Gişe Memuru (2010)

“Ulan bir tane siktriboktan işin var zaten, ona da geç kaldın. Yapman gereken tek şey zamanında orada olmak, geri zekâlı herif… İşine git orada uyu. Alt tarafı oturuyorsun orada, bütün gün olduğun yerde, devletin parasını yiyorsun beceriksiz herif. Ne demek geç kaldım.” (filmden)

Gişe Memuru afişCahit Sıtkı’nın şiirindeki gibi ömrünün tam ortasında bulunan Kenan, dışarıdan bakıldığında kolay gözüken ancak bir an için bile olsa dur durak bilmeyen “mekanik” iş sürecinden ve küçücük bir kutunun içerisinde saatlerce tek başına bulunmaktan kaynaklanan kıstırılmışlık hali, gürültü, hava kirliliği ve stresin her yanı sardığı bir otoyol gişesinde memurdur. Hemen yanı başında bulunan otomatik işlem yapabilen insansız gişelerin varlığının, kendini değersiz ve işe yaramaz hissetmesine yol açtığı ve bunun tüm yaşamına egemen olduğu inkâr edilemez. Kendisini, “siktiriboktan” bir işte çalışmasına karşın onu bile beceremeyen bir beceriksiz olarak gören hasta babasıyla yaşayan Kenan’ın işini sevmediği, iş arkadaşlarına mesafeli durduğu ve yeni bir güne başlamak için gereken enerjiyi bulamadığı gözlerden kaçmaz. Kenan’ın niçin sevmediği bir işte çalıştığını, niçin arkadaşlarından uzak durduğunu, niçin kimseyle geçinemediğini ve niçin babasının kendisini beceriksiz gördüğünü anlamak için biraz daha ayrıntıya inmek gerektiğini düşünüyorum.

“Eğer nevrozlar bozuk insan ilişkilerinin bir sonucuysa,  eğer Freud’un içgüdüsel olarak değerlendirdiği bunca etken kültürel olarak belirleniyorsa, eğer Freud’un libidoya bağladığı bunca şey gerçekte kaygı tarafından uyarlanan ve başkalarıyla güvenlik içinde olmayı amaçlayan nevrotik bir sevecenlik ihtiyacıysa, libido kuramı artık nesnel bir temele sahip olamazdı.” (Karen Horney, Ruhsal Bunalımlarımız)

Toplum bozuldukça insan ilişkilerinin bozulması ve bunun da çocukluk deneyimlerini etkilemesi kaçınılmazdır. Toplumdaki çürüme, yozlaşma ve yolsuzluğun artması, adalete, insanlara ve gerçeğe duyulan güvenlerinin azalması, geçim sıkıntısı ve gelecek endişesi bireylerin tutum, davranış ve duygularını etkileyerek, daha yalnız, daha kaygılı, daha bencil hale gelmesine ve ardından kendisine, türüne ve dünyaya yabancılaşmasına yol açmaktadır. Freud, çocukluk etkilerinin toplumsal ve kültürel ilişkilere bağlı kalmaksızın geçmişte, şimdide ve gelecekte de aynı ilkeler çerçevesinde gelişeceğini iddia etmiş, evrensel bir kuram geliştirme arzusundan olsa gerek, “uygarlığın” toplum üzerinde yıkıcı etkileri olduğunu görmüşse de, bunu çocukluk etkileri ile bağdaştırmaktan kaçınmıştır. Freud başta olmak üzere psikanaliz üzerine araştırma yapan kişiler, kuramlarını geliştirirken kendileri ve hastaları üzerindeki analitik deneyimlerden yola çıkmışlar, kişinin kendisi, herhangi bir hastadan çok daha fazla “sağlam” bilgi sağlayacağından, çoğu zaman sadece kendilerini çözümleme yoluna gitmişlerdir. Freud’un çığır açıcı görüşlerine karşın teorisinin çocukluktan gelen etkilerin yani nevrozun tedavisine ilişkin hiçbir umut ışığı barındırmaması, insanın iyiliğine ve gelişimine duyduğu inançsızlıktan kaynaklanmış ve bunda da kendine ait “çözümlemelerinin” olumsuz çıkması doğrudan etkili olmuştur, diyebiliriz. “Temel çatışma evrenseldir ve kural olarak çözülemez, yapılacak tek şey daha iyi uzlaşmalara veya daha iyi denetime ulaşmaktır” diyen Freud’un aksine, yapıcı bir kuram geliştiren ve nevrozun ortaya çıkmasında toplumsal etkileri esas alarak çatışmanın özünün, güvensiz geçirilen çocukluk olduğunu ortaya koyan bir yaklaşım sergileyen Karen Horney bu konuda şöyle diyor.

“Özellikle dikkati çekmek istediğim tek etken, çocuğun cevrede gizli olan ikiyüzlülüğe yönelik duygusudur: Bu, annesinin ve babasının sevgilerinin, cömertliklerinin, dürüstlüklerinin, içtenliklerinin vb. bir aldatmacadan başka bir şey olmayabileceği duygusudur. Çocuğun bu bağlamda hissettiği şey kısmen gerçekten de ikiyüzlülüktür; ama bu duygunun bir bolumu de onun büyüklerin davranışlarında yakaladığı çelişkilerin tamamına gösterdiği bir tepki olabilir. Yine de genellikle bir ezici etkenler toplamının varlığı söz konusudur. Bunlar acık ya da oldukça gizli olabilir, bu nedenle analizde bunların çocuğun gelişimi üzerindeki etkileri ancak aşamalı olarak anlaşılabilir. Bu rahatsız edici koşuların altında ezilen çocuk, varlığını koruyabileceği, bu düşmanca dünyayla başa çıkabileceği yollar arar. Kendi zayıflığına ve korkularına karşın, bilinçsizce, çevresinde işleyen özgün güçlerle savaşma taktikleri geliştirir. Bunu yapmakla sadece ad hoc stratejiler değil, ayrıca kişiliğinin parçaları olan kalıcı kişilik eğilimleri de geliştirir. Ben bunları “nevrotik eğilimler” olarak adlandırıyorum.” (Karen Horney, Ruhsal Bunalımlarımız)

Çatışmalara sahip olmak demek mutlaka nevrotik olmak demek değildir. Kapitalizmin egemen olduğu bu “uygarlıkta” yaşayan insanlar yaşamları boyunca geçmiş uygarlıklarla kıyaslanamayacak kadar çok çatışmaya maruz kalırlar. Çoğu çatışma insanın olgunlaşması ve insanileşmesi için gerekli olmasına karşın nevrotiğin çatışması onun kendisini tanımasına ve insanileşmesine hizmet etmez. Ödevini bitirmesi gerekirken sinemaya gitmek isteyen öğrenci, bir arkadaşı borç istemesine karşın elindeki parayla arabasının modelini yükseltmek isteyen kişi, ev işlerinde eşine yardım etmek isteyen ancak bunu gururuna yediremeyen erkek ve benzeri durumlar kişiliğin gelişmesine katkıda bulunan çatışmalara birkaç küçük örnek sayılabilir.

Gişe Memuru001

Doğu ve İslam geleneğinde çatışmalar birer sınav olarak görülür ve sınanmayan insanın eksik olduğu düşünülür. İnsanın olgunlaşmasına yardım eden çatışmaların türü, yoğunluğu ve boyutları büyük ölçüde toplum tarafından belirlenir. Geleneklerine bağlı toplumlarda çatışmalar gelişmeye katkıda bulunurken hızlı geçiş dönemi yaşayan, geleneklerinden kopuk ve başka toplumlara özenen bir toplumda insanların karşı karşıya kalacağı çatışmalar yıkıcı sonuçlara yol açabilir. İkiyüzlülüğün, fesatlığın, acımazlığın ve bencilliğin kol gezdiği, içinde yaşadığımız toplumun rekabetçi, hıza dayanan, bencil yapısı insan ilişkilerini tahrip ederek nevrozları körüklemektedir. Merhamet, şefkat, yardımlaşma, dayanışma, adalet ve haysiyet gibi değerlerin bastırılarak daha fazla kar elde etmeyi sağlayacak şekilde arsızlık, umursamazlık, tutku, bencillik, talan ve açgözlülüğün öne çıkarılması karşısında ezilen insan çok büyük çatışmalar yaşar. Kapitalizmin sebep olduğu bu çatışmalar insanın iyi yönde karar almasını engeller.

Yapıp ettiklerinin uygulanmasıyla yeryüzü iyiye değil daha kötüye gitmiş, kapitalist üretim tarzı yeryüzünün her köşesine yayılmış, giderek tüm insan ilişkilerini metaya bağımlı kılmış ve ortadaki “zenginliğe” karşın yoksullukta azalma olmamıştır. Bir milyardan fazla insanın günlük kazancı 2 liranın altındadır. Bir milyardan fazla insan içme suyundan yoksundur, bir milyar insan yetersiz beslenmektedir. En az 100 milyon çocuk emeği sömürülmekte, en zengin yüzde yirmi ile en yoksul yüzde yirmi arasındaki eşitsizlik 1’e 80’e yükselmiştir.

Yardımlaşma, dayanışma, sevgi, merhamet kavramları yok sayılmış, insan, rekabet edilmesi, ezilmesi, yok edilmesi ve uzak durulması gereken bir varlık olarak yeniden “düzenlenmiştir.” Burjuva düşünürlerinden birisi insan insanın kurdudur demiş, birisi sadece güçlüler ayakta kalır demiş, birisi “bütün insanların erdemli olduğu bir toplum olamaz, bencillik her türlü ilerlemenin ve uygarlığın gelişmesini sağlayan ana unsurdur” demiş, birisi “her insan kendi bencilliğinin doyumu peşindedir” demiş, birisi “üretimde doğrudan yer almayan tüketicilerin oluşturduğu bir kitle gereklidir” demiş, birisi cehennem diğer insanlardır demiş ve isimlerini zikretmeye değmeyecek birçokları toplumda belli bir miktar suç oranı, ahlaksızlık ve kötülük olması gerektiğini savunmuştur.

Gişe Memuru004

Kapitalist yaşam tarzının parçaladığı toplumlarda, çatışmaların pençesinde çırpınan çoğu insan sorunsuz, dertsiz, tasasız bir yaşam sürdüğünü düşündüğü insanlara özenmekte, onlara hayranlık duymaktadır. Gidilen güzel yerlerin, yenen güzel yemeklerin, aileyle, arkadaşlarla ve sevgiliyle geçirilen mutlu anların fotoğraf ve videolarının paylaşıldığı “sosyal medya” çatışmaların derinleşmesine ve yıkıcı hale gelmesine yol açmaktadır. Kendi paylaşımlarının yetersiz kaldığını, iyi yerlere gidemediğini, iyi yemekler yiyemediğini, gülemediğini, eğlenemediğini, mutlu olamadığını, ailesiyle uzak olduğunu, iş arkadaşlarıyla anlaşamadığını, sevgilisiyle iyi vakit geçiremediğini kısaca “tüketemediğini” düşünen insanların içine düştüğü karamsar durum her geçen gün acımasız hale gelmektedir. Oysa dış görünüş aldatıcı olabilir hatta birçok kişi de “bize” imreniyor olabilir. Özenilen insanların birçoğunun da sıkıntıları olduğu, onların da çatışmalar arasında bocaladığı, belki de çatışmalarıyla yüzleşmediği, ailesiyle çok az görüştüğü, iş arkadaşlarıyla zorunlu olarak yemeklere katıldığı ve sevgilisiyle ayrılmadan önceki bir “anı” paylaşmış olabilir. Tabii böyle olabileceğini düşünmektense, kişinin gözleriyle gördüğüne inanması daha kolaydır.

“Bir çocuk bu durumda insanlara yönelebilir onlara karşı bir tutum takınabilir ya da onlardan uzaklaşabilir. İnsanlara karşı bir tavır takınırken, çevresinde kendisine yönelik bir düşmanlık olduğuna inanır ve bunu kabul eder, bilinçli ya da bilinçsizce, kavga etmeye karar verir. Öteki insanların kendisine yönelik duygulanma ve niyetlerine kesinlikle güvenmez. Kendisi için acık olan her yoldan başkaldırıdır. Kısmen kendini korumak ve kısmen de öç almak için daha güçlü olmak ve onları yenmek ister. İnsanlardan uzaklaşırken ait olmayı da kavga etmeyi de istemez, ancak insanlardan uzak durmaya karar verir. Diğer insanlarla öyle pek fazla ortak şeyleri olmadığına, onların şöyle ya da böyle kendisini anlamadıklarına inanır. Kendisine yeni bir dünya kurar.” (Karen Horney, Ruhsal Bunalımlarımız)

Her günü birbirinin tekrarı olan, kendini değersiz ve işe yaramaz olarak hissettiği gündelik yaşamından memnun olmasa da değiştirmek için hiçbir çaba göstermez. Çatışmalarıyla yüzleşemeyen ve kendi inançlarını oluşturmayı başaramayan Kenan herkesi tehdit olarak gördüğü ve elinden bir şey gelemeyeceğini düşündüğü için en az direnmenin olduğu yöne sürüklenmiş, insanlardan kaçmayı ve uzaklaşmayı benimsemiştir. Küçük de olsa oturduğu bir ev, sıkıcı da olsa para kazandığı bir iş, az da olsa canı sıkıldığında sohbet edebileceği bir arkadaş, sevmese de babasıyla ilgilenen komşu kadın gibi elindekilerden vazgeçememesi cesur davranamadığının ve hayatta mutluluğu bulamadığının göstergesidir.

Sağlıklı bir arzu olan yalnız kalmayı istemekle insanlardan uzaklaşmak aynı şey değildir. Her insan ara sıra yalnız kalmak ister. Bu tür “sağaltıcı” işlevi olan bu yalnızlık isteği patolojik bir durumu göstermez çünkü insanlarla ilişki kurmaya, birlikte olmaya, konuşmaya, gülmeye, eğlenmeye, bir şeyler paylaşmaya, dayanılmaz bir gerilim eşlik ediyorsa ve uzaklaşma temelde bu gerilimden kaçmaya yönelik bir “araç” halini almışsa, işte bu yalnız olma arzusu nevrotik yalıtımın bir göstergesi olarak görülebilir.

Gişe Memuru006

Nevrotik yaşamdan uzaklaştıkça, önce insanlara sonra da kaçınılmaz olarak kendisine yabancılaşmaya, kim olduğuna, neyi sevdiğine, neye inandığına, neden nefret ettiğine, neden korktuğuna ilişkin bir belirsizlik yaşamaya başlar. Böyle olunca da içine hiç kimsenin giremeyeceği, kimseye muhtaç olmayacağı, kimsenin işine karışmayacağı bir çember çizerek “uzaklığını” kesin çizgilerle belirler. Kenan’ın araba tamirinden, gişedeki işine kadar el attığı bütün konularda becerikli olmasını bu anlamda okumak gerekir. İnsanların hayatına girmemesi için kendini geliştirmek, becerikli olmak ve hata yapmamak zorundadır. İnsanlardan uzaklaştıkça, onlara yabancılaştıkça kendini daha rahat hissetmesine karşın sadece kendi acısını artırdığının farkında değildir. Kimseden yardım isteyemeyeceği için birçok şeyi tek başına yaptığından hayatı çok daha zordur ve çok kısıtlı bir hayatı sürdürmektedir diyebiliriz. Örneğin, bahçedeki ampulü değiştirmek ister ancak işten geç çıktığından ampul alabilmesi için hafta sonunun gelmesini beklemektedir. Ampulü almasını Türkan’dan istemez çünkü ipin ucunu bir kez kaçırırsa arkasının geleceği ve kurduğu tüm yapının bozulacağı korkusuyla yaşar. Zaten babasına bakarken hayatına girmiş olmasını yeterince dayanılmaz bulur. Türkan hayatında olmasa belki bir bakıcı tutmak zorunda kalacak, belki maddi açıdan zor duruma düşecek, belki o bakıcı babasına kötü davranacak olmasına karşın Türkan’ın eve girip çıkmasından hatta babasıyla iyi geçinmesinden rahatsızlık duyar. Türkan olmasa ev temizlenmeyecek, yemek yapılmayacak, çamaşır, bulaşık yıkanmayacak, babasıyla ilgilenecek birisini bulamayacak olsa da akşamları eve gelip televizyon izlediği ve bozuk arabayı tamir etmeye çalıştığı anlardaki görece rahatlık Kenan için zaten olması gereken bir durumu temsil eder, bu tekdüzeliğin hep devam edeceğine inanır ve Türkan olmasa işlerin daha iyi olacağını düşünür.

Herkese belirli bir uzaklıkta kalabildiği surece kendisini daha güvende hisseden ve yaşamının dışına çizdiği çizgiler ihlal edilirse güvenliğinin tehlikeye gireceğini düşünen Kenan başkalarıyla arasındaki uzaklığı koruyamazsa paniğe kapılır çünkü gerçek hayatla, gerçek insanlarla, gerçek sorunlarla başa çıkabilecek ve iletişim kurabilecek hiçbir yönteme sahip değildir. Kenan diğer insanlarla yakın bir ilişkiye girse kurduğu hayatın alt-üst olabileceğinden korkar. İş arkadaşlarından, akrabalarından, komşularından hatta Türkan’dan kaçışı bundandır. Adım adım oluşturduğu düzende en küçük bir boşluk oluşmaması için kaçışını sürdürür. Rahat etmek, mutlu olmak değil güvenli olmak daha önemlidir. Bu güvenlikten anladığı ise kendisinden izin almadan –kimseye izin vermeyecektir- hayatına hiçbir müdahalede bulunulmamasıdır. Türkan’ın odasına girmesine aşırı tepki vermesi –Türkan Kenan’ın evde olmadığı zamanlarda odasına girme olasılığı olmasına karşın bunu gözleriyle görmedikçe ve düzenini değiştirmedikçe girmediğini düşünmek Kenan’ı rahatlatmaktadır çünkü odasına girildiğine dair hiçbir “kanıt” yoksa sorun yoktur ve bu durum da odasına girilmemiş olmakla eşdeğerdir. Nasıl birbirinden farklı biçimde ifade edilen ama etkileri veya sonuçları bakımından ayırt edilemeyen iki inancın birbirinden farklı olduğu söylenemezse, bu durum da öyledir. Türkan’ın, odasına girdiğini söylemesi karşısında sert tepki vermesi bu açıdan görülmelidir.

Filmin hemen başında Kenan’ın henüz küçükken annesinin öldüğünü öğreniriz. İş arkadaşlarıyla konuşmayan, onlarla gezmeye, eğlenmeye, halı saha maçlarına gitmeyen, gişeden geçen ve kendisiyle sohbet etmeye çalışan insanlara ters davranan, babası ile soğuk bir ilişki içerisinde iken gördüğümüz Kenan’ın annesinin ölümünün hayatında bir şeyleri değiştirmiş olduğu seyirciye aktarılır. Yönetmen böylece annenin, baba ve oğul arasında paylaşılamamasından kaynaklanan klasik teze yaslanmayı tercih eder. Normal hiçbir insanın Kenan gibi davranmayacağını, seyircinin bu işte bir tuhaflık algılayacağını ve karakterin inandırıcılığının azalacağını bilen yönetmen annenin ölümünü göstererek seyircinin bu dönüm noktasına tanıklık ederek bu durumu onaylamasını ister ve bunu başarır da. Kenan’ın annesinin ölümüyle birlikte babasına, akrabalarına, arkadaşlarına, çevresine kısaca hayata küstüğünü düşünebiliriz. Babanın Kenan’ın içine düştüğü bu durumun bütün sorumluluğunu tamamen oğluna yüklemesi ve değişen davranışlarının olumsuz etkisi nevrozun ilk adımı olmuştur. Annenin yaşadığı geçmiş günlerde Kenan, yanında babası olduğu halde mutlu gözükmekte hatta babasını taklit etmeye çalışmaktadır. Ne var ki annenin ölümüyle işler değişmiş ve daha da kötüye gitmiştir. Kenan’ın, annesinin ölümünden dolayı suçladığı babasının eşinin hatıralarını unutmamak için taşınmayarak aynı evde oturmayı sürdürmesi “annenin” paylaşılamamasından dolayıdır. Ayrı bir eve çıksalar ve Kenan babasının annesini unutmasını sadece kendi aklında kalmasını, hatıraların sadece kendisine kalmasını sağlasa daha mutlu olacaktır. “Evi değiştirelim” demesi aslında babanın unutmasını sağlayacağından Kenan için daha fazla ve tek başına hatırlamak anlamına gelecektir. Önemli olan şey babanın ortadan kaldırılmasıdır. Yerde yatan ve yardım etmediği için ölen babasının koltuğuna oturması bu açıdan anlamlıdır. Geza Röheim’in ‘’İlkel Savaş Psikolojisi’’ çalışmasında ortaya koyduğu gibi baba ilk düşmandır, her düşman babanın simgesidir ve ‘’öldürülen her şey baba olur.’’

Gişe Memuru005

Sık sık yorgunluk nöbetleri yaşayan, sabahları kalkamayan, kendi kendine konuşan, hayallere dalıp giden Kenan’ın “devletin gülen yüzü” olan yoğun bir gişede çalışamayacağını söyleyen müdür Kenan’ı daha pasif bir göreve gönderir. Böyle bir karar karşısında Kenan ya müdürün haklı olduğunu düşünerek verilen kararı benimseyebilir ya da kendisine haksızlık edildiğini düşünerek karşı çıkabilirdi. Sağlıklı bir insan için her iki tepki de tutarlı olabilecekken Kenan bunlardan hiçbirini yapmaz ve derin bir yara aldığına inanmasına karşın mücadele etmez. Hakkını aramak için tutarlı bir tepki gösterememesi ve bundan dolayı hem kendisine hem de kendisini bu duruma düşüren müdüre kızgınlık duyması nevrotik kişiliğinin belirtisidir. Normal çatışma, bireyin tutarlı bulduğu iki olasılık arasındaki evet veya hayır olarak özetlenebilecek bir seçimle ve zor da olsa bir vazgeçmeyle ilgiliyken Kenan bir karara varamayarak çatışmaların girdabında sürüklenmektedir.

İşini düzgün yapmasından ve titizliğinden dolayı adının “kırtasiyeciye” çıkmasına karşın kendini savunmasına fırsat verilmediğine ve kendisine haksızlık edildiğine inanan Kenan pısırıklığından dolayı karşı çıkamaz. Bu tutum aslında tam olarak pısırıklık olarak nitelendirmek hatalı olabilir. Tepki gösterse de hiçbir şeyin değişmeyeceğine olan inancı Kenan’ı bu yola itmiştir. Mücadele ederek değil kaçarak yaşadığı için ne müdürüne, ne iş arkadaşlarına ne de babasına karşı çıkmayı, itiraz etmeyi gereksiz görür. Kendisi bir karar verdiği zaman hiç kimseyi dinlemediği, kararını değiştirmediği ve insanlarla diyalogu olmadığı için herkesin aynı şekilde davranacağını düşünmektedir.

Daha sakin bir yerde çalışırsa kendini toplayacağını düşünen Kenan aslında günde en fazla birkaç aracın gittiği bir yere gitmemiş, insanlardan ruhsal uzaklaşmasını fiziksel alana da taşımıştır diyebiliriz. Bu zihninde yarattığı bir durumdur. Gerçekten gitmiş olsa da değişen bir şey olmayacaktır. Kenan’ın sürgün gittiği gişede yaşadıklarının bir hayal ürünü olduğunu iddia edebilir ve buradan hareketle karşılaştığı her insanı da, kendi görüşüne göre yorumladığı söylenebilir. Gişeden geçenler, iş arkadaşları, babası, komşusu gibi hemen herkes Kenan’ın gözünden seyirciye aktarılır. Seyirci gişeden geçen insanların bazılarının konuşmasına, tavır ve davranışlarına tanıklık eder ve birbirinden ilginç karakterlerle karşılaşır. Annesinin ölümünden babasını suçlaması hatta annesini “öldürdüğü” gibi kendisini de öldüreceğini düşünmesi ve kendini sevdiğine inanmadığı babasının hareketlerinin ikiyüzlü olduğunu düşünmesi Kenan’ın nevrozunun başlangıcını oluşturmuştur. Babasının ve çevresindeki herkesin ikiyüzlü davrandığını, davranışlarının sahte olduğunu, kendisine dürüst davranılmadığını düşünerek bir çocukluk geçirmiş, insanların kendisiyle alay etmek, küçük düşürmek ve arkasından gizli gizli gülmek için böyle davranışlar sergilediklerini düşünerek büyümüş ve büyüdükçe de insanlardan uzaklaşma yolunu seçmiştir. Karşılaştığı her olayı kendi kurulu düzeninin diliyle yorumlayan ve herkesin davranışının ikiyüzlü olduğunu düşünen Kenan’ın geliştirdiği tutum yavaş yavaş kişiliğini ele geçirmiş, sadece başkalarına değil kendisine de uzaklaşmış ve yabancılaşmış, nefes alıp veren bir makineye dönüşmüştür.

Bir an gişeye gönderildiği için mutlu olur, bir an kendisine haksızlık edildiğini düşünür. Bir an gişenin kendisine sağlayacağı rahat edeceğini hayal eder, bir an söylendiği kadar rahatsa diğerlerinin niçin oraya gitmek için çaba göstermediği düşünür. Bir an gişeye kendi iyiliği için gönderildiğini düşünürken, bir an herkesin arkasından güldüğünü düşünür. Böylece karşılaştığı her önemsiz başarısızlık, her basit eleştirel söz, her imalı bakış, kaygılanmasına, duygularının değişmesine, korkmasına ve hayattan nefret etmesine yol açar.

Annesini geri getiremeyeceğini bildiği için mutlu günlerden kalan beyaz arabayı onarmak ister ancak onarmak için uğraştığı bu arabanın aynısını kullanan bir kadın, hayatındaki savunma duvarında ilk gedikleri açmaya başlar. Bu Kenan için geri dönülemeyecek bir şekilde yıkıcıdır çünkü böyle bir anı hayal etse de, buna hazırlıklı değildir ve kaçabileceği bir yer yoktur. Babam öldü, artık gidebiliriz demesiyle birlikte gerçek hayatla yüz yüze gelir. Babanın ölümü tüm fantezilerini yok etmiştir. Kenan’ın en büyük arzusu beceriksiz olmadığını babasına ispatlamaktır. Hep öyle hayal etmiştir. Ancak baba olmayınca beyaz araba da, beceri de, evleneceği güzel kız da değersiz hale gelir, hayalleri parçalanır ve delirir.

Görünüşteki katılığına karşın koruyucu yapı oldukça kırılgandır ve kendi başına yeni yeni korkular yaratır. Bu yapının dengesinin bozulacağı, her şeyin daha kötüye gideceği, kurduğu yapı bozulursa yenisini inşa edecek zaman ve gücü bulamayacağı, o ana kadar kendisine kötülük yapamayan, alay edemeyen, aldatamayan, kandıramayan insanların hepsinin birden harekete geçecek olması korkusu ve bununla baş edemeyeceğini düşünmesi delirmesine yol açar.

Günümüzden üç bin yılda önce Hesiodos, insan ırkının yaratılmış en kötü ırk olduğunu, bu ırkın arasında yaşıyor olmasının kendisi için talihsizlik olduğunu söylemiştir. Oysa en fazla 40-50 yıl önce bile bu topraklarda insanların evlerinin kapılarını kapatmadığı, akraba ve komşularla birlikte vakit geçirildiği, zor durumdakilere yardım edildiği anlatılıp her şeyin kötüye gittiği, bozulduğu, yozlaştığı söylenirken 3.000 yıl öncesinin değil elli yıl öncesinin “saflığını” ve bozulmamışlığını aramaya çalışan insan sürekli bir bozulma içindeyse bozulmamış halini düşünmenin ve yeryüzünde nasıl bir “insanlığın” var olduğunu tahmin edebilmenin hayli güç olduğunu söylemeliyim. Bu açıdan bakıldığında burjuva düşünürlerinin insanı “doğa durumunda” vahşi, bencil, kötü olarak görmeleri kendi hastalıklı zihinlerinin dışavurumundan başka bir şey değildir demek zorundayım.

“Beşinci soy Hesiodos’un kendi soyudur. Dövünür bu soydan olduğuna, bu belalı çağda yaşadığına. Hali tanımlarken geleceği de öngörür ve kötülüklerin daha da çoğalıp erdemlerin alt edileceğini, ne kadar suç ve günah varsa hepsinin yeryüzüne yerleşeceğini, bu yüzden ar, namus ve cezayı simgeleyen ilahi varlıkların bile dünyadan ayrılacaklarını bildirir.” (Azra Erhat, Hesiodos Eseri ve Kaynakları)

“Bundan sonra gelen beşinci insanlar arasında

Olmasaydım, ya önce ölseydim yahut geç doğsaydım

Şimdiki soy demirdendir; ne gündüzleri

Dinlendikleri var zahmet ve acıdan ne geceleri,

Soysuzlar; ezici kaygılar verecek tanrılar.

Ne baba çocuklara uyacak ne de çocuklar babaya

Ne konuk ev sahibini, arkadaş arkadaşı

Ne de kardeş sevecek kardeşi, eskisi gibi.

Çok geçmeden saymayacaklar yaşlı ana babalarını,

Hakaret edecekler onlara ağır sözler söyleyerek

Saygı kalkacak; kötü kişi iyiye zarar verecek

Eğri sözlerle, doğru olduğuna da and içecek.” (Hesiodos, İşler ve Günler)

“Herkes yaşamını hızlı bir gidişe kaptırmış, her şeyi gelecekten bekleyerek, şimdiki zamandan hoşnutsuzluk duyarak acı çekiyor.’’ diyor Seneca. Geleceğin barışçıl olacağını düşleyerek, zamanımızı dolduruyoruz, parmağımızı bile kıpırdatmadan, tıpkı bizden öncekiler gibi ve bizden sonrakilere de örnek oluşturacak bir biçimde ancak insan silkinip kendine gelmezse, doğa başta olmak üzere her şey kısa zamanda yok olmaktan kurtulamayacaktır.

Yönetmen Tolga Karaçelik, bir konuşmasında “Kutu kutu yaşadığımız hayatımızda makineleşiyoruz ve içgüdülerimizi öldürüyoruz. İnsanlığımızdan bir şekilde feragat ediyoruz. Yanında OGS var ve onunla aynı işi yapıyor. Ne anlamı var, o işi iyi yapmaya çalışmanın” demiştir. Bu açıdan bakıldığında filmde kapitalizm karşıtlığı göze çarpsa da, daha çok post-modernist bir eleştiri gördüğümü söylemeliyim. Filmin başından beri dünyaya düşmesi olası bir meteor hakkında konuşuluyor. Bilim insanlarının gayet bayağı ve lakayt biçimde dünyaya çarpma ihtimali olan meteordan bahsetmesi pozitivizm eleştirisi sayılabilir. Postmodernizmin peygamberi olarak nitelenen ve modern düşünürleri, ilkeler, kodlar getirmeye çalıştıkları hatta dayattıkları için suçlayan Bauman’a göre, modern düşünürler, her şeyi kapsayan birleştirici bir etik -yani insanların öğrenebilecekleri ve itaat etmeye zorlanabilecekleri tutarlı bir ahlak kuralları bütünü- oluşturmaya ve dayatmaya çalışmışlardır. Kilisenin tükenmiş ya da etkisiz kalmış olan ahlaksal gözetiminin bıraktığı boşluğun, bir dizi rasyonel kuralla doldurulabileceğine ve doldurulması gerektiğine; inancın artık yapamadığını aklın yapabileceğine; insanların tutkularını bastırırlarsa, karşılıklı ilişkilerini daha iyi düzenleyebileceklerine inanmışlar, rasyonel insanların benimseyeceği ve boyun eğeceği bir ahlak kodu oluşturmak için durmaksızın çabalamışlar, insanların bir arada yaşamalarını rasyonel bir şekilde düzenleme arayışından da hiç vazgeçmemişlerdir. Ancak “modernizm dini” çatışmaları çözememiş hatta iyice artmasına sebep olmuşlardır. Bu konuda şöyle bir hikâyeyle devam etmek istiyorum.

Gişe Memuru003

Kral Suddhodana, oğlunun, kâhinlerin haber verdikleri gibi dinsel yaşamı seçmesini önlemek ve onu yaşamın acılarından korumak için elinden geleni yapmaya karar verir. Oğluna yaptırdığı onlarca sarayı arasında altın yaldızlı arabasıyla gidip gelen, çevresi genç ve güzel hizmetkârlarla çevrili, şenlikler ve eğlencelerden başını kaldıramayan Prens Gotama bir insanın dünyadan bekleyebileceği her şeye fazlasıyla sahipmiş.

Bir gün bir eğlenceye giderken yolda karşısına önce eli ayağı tutmaz iki büklüm bir ihtiyar, sonra hastalıktan erimiş bitmiş bir adam, sonra da yakılacağı yere götürülen bir ölü çıkmış. En sonunda da sakinliğiyle saygı uyandıran bir dervişe rastlamış. İlk üç görünüm yaşamın ihtiyarlık, hastalık ve ölüm gibi kaçınılması mümkün olmayan üç yanını sergilerken, dördüncüsü acıyla başa çıkmanın yolunu göstermiş. Kral Suddhodana oğlunun isteğini duyunca gözü yaşlarla dolmuş ve “bu isteğinden seni vazgeçirmek için ne istersen vereyim, canımı mı istersin, sarayımı mı, yoksa krallığımı mı?” demiş. Oğlunun “Sizden üç şey istiyorum. Tenimdeki gençliğin tazeliği hiç solmasın, ihtiyarlık beni etkilemesin, hastalık her zaman benden uzak kalsın ve ölüm hiç bir zaman beni bulmasın” sözlerine karşılık veremeyerek sessizce boynunu eğmiş. Böylece hayatın geçiciliğini ve bunların peşinde koşmanın acıdan kurtulmaya yetmeyeceğini anlayarak derviş olmayan karar veren Prens Gotama ruhsal olarak ölür ve Buda olarak yeniden doğar.

Kenan ile aynı koşullar altında çalışan ancak gündelik yaşama alışan diğer iş arkadaşları, gişeden geçenler, çevresinde gördüğü insanlar herhangi bir arayış içerisinde değillerdir, hayatı sorgulamak akıllarına gelmez. Hastalık herkesi bulacak, ihtiyarlık herkesin belini bükecek ve ölüm herkesin kapısını çalacaktır. Doğmuş olan hiçbir insan bunlardan kurtulamayacağına göre herkesin kendini sorgulamasına gerek duyulduğu fikrine varırız. Sokrat, sorgulanmamış hayatın yaşanmaya değmeyeceğini söylemiştir. Sıkış tepiş otobüslerde yolculuk yapan, sağlıklı yemek yemekten uzak, hormonlu, tarım ilaçlı sebze meyveye muhtaç bırakılmış, sinemaya, konsere, tatile gidemeyen, ihtiyacı olanları alamayan, kitap okumayan, sevmediği işlerde çalışan, sevmediği kişilere boyun eğen, sevmediği evlerde oturan insanları “acı içinde” olduğunu unutturmanın yolu TV, futbol, magazin, cinsellik ile olmaktadır.

Kapitalist düzende toplumsal ilişkiler artık bireyler arasındaki basit ilişkiler olarak görülemez çünkü bireyler arasındaki ilişki, sürekli çatışan bireyler arasındaki sömürü ilişkileri biçimine dönüşmüştür. Sermaye ve piyasa düzeni daha önceki dayanışmacı toplum biçimlerinin tersine, kar sağlayamayan işi, kazancı, evi ve kimliği olmayan dışlanmış insanlar kitlesi yaratır.

Kapitalizm kendilerine düşünür diyenlerin hiç utanmadan belirttikleri gibi, insanlar arasındaki savaş durumunu meşru hale getirir. İnsanları böyle olduğuna inandırır. Böylece, tarihin belli dönemine ait kategorilere ve kurumlara geçici olmak yerine mutlakmış, ebedi ve ezeliymiş gibi bakılır. Kenan’ın geçmişe ve annesine duyduğu özlem, onu başarısız ve beceriksiz gören nefret ettiği babasından ve ondan gelen her şeyden nefret etmesine yol açmıştır. Kapitalizm her şeyi yok ederek insanları çaresiz bırakır, böler ve parçalar. Dört duvar arasında yaşayan ve ölen aynı şeyi düşünen milyonların sesinin çıkmaması başka nasıl izah edilebilir.

Sömürünün, yabancılaşmanın ve toplumun parçalanmasının geldiği son noktayı ifade eden ve bencilliği esas alan kapitalizm, sattığı “metanın” kaynağının doğa olduğunu, insan emeği ile meydana geldiğini, tükettikçe insanın kendine yabancılaşacağını ve bunun sonucunda da toplumun parçalanarak bozulacağını gizlemek zorundadır. Kültür endüstrisi ürünlerinin de yardımıyla bencilliğin toplumu parçalandığı gizlenirken, sömürülenler başta olmak üzere herkesin “tüketmek benim hakkım, bu yaşam tarzı benim hakkım” diyerek “burjuva” değerlerini benimsemesi sağlanır. Toplum yok olurken kişiyi değersiz ve yetersiz hissettiren kapitalizm, çaresiz, ümitsiz ve ezilen insanların kibar olmamalarını en büyük kusurları saymakta, “lütfen” demeyi unutanları asla affetmemektedir. Ülkemiz burjuvazisinin de, gelir adaletsizliği, yolsuzluk ve cehaletten değil de “yemek masasına dirseğini dayayanlardan” rahatsız olduğunu bilmek, bu açıdan anlamlıdır.

Kendi yaşadığı “hayat tarzını” ve baktığı pencereyi dünyanın merkezine koyan, annelerinden başka kimselerin sevmediği, annelerinden başka kimselerin değer vermediği ve annelerinden başka kimselerin güvenmediği büyük bir çoğunluk bu boşluğu sanal dünyada doldurmaya çalışıyor. Karşısındakini anlamaktan uzak, okumayan, araştırmayan, sorgulamayan bu kitle her geçen gün büyüyor ve “aykırı” bir şeyler söylemek adına bütün değerleri yok sayıyor.

Bu grubun karşısında ise, kendini Amsterdamlı zanneden, ayılıp da bu topraklarda doğduğunu fark edince büyük travmalar ve pişmanlıklar içerisinde ömür tüketen, bu yüzden kendilerini “kaybeden” olarak nitelemekten utanmayan, beyni alkol ve uyuşturucudan pelteleşmiş, atalarına, geçmişine düşman, gazetelerde, dergilerde ve televizyonlarda sahip olduğu tek şey olan cinsel organını pazarlamaktan çekinmeyen arsızlar güruhu için bu atanın yok olması hiç mühim bir mesele değildir. Pek çoğunun çifte vatandaşlığı veya kaçıp gidebileceği “beach” evleri vardır ancak hiçbir şey bulamazlarsa İskandinav ülkelerine kapak atabileceklerini düşünürler. Yeni inşa edilen ve her birine yabancı özentiliğinden
-amsterdam sendromu diyebiliriz- kaynaklanan yabancı isimler verilen, yüksek duvarlar ve güvenlik görevlilerince çevrili, toplumdan kopuk, komşuluk ilişkilerinden uzak, Batı’da yaşayamayanlar için Batı’yı bu topraklara getiren “rezidans”lar yeni yaşam tarzlarının oluşturulduğu yerler haline gelmektedir. Toplum bu iki grup arasındaki büyük bir çatışma sahnesine dönüşmüş durumdadır. Nihayetinde filmde de anlatıldığı gibi toplumsal bir delilik haline varılması işten bile değildir.

“Nevrotik birey, bir yandan parçalanma korkusu, öte yandan bir bütün olarak işlevlerini sürdürme zorunluluğu yüzünden çatışmalarını çözmek için sonu gelmeyen umutsuz cabalar ortaya koyar. Bu yolla bir tur yapay bir denge yaratmayı başarabilse de, düzenli olarak yeni yeni çatışmalar baş gösterir ve bunları ortadan kaldırmak için de sürekli olarak yeni yeni ve daha ileri çarelere ihtiyaç duyulur. Bu birlik sağlama mücadelesindeki her adım, nevrotik kişiyi daha düşmanca, daha çaresiz, daha çok korkulu, kendinden ve başkalarından daha çok yabancılaşmış bir duruma sokar ve sonuçta çatışmalardan sorumlu olan güçler giderek daha da şiddetlenir ve nevrotik, sonunda umutsuzluğa kapılır.” (Karen Horney, Ruhsal Bunalımlarımız)

Kenan’ın kalkması, kendine gelmesi ve içinde olmak istemediği yaşamı zoraki sürdürmeye çalışması çok ağır bir yük haline gelmiş ve durumunu düzeltecek koşulları en azından zihninde “tasarlamaya” kendini kaptırmıştır. Annesi ölmeseydi, babası kendisine dürüst davransaydı, daha iyi okullarda okusaydı, daha iyi bir işi olsaydı, güzel bir kızla evlenseydi, beyaz arabayı tamir edebilseydi, çok parası olsaydı, işe yakın daha başka bir eve taşınsaydı gibi içinde birçok değişkenin olduğu farklı yaşam biçimleri tasarlar ve her şeyin çok güzel olacağını hayal eder. Kenan iyi bir dünya umar ama kaçınılmaz olarak kendini ve kendi nevrozunu tasarladığı her yeni ortama taşır. Fantezilerinde onarmaya çalıştığı beyaz arabayı kullanan ve kendisini anlayabilen kadını hayal etmesine karşın onu da nevrotik yaşantısına dâhil eder ve babası ölmesine karşın yine de mutlu olmayı başaramaz.

Türk sinemasının iddiasız başyapıtlarından biri olarak nitelendirilebilecek Gişe Memuru, Kenan karakteri üzerinden başarıyla toplum eleştirisi yapıyor. Ne var ki gösterimde kaldığı süre boyunca yirmi bin civarında seyirci bulabiliyor. Son dönem Türk sinemasının bir diğer yüzakı sayılabilecek filmi Zerre ise bu sayının yanına bile yaklaşamıyor. Sömürenler bile sömürünün büyüklüğü karşısında dehşete düşüp kendilerine çeki düzen vermeye, zulmü eleştirmeye başlamışken seyircinin bu gamsızlığını nasıl izah edebiliriz, bilemiyorum. Kendini tekrar etmekten usanmayan, halkının dertlerine parmak basmaktan korkan, komedideki seviyeyi her geçen gün aşağılara çeken ve osuruklar arasına herkesin kabul edebileceği birkaç eleştiri sözünü sıkıştıran ve suya sabuna dokunmayan filmler hasılat rekoru kırarken, söyleyecek bir şeyi olan filmlerin yalnızlığa mahkûm edilmesi acı vericidir.

Öteki Sinema için yazan: Salim OLCAY – [email protected]

Gişe Memuru üzerinden Tolga Karaçelik ile bir röportaj

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir