George Lucas Efsanesinin Ardındaki Gerçekler

Enteresan bir adam George Lucas. İstatistikî olarak baktığınızda efsane olmasına, hayat boyu başarı ödülleri almasına olanak yok. Ama olmuş işte. Peki nasıl olmuş? Neden olmuş? Benzer düzeyde hatta daha iyi iş yapanların çoğu neden olamamış? Bu sorulara “Star Wars”, “Indiana Jones” gibi cevaplar verenlere sesleniyorum: Oturun, sıfır. Bunlarla alakasız olmasa da, George Lucas efsanesinin çok daha başka ve köklü bir sebebi var.

Madem George Lucas’ın neden efsane olduğunu anlatacağız, yazıya George Lucas’ı “tanımlayarak” başlayalım. Zira ana malzemelerimizden biri o. 14 Mayıs 1944’te California’da dünyaya geldiğini, benim gibi boğa burcu olduğunu filan yazmayacağım. Bunları IMDB’den de bakıp öğrenebilirsiniz. Yine IMDB’ye baktığınızda göreceğiniz şeylerden biri de filmografisinin aslında ne kadar kısır olduğu. Topu topu 6 uzun metrajlı film yönetmiş. Bunlardan ilki okuldaki mezuniyet projesinin uzun metrajlı yeniden çevrimi olan ve “1984’ten esinlenildim” diye bas bas bağıran THX-1138, diğeri eleştirmenlerin çoğunun nezdinde en iyi işi olan American Graffitti. Diğer 4 filmse Star Wars serisine ait: Yeni Bir Umut (A New Hope), Gizli Tehlike (Phantom Menace), Klonların Saldırısı (Attack of the Clones) ve Sith’in İntkamı (Revenge of the Sith). Yazar hanesinde 78 başlık görünüyor ama bunların da büyük bölümü kendi yarattığı evrende geçen bilgisayar oyunları veya diziler için verilen payeler. Benzeri bir şeyi 64 başlığın göründüğü yapımcı hanesi için de söylemek mümkün: Bunların da büyük bölümü bizzat ilgilenmese bile kendi kurduğu şirket(ler)in yapımcılığını üstlendiği işler. Yani George Lucas kavramını, şu şekilde tanımlayabiliriz: 35 küsur yıldır hemen hemen aynı fikrî mülkler üzerinden para kazanan, az sayıda parlak fikri olsa bile bunları güzel parlatan ve pazarlamasını iyi yapan biri. Nasıl? “Hayat boyu başarı”dan birinden ziyade “hayat boyu sömürü” ödülüne layık biriymiş gibi duruyor, değil mi? İlk bakışta öyle. Hollywood’un bu adama neden bu kadar sahip çıktığını anlamak için okumaya devam edin. Ve sabırlı olun, çünkü sırada diğer ana malzememiz olan Hollywood’un tanımı var ve yazının sonuna dek George Lucas’ın adı geçmeyecek.

George Lucas 01

Goerge Lucas’ın George Lucas olmasına zemin hazırlayan unsurlardan biri, doğumundan tam 15 yıl önce, 1929 yılında ortaya çıktı. Bütün dünyayı kasıp kavuran ekonomik buhran Amerikan hükümetini endişelendiriyordu. Fakirlik ve işsizlik, artan suç oranları filan derken toplumsal bir patlamanın meydana gelmesinden endişe ediyorlardı. Vaziyet düzelene kadar halkı ucuza eğlendirecek, stresini alacak, dikkatini dağıtacak bir şey gerekiyordu. Aranan şey kısa sürede bulundu: Sinema. Devlet, büyük stüdyolara büyük yardımlar yapıp tavizler vererek kısa sürede gelişmelerini sağladı. Böylece Hollywood’un “Altın Çağ”ı da başlamış oldu.

Şimdi bu “Altın Çağ” meselesi biraz alengirli. Zira sanatta ilerlemeyi kast etmiyor. Evet, o dönemde çok iyi filmler, çok büyük prodüksiyonlar yapıldı, orası doğru. Ancak kurdun kurdu yediği, stüdyo sahiplerinin her iki kurdu da yediği bir dönemdi bu. Cecil B. DeMille, John Ford, Alfred Hitchcock, Howard Hawks, Orson Wells gibi birkaç çok ünlü isim hariç, yönetmenler set amiri konumundaydı. Çektikleri film üzerinde stüdyo sahibi kadar bile söz sahibi değillerdi. Oyuncular, stüdyolarla özel anlaşmalar imzalıyordu. Bir stüdyonun oyuncusu bir başka stüdyonun filminde ya hiç rol alamıyordu, ya da büyük paralar karşılığında alınan çok özel izinlerle boy gösterebiliyordu. Sinema salonlarının da stüdyo şirketlerine ait olması, çekim, dağıtım ve gösterim alanlarında tartışmasız tekel olduklarını gösteriyordu. Bu iş o kadar ileri boyutlara gitmişti ki stüdyolar Amerika’yı paylaşmıştı. Film şirketlerinden biri sadece Doğu Yakası’nda faaliyet gösterirken bir diğeri Orta Amerika’nın kuzeyini almıştı. Bir şirketin çektiği film, bir başka şirketin sinema salonlarında gösterime giremiyordu. Ama bu kural zamanla yumuşatıldı ve 6 ay gecikmeli de olsa stüdyolar birbirlerinin filmlerini kendi sinemalarında gösterime sokmaya başladı.

Her ne kadar bir stüdyo ortalama haftada 1 film tamamlasa da bu “Altın Çağ” sinema üzerinde sanatçının değil, yatırımcının söz sahibi olduğu, tekelleşmenin gırla gittiği bir dönemi yansıtıyor. Yani sanatsal değil, ekonomik bir terim. O yüzden de birilerini rahatsız ediyordu. 1938 yılında Federal Savcılık, film şirketlerinin mevcut ticarî uygulamalarının 1890 tarihli Sherman anti-tekel yasalarını ihlâl ettiği iddiasıyla dava açtı. Karar 1940 yılında açıklandı ve film şirketlerine bu uygulamalara son vermesi için 3 yıl süre tanındı. Ama Altın Çağ, mahkemenin öngördüğünden biraz daha uzun ömürlü olacaktı çünkü 1943 yılına gelindiğinde II. Dünya Savaşı bitmemişti. Üstelik, Amerika Birleşik Devletleri’nin de savaşa dâhil olmasıyla sinemaya bir kez daha ihtiyaç duyulmuştu. Filmlerin başında erkekleri askere çağıran, savaşın gidişatı hakkında tarafsız(!) bilgiler veren propaganda filmleri oynatılmaya başlandı. Ancak takvim yaprakları 2 Eylül 1945’i gösterdiğinde büyük savaş sona erdi.

Hollywood Altın Çağ

Savaş biter bitmez, 8 Ekim 1945’te yeniden dava açıldı. Dava esas olarak Paramount aleyhine açılmıştı. Bu yüzden de Paramount Davası veya kararı olarak bilinir. Ama kapsamı daha sonra genişletilerek “Büyük Sekizler” tabir edilen stüdyoların hepsinden (20th Century Fox, daha sonra Metro-Goldwyn Mayer’e dönüşecek olan Loew, Paramaount, RKO, Warner Bros, Universal, Columbia ve United Artists) savunma istendi. 1948’de dosya Yargıtay’ın önüne geldi ve karar kesinleşti: Büyük stüdyo şirketlerinin blok dağıtım politikası yasaklandı ve film gösterim hakları ellerinden alındı. Başka bir deyişle, film dağıtımı ve sinema salonları artık film stüdyolarına ait olmayacaktı. Hollywood’un Altın Çağı bu şekilde kapanmış oldu. Kararın amacı yeni ve bağımsız stüdyoların ve sanat eserlerinin ortaya çıkmasını sağlamaktı. Ayrıca artık filmler ülke çapında gösterime gireceğinden daha fazla bilet satılacağı öngörülüyordu. Ama öyle olmadı. Film şirketleri büyük gelir kaybına uğradı. 25 milyon dolarlık yatırımların geri dönüşü 5 milyon doları ancak buluyordu. Maliyetlerin kısılması adına alınan tedbirler prodüksiyon kalitelerinin de düşmesine sebep oldu. Bu yüzden yeterince gişe geliri elde edemeyen büyük stüdyo şirketleri borçlarını ödeyememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Son darbeyiyse giderek yükselen ve her eve girmeye başlayan televizyon vurdu. RKO Pictures kepenk indirdi ama televizyon, Hollywood’un hayatta kalmasını sağlayacaktı. Büyük stüdyolar, televizyon şirketleriyle birleşti. Paramount Viacom’un oldu, Warner Bros Time-Warner’ın. Ancak yabancı sinema akımlarının da Amerikan seyircisini etkilemesiyle sinema, büyük stüdyolar için kârlı bir iş alanı olmaktan çıkmıştı. Düşen kârlar ve değişen seyirci profili karşısında ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ta ki 1960’ların ikinci yarısı gelene kadar.

1967 yılında Warren Beatty’nin hem yapımcılığını, hem de başrolünü üstlendiği Bonnie & Clyde adlı film bir anda patlayıverdi ve böylece Yeni Hollywood akımı başlamış oldu. Bu akımın arkasındaki isimlerin öne çıkan 2 özelliği vardı: Sinema eğitimi almışlardı, yani mektepliydiler ve karşıt kültürden besleniyorlardı. Yani hem 68 kuşağıyla yükselen tatlı isyankârlıkla araları iyiydi, hem de istediklerini anlatmalarını sağlayan sinema eğitimleri vardı. Üstelik tartışmalı konuları işlemekten çekinmiyorlardı. Seyirciler de bu akıma olumlu tepki gösterdi. Stüdyolar onlara da ilk başta set amiri muamelesi yaptı ama büyük mücadelelerle büyük kazanımlar elde ettiler. Kimler yoktu ki bu isimlerin arasında? Woody Allen, akımın belki de en etkili ismi Francis Ford Coppola, Steven Spielberg, Roman Polanski, Martin Scorsese, Robert Altman, Brian de Palma, bir de George Lucas diye bir adam (konuyu bağlıyorum nihayet). Yeni Hollywood akımı fazla uzun sürmedi. Ama Easy Rider’dan Baba’ya (The Godfather), Çin Mahallesi’nden (Chinatown) Taksi Şoförü’ne (Taxi Driver) pek çok önemli film çekildi bu dönemde. Bu filmlerin getirdiği kâr, 1948’le 1967 arasını müzikaller ve epik tarihi filmlerle doldurarak vaziyeti idare etmeye çalışan Hollywood’un gerileme döneminin noktalandığını müjdeliyordu, ancak Hollywood daha fazlasını, Altın Çağ’daki gibi tekel oldukları eski güzel günlere dönmeyi istiyordu.

Hal ve vaziyet böyleyken, Coppola’yla kanka olan George Lucas adında biri de sinema sektöründe kendine yer edinmeye çalışıyordu. İlk filmi THX-1138 yüzünden hem Warner Bros’la papaz olmuş, hem de film gişede başarılı olamamıştı. Kafasında bir uzay operası çekmek fikri olsa da Coppola, Lucas’a ana akım izleyicisine hitap edecek bir film yazması konusunda gaz verdi. 1974 yılında gösterime giren American Graffitti hem gişede, hem de eleştirmenler nezdinde büyük başarı elde etti. Lucas da bunun üzerine daha sonra Yıldız Savaşları’na dönüşecek olan uzay operası projesine ağırlık verdi. Bir yandan senaryoyu yazarken, diğer yandan dağıtımcı arıyordu. Ve bulamıyordu. Warner kendisine hâlâ gıcıktı. Diğer büyük stüdyolarsa uzay operası döneminin kapandığını söyleyerek para vermeye yanaşmadı. Ancak American Graffitti sayesinde 20th Century Fox’la arası iyiydi ve para koparmayı başardı. Yapılan anlaşma, o dönem için enteresandı: Devam filmlerini de garantiye almak amacıyla Lucas, gişe gelirleri üzerindeki hakkından neredeyse tamamen vazgeçmiş, filmden kazanacağı parayı oyuncak, kitap, çizgi roman gibi lisans anlaşmalarıyla elde edilen gelirlere bağlamıştı. Yıldız Savaşları’nın Smokey and the Bandit gibi yaz filmleriyle başa çıkamayacağını düşünen 20th Century Fox, gösterim tarihini öne çekti. Lucas filmi zamanında yetiştireyim derken hastanelik oldu. Filmin oyuncuları bile “bunları bize söyletebilirsin George, ama seyirciye yutturamazsın” diye dalga geçti. 25 Mayıs 1977 tarihindeyse yer yerinden oynadı.

George Lucas 03

Yıldız Savaşları kârlı bir filmden öte, kültürel bir fenomene dönüştü. Sinema salonlarının önünde uzun kuyruklar oluştu. Filmin gösterime girmesinden sadece 3 hafta sonra Fox’un hisseleri ikiye katlandı. Hemen bir roman anlaşması yapıldı. Onu Marvel’le yapılan bir çizgi roman anlaşması izledi. Kenner Toys, Yıldız Savaşları’nın oyuncakları için verilen teklife balıklama atladı ama talep o kadar fazlaydı ki, boş kutu satmaya başladı. Oyuncak kutusunun içinden çıkan özel bir kuponla gecikmeli olarak alınabiliyordu. Bütün bunlar, gişe gelirleri üzerindeki hakkından feragat etmiş olmasına rağmen George Lucas’ın kısa sürede Karun kadar zengin olmasını sağladı. Hollywood duruma erken uyandı. Altın Çağ döneminden beri en kârlı finansal sistemle karşı karşıya olduklarını anladılar. Böylece Yeni Hollywood akımı, başlangıcından sadece 10 yıl sonra bitmiş oldu ve büyük stüdyoların tekel oldukları günlere duydukları özlemi dindiren Blockbuster (Gişe filmi) dönemi başladı. Gerçi bu özlem yüzünden Michael Bay, Roland Emmerich gibi isimlere yönetmen payesi vererek, DVD ve Blu-Ray’lere başta bölge kodu olmak üzere çeşitli etik dışı uygulamalar ve güvenlik önlemleri ekleyerek biraz fazla ileri gideceklerdi ama aradıklarını bulmuşlardı sonunda. Onlardan iyisi yoktu.

George Lucas’ın kendisinden çok daha iyi film çeken akranları varken bu çapta bir efsane olmasının sebebi buydu işte. Başta 20th Century Fox olmak üzere tüm stüdyolar bu sistemi kendilerine hediye eden adama sahip çıktı. Lucas 2005 yılında “hayat boyu başarı” aldığında şunları söyledi: Bütün Yıldız Savaşları seriyali aslında tek bir filmin 6’ya bölünmüş haliydi. Bu ödülü bana nihayet filmi tamamladığım için verdiler. Artık bunu olduğu gibi mi kabullenirseniz, yoksa “30 küsur yıldır aynı filmden milleti söğüşlüyorum, bundan âlâ hayat boyu başarı mı olur, ho-hoyt!” diye mi anlarsınız bilmem. Bildiğim tek şey şu: Yıldız Savaşları en sevdiğim evrenlerden biri olabilir. Genişletilmiş Evren’i, hayran kitlesi filan derken büyüklüğü artık yaratıcısının bile vizyonunu fersah fersah aşmış olabilir. Ama George Lucas’ın magnum opusu ve efsane mertebesinin kaynağı zaten Yıldız Savaşları değil, Hollywood’a getirdiği blockbuster sistemidir.

Öteki Sinema için yazan: Kaan Zanbakcı

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir yorum var

  1. 60’lı yıllardaki patlamanın değişen sansür yasası ile de ilgisi vardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: