Gecelerin Ötesi’ndeki Türkiye

“Hayat bizi harcamış zaten, bari siz insanca bir ömür sürün…”

Bu ülkeden kaçıp yurt dışına çıkmaya çabalayanlar, bir torpili/çevresi olmadığı için iş bulamayanlar, ağır koşullarda çalışmak zorunda olan işçiler, başka işler yapmak zorunda olmayıp yalnızca sanatlarını yapabilmek için çabalayıp duran idealist sanatçılar, kolayca para kazanıp köşeyi dönme fikrinin artık hiç sorgulanmadan yüceltildiği bir ortamda bundan başka çıkar yol bulamayanlar… Bunlar günümüzde ne yazık ki pek çoğumuzu tanımlayan ifadeler. İşin trajik tarafı; yarım asır önce de bizi tanımlamaktaydı. Gecelerin Ötesi son 60 yıllık tarihimizde politik, toplumsal ve ekonomik yönden yerimizde saydığımızın hatta daha da kötüye gittiğimizin apaçık bir kanıtı…

Issız bir yolun ortasındayız. “Bu film 7 gencin hikayesidir. Konu olduğu gibi hayattan alınmıştır. Her mahallede bir milyonerin türediği devirde, aynı mahallelerde bu gençler de türedi.” diye bir yazı çıkıyor ekranda. Ardından da uzaklardan yaklaşan, olması gerekenin iki katı yük yüklenmiş, şoförü günlerdir direksiyon sallamaktan bitap düşmüş ama kendisine tanınan dar zamanda yükü yetiştirmek için mola veremeyen bir kamyon bizi ezip geçiyor…

“Her mahallede bir milyoner yaratmak” Adnan Menderes’in 50’li yıllardaki seçim vaatlerinden biriydi. Her mahallede bir milyoner olacağı yoktu elbette, milyonerler gecekondu mahallesinde değil yalnızca milyonerlerin olduğu mahallelerde oturuyorlardı. Fakat filmin başındaki yazıda dendiği gibi, bu müthiş sakat kapitalist politikayla milyonerler yaratılırken açlık sınırında yaşayan insanlar da giderek çoğalıyor, gecekondu mahalleleri genişliyordu. Gelir dağılımı arasındaki fark artıyor, toplumsal bunalım tüm ülkeye yayılıyordu. Sömürü düzeninin en basit ve acımasız yollarından olan milyonerlik vaadi, yoksul halka birden zenginlik hayalleri kurdurtarak onları kandırıp sömüren, bir asırdır devam eden, yoksulluk ve cehalet yaygın oldukça da devam edecek olan bir oyundan ibarettir.

Metin Erksan böyle bir ortamda, Türk Sineması’nda o güne kadar bu denli açık ve gerçekçi yapılmamış politik, toplumsal ve ekonomik eleştiri içeren bir senaryo hazırladı. Senaryo, içinde Alim Şerif Onaran’ın da bulunduğu sansür kurulundan defalarca çeşitli değişiklik istekleri yapılarak geri döndü. (Filmde Ekrem ve Fehmi’nin yaptıkları soygunlardan pişman olup “Neden işledik bu suçları? Ne hakkımız vardı buna?” diyerek suçluluk duydukları sahnenin sansür kurulunun zorlamasıyla eklendiği bellidir. Bu sahne, karakterlerin neden suç işlediklerini anlatan filmin tüm ilk yarısıyla çelişir.) Sonunda film çekilmeye başlanabildi. Filmin çekimleri sırasında 27 Mayıs Darbesi gerçekleşti. Film, tamamlandıktan sonra Film Kontrol Merkezine gittiğinde Metin Erksan’ın dediğine göre, filmin yapımcısı Nejat Duru’nun Milli Birlik Komitesinden tanıdığı Rıfat Baykal sayesinde sansürden geçebildi. Böylece Kadir Savun, Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu, Suphi Kaner, Oktar Durukan gibi dönemin gözde genç oyuncularını bir araya toplamış olan film gösterime girdi. Gecelerin Ötesi aynı zamanda Suna Selen’in oynadığı ilk sinema filmidir.

Metin Erksan film düşüncesinin nasıl oluştuğunu 1985’teki bir söyleşisinde şöyle anlatıyor: “O sıralar politik yetkenin ağzına bir laf takılmıştı. ‘Her mahallede bir milyoner yetiştireceğiz.’ Kendi kendime dedim ki, ‘evet böyle bir düşünce olabilir ama her mahallede bir milyoner yetiştirilirken aynı mahallede başka şeyler de yetişir.’ Bir grup çocuğu aldım ve filmi çektim. O zamana kadar böyle bir film yoktu.”

“Böyle bir film yoktu”, süregiden toplumsal sorunları ana öykü yapısında kullanan ve bu sorunların neden ve sonuçlarını inceleyen bir film yapılmamıştı. Gecelerin Ötesi, Türk Sineması’nda bu anlatımı açık şekilde ilk kez yaptı. Filmin oluşumundaki düşüncenin, eseri değerli kılacak olan bir anlatım çabası ürünü olduğu açıktır. Biçimsel olarak film bu düşünceyi sıkılmadan izlenecek heyecanlı bir kurguyla vermeye çalışır.

Gecelerin Ötesi posterFilmde bahsedilen, milyonerler yaratılırken onlarla birlikte türeyen bu yedi genç kimdir? İçlerinde en büyük ve sözü dinlenen kişi olan Fehmi, hep birlikte toplanıp meyhanede oturdukları bir gece, yanındaki Ekrem’e kendilerini şöyle özetleyip tanımlar:

“Şu halimize bak, topumuz beş para etmeyiz. Sezai ile Yüksel Amerika’ya kaçmak sevdasındaki iki serseri, Cevat işsiz ukala bir aktör, Ayhan önüne gelen kadına aşık olan bir acayip adam, sen can sıkıntıları içinde bunalmış kavruk bir insan, bana gelince ömrünü direksiyon başında tüketmiş zavallı bir adamım. Biz harcanmış insanlarız. Bak içki bile bizi neşelendirmiyor. Bu topluluğa bir şeyler yaptırmak lazım yoksa yok olur gideriz.”

Hayat savaşından yılmış, çaresiz kalmış, yaşam kanalları tıkanmış bireyler ya düzenin çarkları arasında kaybolur ya da varlıklarını sürdürmek için suça yönelirler. Yaşamsal ihtiyaçların yoksunluğu insanı en ilkel tepkiler vereceği bir konuma sokar. Artık toplumun diğer üyelerinin onun için hiçbir önemi kalmaz. Böylece toplumsal çöküş başlamış olur. Yaşam koşullarının ağırlığı her hallerinden belli olan, bezginlikleri yüzlerinden okunan bu yedi genci suça yönlendiren 50’li yılların koşulları şöyle gösteriliyor filmde:

Uzun yol şoförü olan Fehmi, kendi hayatından vazgeçmiş, yalnızca kız kardeşinin mutluluğu için çalışan biri. 7 arkadaş içinde en büyükleri olan ve sözü dinlenen kişidir Fehmi. İşverenin daha fazla kar elde etmek için koyduğu insanlık dışı koşullarda, uykusuz, olması gerekenden fazla yük taşıyarak, her an ölüm tehlikesiyle burun buruna yolculuk eder.

Ekrem uzun saatler boyunca bir fabrikada çalışmaktadır. Açgözlü, doymak bilmeyen patronlara bir örnek olan fabrika sahibi, çocuk işçi de çalıştırmaktadır. Bir denetim sırasında, sakladıkları çocuk işçi ortaya çıkıp yaşının 14 olduğunu söyleyince patron hemen “Yaşını yanlış söyledi, ben izah edeyim efendim” diyerek kurtulmaya çalışır. Ekrem evde annesine isyan eder: “Ben kaç yaşında çalışmaya başladım? Tam yedi yaşında değil mi? Beni okula göndereceğiniz yerde işe yolladınız.” Annesinin “Biz gücümüzün yettiğini yaptık oğlum, ne yapalım” demesi onu durdurmaz. “Orasını bilmem, herhalde isteseydiniz böyle olmazdı. Bir gün bile şu sokaktaki çocuklar kadar mesut olmadım. Tüm hayatım boyunca gördüğüm tek şey berbat bir sefalet oldu. Bak kaç yaşında görünüyorum, annemsin söyle hadi. En azından gerçek yaşımdan 10 sene fazla. Ha? Soruyorum sana, kim getirdi beni bu hale? Kim getirdi?!”

Cevat, özel tiyatroların hep kendi adamlarını aldıklarını, iyi bir tiyatroda yer alabilmek için tanıdığının olması gerektiğini söyler, tanıdıklar aracılığıyla işleyen çalışma şekli sanat kurumlarına kadar inmiştir. Önemli olan oyuncunun, sanatçının başarısı değil, tanıdıklık ve çevredir. “Her yere başvurdum. İyi tiyatrolar kendi adamını alıyor.” İdealist bir sanatçı olan Cevat, kötü komedilerde, ucuz işlerde yer almayı da reddeder: “Gerçek sanatı kim yapacak bu memlekette?”

Ayhan bir ressamdır, aynı şekilde gazetelerde bir karikatür bölümü bile elde edememektedir. “Herkesin demirbaş ressamı var.”

Sezai ve Yüksel ise beş kuruşsuz oldukları halde Amerika’da müzik dünyasına atılma hayalleri kurmaktadırlar. İktidarın hedefi Küçük Amerika olmaktır. Ve bu düzende yoksul maceraperestler için Amerika “fırsatlar ülkesi”dir. İlk olarak Nihat Erim’in, CHP’nin 1949 kongresinde söylediği “Türkiye’yi küçük bir Amerika yapacağız!” sözü, CHP’ye rakip olarak doğan Demokrat Parti’nin sloganı olmuştur. DP lideri Celal Bayar, 20 Ekim 1957’de Taksim’de yaptığı konuşmada vaat eder, “Öyle ümit ediyoruz ki, 30 sene sonra bu mübarek memleket 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır.”

Yedinci genç ise, Fehmi’nin kız kardeşi Sema’yla nişanlı olan Tahsin’dir. Tahsin ehliyetini alıp şoförlüğe başlamak ve Sema ile mutlu bir yuva kurmayı istemektedir.

Gecelerin Ötesi

Kız kardeşinin Tahsin’le kuracağı yuvada, parasızlık yüzünden kendisi gibi sorunları olmasın diye çalışan Fehmi, “Hayat bizi harcamış zaten, bari siz insanca bir ömür sürün…” der onlara. Ama bunu normal şartlarda sağlayamayacağını artık anlamıştır. İşte Gecelerin Ötesi’nde gördüğümüz budur: Normal şartlarda insanca yaşama olanağı bulamayan insanların dramı…

Fehmi, 6 arkadaşın toplandığı bir gece kendi kararıyla bir benzinliği soyar ve parayı arkadaşlarıyla bölüşür. Hiçbiri de işlenen suça ses çıkarmaz ve çok ihtiyaçları olan bu parayı alırlar. Böylece geceleri İstanbul’un çeşitli yerlerindeki benzin istasyonlarını soyan 6 kişilik çete kurulmuş olur.

Bir süre sonra ise içlerinden Ayhan’ın para hırsına yenik düşmesi ve tek başına çıktığı bir soygunda öldürülmesiyle hepsi için felaketler zinciri başlar. Kimi yakalanır, kimi de öldürülür… Filmin sonunda, idealize edilmiş bir karakter olan polis şefi şöyle der: “Yazık oldu delikanlılara, harcanıp gittiler. Bakalım bundan sonra neler göreceğiz?”

Neler neler görmedik ki?.. Geçen 55 yılda o delikanlılar arttıkça arttı; o delikanlılardan bazıları suça bulaşıp yok oldu gitti, bazıları düzenle işbirliği yapıp toplumu sömürenlerle bir oldu, bazılar da vatan haini denip asıldı, sokak ortasında katledildi, hapislere tıkıldı, işkence edildi, sakat bırakıldı; milyonerlerin sömürdüğü, milyonerlerin kölesi haline getirilen bu delikanlılardan bazıları düzene karşı çıkınca susturuldu, kör edildi, boğuldu, engellendi, tekmelenerek dövülerek öldürüldü; bu delikanlılar içinde fakirliklerinden, açlıklarından kurtulabilmek için soyguna, hırsızlığa bulaşmayanlar, kendi alın terleriyle para kazanmaya çalışanlar sömürülmeye devam etti, ezildikçe ezildiler, ya iktidarın yalakası olup onun için çalışmaya ya da daha çok ezilmeye zorunlu bırakıldılar. O delikanlıların sırtından kazanılan paralarla milyonerler milyarder, trilyarder oldu. O delikanlılar için değişen; acılarının daha da artması ve daha çok ölmekten başka bir şey olmadı…

O delikanlılar, polis tarafından, faşist topluluklar, çeteler ve maşaları tarafından dövülmekle kalmadı, başbakan müşaviri tarafından kelimenin gerçek anlamında tekmelendi, o delikanlılara bir başbakan kendi elleriyle kelimenin gerçek anlamında yumruk attı!.. “Bundan sonra daha neler göreceğiz?”

Tüm bu yaşananlar umrunda olmayan, görmezden gelen, habersizmiş gibi davrananlar ise kendi dünyalarında yaşamaya devam ediyorlar. Gecelerin Ötesi filminde trajikomik bir sahne vardır; Ayhan’ın öldürüldüğü benzin istasyonuna lüks araçlarıyla bir karıkoca gelir. Kalabalığı görünce adam polis şefine sorar:

Adam: Bişey mi oldu?
Polis Şefi: (adama hafif kızarak) Evet bişey oldu.
Adam: (yerdeki cesedi görüp) Aaa adamı vurmuşlar.
Kadın: (iğrenip korkmuş halde yüzünü çevirir) Ayyyy!

İşte bu çiftin aptallığı; Türkiye’de olup bitenler karşısında hala umursamaz olanları, tepki göstermeyenleri, karşı çıkmayanları, vicdanını uykuya yatıranları, karşı çıkmak istese de çaresiz bırakılmış olanları ve her şey düzgünmüş gibi yaşamakta olan ama sorunlarla yüz yüze gelince “ay ne kötü şeyler bunlar” deyip sonra hiçbir şey olmamış gibi hayata devam edenleri çok iyi anlatmaktadır.

Film Tahsin ve Sema’nın el ele geleceğe umutla ilerleyişleriyle bitiyor. Gecelerin Ötesi, film boyunca işlediği karamsar durumu bu iki gencin iyiliği ve çalışkanlıklarıyla yenecekleri umudunu taşıyor. Bugün günümüz politikasının DP’nin izinden gitmesiyle milyonerler ve yoksulların sayısı kat be kat artmış durumda. 2011 verilerine göre Türkiye’nin yaklaşık 650 milyarlık mevduatının yarısı, 80 milyon nüfuslu ülkede yalnızca 40 bin kişiye aittir. Yaklaşık 75 milyarı ise 35 kişi paylaşmaktadır. Bunlar kayıt dışı tutarlar haricindeki resmi veriler…

Gelir eşitsizliği, ağır çalışma koşulları, birazcık daha fazla kâr için insan hayatının hiçe sayılması, tanıdık olmadan, iktidara yakın olmadan iş bulamama bugün en üst düzey sorunlar olmayı sürdürüyor. Ekonomik, politik, toplumsal baskıların bunalttığı pek çok genç fırsat ülkelerine kaçıp gitme yolları aramaya devam ediyor. Düzgün koşullarda çalışmak, sanatını ödün vermeden yapmak, hepsinden önemlisi normal şartlarda yaşamak pek çok insan için olanaksızlaşmış durumda.

Metin Erksan’ın 1960’ta Demokrat Parti iktidarındaki sansür uygulamalarının en üst düzeye çıktığı bir zamanda çekmeye başladığı filme bakıldığında, üzerinden geçen 55 yıla rağmen özde hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu ve hatta daha kötüye gittiğini, filmin içeriğinin ne yazık ki güncel kalmış olduğunu görmek acı verici. Daha acı verici olanı ise bugün Türk Sineması’nın aynı sorunları açıkça anlatabilen bir Gecelerin Ötesi yapamıyor olmasıdır.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir