romanlarının da durumu vahimdi anlayacağınız. GI Joe: The Rise of Cobra filminin adı her geçtiğinde aklıma bir bunlar geliyor, bir de önce Alfa, sonra Marvel yayınlarını kurarak çizgi-roman yayıncılığı yapan ve hangi çizgi-romanı tercih edip alırsanız alın, tüm mektupların muhatabı olan (hepsini gerçekten o mu cevaplıyordu bilmiyorum ama öyle bir durum varsa helal olsun) Ali Recan Abi fenomeni.

İsmiyle beni alıp gençliğime götüren filmimiz, benim daha yaşlı olacağım yakın bir gelecekte geçiyor. Ailevî geçmişi biraz karanlık olan James McCullen adlı birinin sahibi olduğu MARS adında bir şirket, tıp alanında kullanılan nanobotlardan silah üretmeyi başarıyor. Genel tarihsel gelişim sürecine baktığımızda bunun tam tersi olması gerektiğini, yani askerî teknolojiden tıbba filan gidildiğini görüyoruz ama neyse. Üretilen dört adet prototip savaş başlığı, taşınması için NATO birliklerine veriliyor. Birlikler, son derece üstün silahlara sahip bir gücün saldırısına uğruyorlar. Sadece Duke kod adlı Conrad Hauser’la Ripcord kod adlı Wallace Weems kurtuluyor. Onları kurtaransa tabii ki G.I. Joe. Savaş başlıklarını vermeyi reddeden Duke, bir de üstüne G.I. Joe’ya katılmak istiyor. Hawk gibi bir generalin neden Duke’yi ketenpereye getirip çantayı almak yerine G.I. Joe üssüne davet ettiği de pek kurcalamamız gereken konulardan. Neyse efendim, birbirinden büyük patlamalarla dolu bu açılıştan sonra filmimiz konuya girmiş oluyor ve ihanetler, taraf değiştirmeler, büyük silahlar, sayıları 250’yi bulan daha büyük patlamalar ve dimağ durduran entrikalarla dolu filmimiz bize hoşça vakit geçirtmeye çalışıyor. Bu arada G.I. Joe “gerçek Amerikan kahramanları” olmaktan çıkmış, başta yine ABD olsa da uluslar arası elit bir güç haline gelmiş. Bu da dikkatimi çeken bir nokta.

Filmin içeriğine büyük gelen bir oyuncu kadrosu olduğundan bu alanda bir sıkıntı yaşadığını söylemek güç. General Hawk’ı canlandıran Dennis Quaid bir sıkıntı yaşamıyor. Koç Carter (Coach Carter) veya Halk Düşmanları (Public Enemies) gibi filmlerden tanıdığımız Channing Tatum da öyle. Bir Rüya İçin Ağıt’ta oynayan Marlon Wayans da Ripcord’u canlandırmakta zorlanmıyor. Barones’i canlandıran ve zaten eğlenmek için rolü kabul ettiğini söyleyen Sieanna Miller, Scarlet’i canlandıran Rachel Nichols, Heavy Duty olarak izlediğimiz Adewale Akinnuoye-Agbaje, Fırtına Gölgesi kılığına bürünen Byund-Hun Lee görevlerini yerine getiriyorlar. Destro’yu canlandıran tecrübeli oyuncu Christopher Eccleston, Kırıcı’yı canlandıran Said Taghmaoui ortalamanın üzerindeler. Bir görünüp bir kaybolsalar da ABD başkanını canlandıran Jonathan Price’la Çavuş Stone’u canlandıran Brendan Fraser sahne çalıyorlar. Bugüne dek hep gençlik filmlerinde sinek genç rollerinde izlediğim Joseph Gordon-Levitt ise filmin en başarılı ismi.

G.I. Joe, son dönemde 2012 gibi filmlerle büyük tartışmalara yol açan bir “eğlence sineması” örneği. Bu tür filmler kötü oldukları zaman lunapark filmi deyip geçiyoruz ama G.I. Joe için bunu yapmak ne kadar mümkün? Filme baktığımız zaman gerekli oyun gücüne sahip olduğunu görüyoruz. Senaryo vasatın altında olsa da içeriği dolu. 2 saat içerisinde önemli karakterlerin geçmişlerini, filmin konusunu ve entrikasını görüyoruz, üstelik devam filmi için de malzeme üretiyor Stephen Sommers. Elindeki süreyi 2,5 saatlik Transformers II’yle yıkım görüntülerini slayt gösterisi gibi arka arkaya dizen Michael Bay’den çok daha verimli kullanıyor. Kötü film olmasınıysa kendi ciddiye almayarak affettiriyor aslında. İnsanı hızlı koşturan zırhlar, Hummer’ın önünden çıkan küreğimsi aletler, James Bond’u çağrıştıran kapı içi roketleri, fizik kurallarına başkaldıran araba taklaları gibi şeyler, çizgi-filmvari bir hava yaratarak “hadi len, bu kadar da olmaz” demenize mani oluyor. Filmin iyi ve kötü karakterleri ve geçmişleri de bu havaya uyacak şekilde oluşturulmuş. Filmin bu açıdan tutarlı olması, kendi iç mantığını da perçinliyor. O kadar şeyden sonra gözüme batan tek şey, Ripcord’un ikinci füzeye o kadar kısa süre içerisinde yetişebilmesi oldu.

Eğri oturup doğru konuşalım. Steven Spielberg neslinin dönemi kapandı artık. Michael Bay, Üwe Boll, Roland Emmerich gibi zıpırlar sadece türe değil, sinemaya da zarar veriyorlar. Stephen Sommers, bu tarz içerisinde Paul W.S. Anderson ‘la birlikte öne çıktığını düşündüğüm bir yönetmen. Paul Anderson’un filmografisinde Ölüm Yarışı (Death Race) ve Ufuk Faciası (Event Horizon) gibi sağlam iki film var ama onun haricindeki işlerinin de çoğu amacına ulaşan filmler. Aynı şeyi Stephen Sommers için de söylemek mümkün. 1994’te Disney için çektiği Orman Kitabı (The Jungle Book) beni bir hayli eğlendirmişti. 1998 tarihli Famke Janssen’li Deep Rising’le tarzını belli etti ve bir anlamda Mumya’nın provasını yaptı. Ancak kimi eleştirmenlerce B filmlerinin mirasçısı olarak ilan edilmesi için bir yıl geçmesi gerekecekti. Brendan Fraser’la Rachel Weisz’ın çok şey kattığı Mumya (The Mummy), yönetmenin tanınmasını sağladı. Arkasından gelen Mumya’nın Dönüşü’nde (The Mummy Returns) görüntü efektlerini abartıp öyküyü hafifletmesi yüzünden eleştirildi. O da Hugh Jackman’lı Van Helsing’le seyirciyi ciddiyete davet etti. G.I. Joe ile yönetmenin, tür içindeki yerini sağlamlaştırdığını düşünüyorum. Bir diğer fikrimse tıpkı Paul W.S. Anderson gibi senaryo yazmasının, filmlerindeki eğlence faktörünü arttırdığı yönünde. Stephen Sommers ne istediğini, nereye gitmek istediğini iyi bilen bir yönetmen ve bunu gerçekleştirmeye yetecek kalemi de var.

Bütün bunları alt alta yazıp topladığımızda, G.I. Joe’nun eğlenceli bir film olduğunu görüyoruz. Aslında en büyük numarası epik sahneler barındırmaması ve kendini ciddiye almaması olan bir film var karşımızda. Bazı sahneler o kadar saçma ki, ancak kasıtlı olarak öyle çekilebilirler. Bu intiba da, filmin çizgi-film atmosferine katkıda bulunup gördüklerinizi yutulur kılan en önemli etken. G.I. Joe’yu izlerken fütursuzca eğlendim. Bunu söylemekten de hiç gocunmuyorum. Filmi efektlerle doldurup senaryo, eğlence gibi unsurları unutmadan, izlenebilir bir lunapark filmi çektiğin için teşekkürler, Stephen Sommers. Bu vesileyle bir neslin “abisi” olan ve 2002’de hayata gözlerini yuman sevgili Ali Recan’ı da anmış olalım

Kaan Zanbakçı

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

4 Yorumlar

  1. Kaan, yine 10 numara isabetli bir eleştiri yazmışsın yani bu kadar olur.

    GI Joe, hayatımdaki en sevdiğim furyalardan biri olmuştur. O yüzden de bu filme çok endişeyle gittim. GI Joe’yu da Transformers gibi aşşağılık bir filme çevircekler diye düşünüyordum. Ama karşımda harika bir film buldum. Harika derken, -Murat Tolga’nın dediği gibi – tam GI Joe’nun hakettiği gibi eğlenceli ve kendini ciddiye almayan bir film. Kendini ciddiye alıp almama çizgisini tutturmak çok zordur. Bu film bunu tam tadında başarıyor kanımca.

    Asıl önemlisi film, GI Joe’nun o çizgi-film havasını, ve bilim-kurgu esansını da tam tadında yakalıyor. Aksyon sahneleri oldukça bombastik

    Benim için 2009’un kimseye itiraf edemediğim en eğlenceli filmiydi. Küçüklüğünde GI Joe hayranı olanları kesinlikle hayal kırıklığına uğratmayacak bir film.

  2. Ellerine sağlık Kaan . Serpentor da olsaymış keşke filmde. Belki 2.filmde karşımıza çıkartırlar.. Güzel, tam eğlencelik film. Hiçbirşey düşünmeden 2 saat rahatça geçirtiyor insana.

  3. kemal karabacak

    çok sıkıcı. belki çizgi filmini şimdi izlesem o da sıkıcı gelecek.

  4. “Aslında en büyük numarası epik sahneler barındırmaması ve kendini ciddiye almaması olan bir film var karşımızda.” Çok yerinde bir tespit olmuş.

    “Asıl önemlisi film, GI Joe’nun o çizgi-film havasını, ve bilim-kurgu esansını da tam tadında yakalıyor. Aksyon sahneleri oldukça bombastik” demiş Can Evrenol.Buna da kesinlikle katılıyorum .

    İzlerken ben de inanılmaz hoş vakit geçirdim.Ama o kadar tabiki.Üzerine düşünüp şu şöyle olsaydı burası böyleydi demek boş bence.Zira G.I. Joe gibi aksiyon odaklı bir çizgi film’in uyarlaması olduğundan çok fazla bir derinlik beklememek gerekiyor.Japon animesi değil bu sonuçta (:

    Bir de Stephen Sommers filmlerini seviyorum ben açık konuşmak gerekirse.Mummy serisi gibi çok sevdiğim ve çok tatmin edici bir serüvene imza atması bu alanda bence kendisini kanıtlaması açısından yeterli oldu.Bir de bazen sinemanın eğlendirici ve salt görsel şölen yönüne de önem verip bu gibi filmlerle de zevk almasını bilmek lazım diye düşünüyorum (:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: