Get The Gringo (2012)

Ortadoğu’da geçen Amerikan yapımı filmlerin çoğu nasıl hevele-güvele yapa yapa koşturan çarşaflı ya da fesli insanlarla dolu bir pazarda açılıyorsa; Meksika’da geçen bir Amerikan filmi de büyük çoğunlukla ABD ve Meksika arasında uzanan çölde başlar. “Gringo”, bu sınırın ABD tarafında doğmuş beyaz, varlıklı ve ukala adamdır. Get The Gringo (Gringo’yu Getirin/Yakalayın) da bu geleneği bozmuyor ve ABD – Meksika sınırında açılıyor.

İşinin ehli bir düzenbaz (Mel Gibson), arabası para dolu bir vaziyette, büyük ihtimalle Meksika’ya kaçmaya çalışırken polis devriyesine takılıyor ve Meksika sınırından hayli hızlı bir giriş yapıyor. Neticede gringomuz, Meksika polisi tarafından yakalanıyor ve Tijuana’daki “El Pueblito” (Küçük Kasaba) lakabıyla bilinen Tijuana Hapishanesine koyuyor. Los Angeles Times‘a göre Tijuana Hapishanesi, sadece Meksika’da değil, tüm dünyada en çok ABD’li mahkum barındıran yabancı hapishane.

Hikayemiz öyle çok süprizli değil. İşin içinde 4 milyon dolar, uyuşturucu mafyasının çeşitli kademeden elemanlarıyla dolu bir hapishane, küçük bir çocuk ve böbrekleri iflas etmek üzere olan bir mafya babası var. Hal böyle olunca kader ağlarını örüyor ve olaylar gelişiyor.

Film tahmin ettiğimden daha iyi çıksa da, Adrian Grunberg‘ten beklediğim kadar iyi değil. Bol bol klişe barındırıyor. Ancak bu klişelerin tamamı, ortalama bir komedi-aksiyon filmine can suyu vermek için ne eksik, ne fazla; yani tastamam gerekli olan elemanlar. Neler mi onlar; şöyle bir bakalım: Neredeyse bebekliğinden beri mafya içinde yer almış binlerce adamla dolu bir hapishaneye düşen Amerikalı, gelir gelmez oranın en yol-yordam bilen adamı oluverir. Küçücük yaşında New York jargonuyla İngilizce konuşan Meksikalı bir çocuk, gringomuza yardım eder ve her nasılsa o da en az gringo kadar zekidir. Çocuğun esmer güzeli annesi, dönmekte olan çarktan haberdar olacak kadar farkındalık düzeyi olan, ancak bu çarka karşı çıkamayacağını bilecek kadar da bilgedir. Gringo, hapishaneden kurtulmuşken aniden Allah’ın ve tüm Meksika hükümetinin gözden çıkardığı o in gibi hapishaneye geri döner ve filmin kahramanı olur; yani muhakkak ki mağdurları kurtarır.

İşin gerçeği, ben bu Amerikalıların gittikleri her yerde kudretli kahramanı oynamasından çok sıkıldım. Afganistan, Irak, Ortadoğu ve Balkanlar, Latin Amerika… Demokrasi götürmedik ve akabinde de kahramanlık yapmadık yer bırakmadılar gezegende. Bırak karışık kalsın desek de faidesi yok elbette, tüm gerçeklik Hollywood stüdyolarında imal ediliyor. Lakin bu kadar saydığıma bakmayın; filmin iyi yanları da yok değil.

Misal, görüntü ve sanat yönetmenleri kesinlikle iyi bir iş çıkarmışlar. Hapishane içi görüntüleri, neredeyse belgesel kusursuzluğunda çekilmiş. Ayrıca katliam sahnesi de hayli iyi. Bence bunda yönetmen Adrian Grunberg‘in asistanlıktan gelmesinin büyük etkisi var. Ekibini ona göre toplamış demek ki. Zira Grunberg, Perdita Durango (1997), Amores Perros (2000), Traffic (2000), Frida (2002), The Limits of Control (2009) gibi sinema tarihinde önemli birer yer etmiş filmlerde yönetmen asistanlığı yapmış bir isim.

Filmin bir kısmı Ignacio Allende Hapishanesi‘nde çekilmiş. Yani hapishane görüntülerinin çoğu set değil, belirtmek lazım. Zaten yaratılan atmosfer bana Bolivya‘daki San Pedro Hapishanesi‘ni hatırlattı.

San Pedro Hapishanesi ile ilgili bir makale hazırladığımda okuyuculardan onlarca mail almıştım. Pek çok yeniHarman okuyucusu şaşkınlıkla yazdıklarımın doğru olup olmadığını soruyordu. Zira San Pedro Hapishanesi, Bolivya’nın en kaliteli kokainin üretildiği yegane yerdi ve içeriye turistik turlar düzenleniyordu. Dikkat çekmek istediğim nokta, sunulan hapishane ortamı, hikayenin en abzürt noktası gibi gözükse de aslında değil. Latin Amerika bu tür hapishaneler görmüş bir kıta. Meksika’da da benzer hapishaneler olduğu su götürmez bir gerçek. Mafya babaları, lüks televizyon ve jakuzilerle dolu özel suitler, escort kızlar, lokanta ve çamaşırhaneler, hatta suçluların gündüz dışarıda çalışan ve gece kocalarının yanına dönen eşleri ya da suçlu olmadığı halde ekmeğini hapishanede kazandığı için orada yaşayan insanlar… Polisin, askerin, herhangi bir devlet gücünün kapısından geçemediği kaleler… Şimdilerde pekçok operasyonla bu tür hapishanelerin sayısı düşürülse de, Amerika’nın güneyi bu hapishanelerden bolca barındırdı.

Ama işte olay burada düğüm oluyor yine. Böyle çetin bir ortamda, bir gringonun böylesine kolay ve suratında o bilindik gringo gülücüğü ile dolaşması pek mümkün olmasa gerek. Öyle bir hapishanede kurallara uymayan bir Amerikalı’nın, o hoş gringo esprilerini en naif ihtimalle kıvırıp münasip bir yerde değerlendirirler her halde.

Get The Gringo, bana sorarsanız beş para etmez bir klişe yığınının yüz milyonuncu kere yeniden çevrimi. Lakin yönetmeni kayda değer bir isim. Ayrıca hapishane görüntüleri ve bence soundtrack’ı da filmi izlenir kılan öğeler. Eğlenceli mi? Eğlenceli. Üstelik akıcı. Yeni bir sözü ya da tarzı var mı? Yok. Teraziye koyduğumda durum eşitlenmese de, orta karar bir eğlencelik neticede…

Not: Film şu anda Rotten Tomatoes‘da yüzde 82’lik beğeni ile taze gözüküyor. Zaman geçtikçe biraz daha çürümesini ümit ediyorum.

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

Bir yorum var

  1. valla klise hollywood filmlerinden ama cok guzel cekilmse ve mel agamiz var be :) peter stormare de var daha noolsun?
    rottentomatoes skoru tabii ki abarti. ama millet mel gibson’i payback gibi filmlerde gormeyi ozlemis.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: