Gitmek: Benim Marlon ve Brandom (2008)

gitmek benim marlonGitmek… Kimileri için çok zor, kimileri içinse bir tutkudur. Bazen sevdiklerimize kavuşmak için çıkarız yola, bazense her şeyden kaçmak için. Gitmek: Benim Marlon ve Brandom ise gitmeyi, harekete geçmeyi her yönüyle ele alan bir film. Bir yandan savaşı, savaşın getirdiklerini hatta insanlığı tüm çarpıcılığıyla ele alırken, bir yandan da aşkın ne denli fedakârlık isteyen bir süreç olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Verdiği ince nüanslarla da gerçekçiliğini her dakika diri tutan, sadece anlattığı dönemin değil her dönemin hikâyesi olan bir film. İlk uzun metrajına imza atan Hüseyin Karabey’in yönetmenlik koltuğunda oturduğu filmin başrolünde yer alan Ayça Damgacı ise performansıyla dikkat çekmeyi başarıyor.

                                                                                                           Öteki Sinema için yazan: Polat Öziş

Irak’ta bir film setinde tanışan Ayça (Ayça Damgacı) ve Hama Ali (Hama Ali Khan), çekimler bittiğinde kendi yollarına gitmek durumunda kalırlar. Ancak film setinde aralarında oluşan bağ, git gide daha da kuvvetlenir. Tam bu zamanlarda Amerika’nın Irak’ı işgal etmesi, o coğrafyada yaşayan tüm insanlar gibi bu iki aşığı da bir bilinmezliğin içine sürükler. Herkes savaştan kaçmak için çabalarken, Ayça için tek bir çare kalmıştır. Sevdiği adama kavuşmak için kendini daha büyük bir savaşın içine atmak. İstanbul, Diyarbakır, Kuzey Irak, İran hattında büyüyen hikâyede Ayça kendini, beklediğinden daha zor bir yolculuğun içinde bulur. Bir yandan benzer coğrafyalardan farklı insan manzaralarına, savaş kalıntılarına şahit olurken, bir yandan da aşkına her zamandan daha fazla sahip çıkmak zorundadır. Onun bu yolculuğu bambaşka hayatlara tanık olmamızın dışında, aşkın ne denli büyük bir gücü olduğunu da apaçık şekilde gözler önüne serecektir.

Savaşlar… Tarih boyunca insanlığı en çok yaralayan olgu olmuştur. Maalesef olmaya da devam ediyor. Ancak tarih sayfalarını açıp baktığımız zaman, olayların mekân ve zaman değiştirerek aynı şekilde önümüze geldiğini görüyoruz. Üst tabakada çıkar için savaşan burjuva sınıfı, alt kesimde ezilen, sömürülen ve hayatları tepetaklak olan halk. Gitmek: Benim Marlon ve Brandom ise Türkiye’nin hala yaşamakta olduğu, yakın geçmişte de sıkça yaşadığı sıcak savaşın ortasında kalma durumunu, daha başka bir değişle “jeopolitik önemini” incelikle işliyor. Ayça’nın sevdiğine ulaşmak için her şeyi göze alarak çıktığı bu macera, ülkemizin bir gerçeğini tekrardan tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Mülteci sorunu. Onun Kuzey Irak’a gitmek çıktığı macerada karşılaştığı ilk adam Sah Havan (Volga Sorgu) olur. Sah Havan’ın dünyası ise Ayça’ya kıyasla daha ete kemiğe bürünmüş acılarla örülüdür. Ailesini Kuzey Irak’ta bırakmış, onlara daha iyi bir yaşam sağlayabilmek için ilk adımda kendisini o cehennemden kurtarmış, Avrupa’ya çıkmadan önce de ilk adım olarak da kendini İstanbul’a atmıştır. Peki ya yaşadığı koşullar? Gördüğü muamele? Hepsi insanlıktan o kadar öte ki. Savaştan kaçıp, daha büyük bir savaşın ortasında kalmak gibi. Aynı Ayça’nın İstanbul’u daha büyük bir savaş olarak betimlemesi gibi. Evet, hikâyenin değindiği, anlatmak istediği birçok konu olsa da olayı aslında en basit şekilde bir insanlık hikâyesi olarak tanımlayabiliriz. Bu yüzden film tümüyle bir savaşın ortasında kalma durumu, savaştan sağ çıkabilmenin anlatısı. Sah Havan, Hama Ali, Ayça ve diğerleri. Hepsi kendi savaşlarının ortasında, kendi cehennemlerinden kurtulma peşinde. İşte bu yüzden her daim; savaşlar görünen yüzünü değiştirecek ancak yaşanan gerçekler baki kalmaya devam edecektir.

Peki, Ayça İstanbul’da Hama Ali’nin yolunu gözlemektense neden kendini o cehennemin ortasına atmayı seçiyor? Aslında onun tek bir amacı var; gitmek. Sevdiğine kavuşmaktan öte, sevdiği ile kuracağı yeni hayata bir an önce başlama isteği. Bunun içinde ona kavuşması ne kadar hızlı gerçekleşirse, onu tüketen, bıktıran bu hayattan kurtuluşu daha hızlı gerçekleşecekti. Evet, o âşık bir kadın. Ancak âşık olduğu kadar da yaşadığı hayat yüzünden duvarlar üstüne üstüne gelen bir kadın. Bu yüzden de tek dayanağı olan Hama Ali’ye sıkı sıkıya bağlanmış durumda. Onun fedakârlıklarının çıkış noktası da tam burada filizleniyor. Ancak onun Hama Ali’ye giden yolculuğunun tek sebebini yaşadığı zorluk olarak nitelendirirsek bu âşık kadına haksızlık etmiş oluruz. Ayça, gerçek aşka inanan, tabir-i caizse sevdi mi tam seven bir kadın. Bu yüzden onun aşkı için her şeyi göze alması şaşılacak bir durum olmaktan çıkıyor. Ve aşkın gücünü inandırıcı hale getiriyor. Yine de izlerken, “kim aşkı için bu kadarını göze alır ki” demekten insan kendini alamıyor. İnsanlardan çok silahların konuştuğu bir coğrafyaya gözü kapalı giden bir kadın, fedakârlıktan öte aşkın harekete geçirme gücünü gözler önüne seriyor. Ayça, evde oturup, Hama Ali’nin ona vaat ettiği şekilde İstanbul’a gelişini beklese, kendi içinde aşkı için hiçbir şey yapmamış olacaktı. Belki de aşkına ihanet ettiğini düşünecekti. Ancak o zor günler geçiren sevgilisinin yanına gitmeyi göze alarak en başta aşkını kendisine kanıtlıyordu. Sonrasında ise aşkın üçlü koltukta uzanırken yanındakine elma uzatmaktan daha öte bir kavram olduğunu herkese ispatlıyordu. Gitmek: Benim Marlon ve Brandom bu noktada aşkı sorgulatan, herkesin kendi hayatından dersler çıkarmasını sağlayan bir film. Mutluluk için çabalamanın altın kural olduğunu öğütleyen bir hikâye. Peki, sonucunu bir kenara koyarak tekrar soralım kendimize, Ayça kendini o cehenneme atmak için yola koyulmasa mutluluğa ulaşabilecek miydi? Belki de onu mutlu eden harekete geçme dürtüsüydü.

Filmi değerli kılan unsurların başında ise gerçekçi anlatısı geliyor. Burada da başta yönetmen Hüseyin Karabey’in hakkını vermek gerekiyor. Ayça Damgacı ile birlikte yazdıkları senaryoyu adeta hayattan bir parçaymışçasına işliyor. Bu da hem filmin akışını daha diri tutuyor, hem de anlatmak istediklerini izleyiciye daha kolay aktarıyor. Özellikle herkesin imkânsız gözüyle baktığı gerçek aşk tasviriyle hikâyenin ilgi çekici bir hal aldığını dile getirebiliriz. Evet, aşk şüphesiz sanat eserlerinin en büyük çıkış noktası. Ancak günümüze gelene kadar bu anlatının git gide bayağılaştığı da aşikâr. Gitmek: Benim Marlon ve Brandom ise alışılmışın dışında, klişelerden uzak, özgün bir hikâye. Bu da hem izleyenlerde farklı bir hikâyeye ulaşmanın mutluluğunu ortaya çıkarıyor hem de aşkın fedakârlık halini açık bir şekilde gözler önüne seriyor. Tabi bunu yaparken sadece aşk temasına bağımlı kalmadan, günlük hayatta karşımıza çıkması muhtemel nüanslarla hikâyenin gerçekçiliği destekleniyor. Filmlerimizde pek de görmeye alışık olmadığımız, “Bu kaç para” sorusu birçok yerde tekrar ediliyor. Bu da parayı bir meta olarak kullanabilmesine olanak sağlıyor. Keza, Ayça’nın apartmanındaki her telden çalan komşuları da bir Türkiye gerçeği gibi ortaya çıkıyor. Aynı şekilde tüm doğu bölgesinde ısrarla İbrahim Tatlıses çalınması gibi… Bu gibi küçük gözüken ayrıntılıların filmin bütününe baktığımızda çok fazla işlevsel olduğunu görüyoruz. Bu da senaryonun ne denli ustalıkla yazılmış olduğunun bir kanıtı gibi adeta. En ufak bir ağdalı anlatım bu filmde öylesine göze batabilirdi ki. Ancak yönetmenin bu noktada hem küçük detayları filme ustaca yerleştirmesi, hem de filmin algoritmasını doğru şekilde kurması hikâyeyi daha vurucu bir hale getiriyor. Vaat ettiği gerçek aşktan öte aynı coğrafyada yaşayıp, birbirine hem bu kadar benzeyen hem de bu kadar farklı olan insan grupları da ancak böyle bir anlatıyla resmedilebilirdi.

İmkânsızı, mümkün kılmak için çabalayan Ayça’nın hikâyesi, hem bu coğrafyanın gerçeklerini açık bir şekilde anlatıyor hem de, “sahi aşk neydi” sorusunu bir kez daha akıllara getiriyor. Savaşın sadece kendini etkileyen değil, çevresine ve sonrasına büyük zararlar veren bir süreç olduğu bir kez daha hatırlatan film, şüphesiz birçok farklı konuyu doğru bir şekilde birleştirmesiyle öne çıkıyor. Özellikle Ayça Damgacı’nın filminin tümüne yaydığı doğru oyunculuğu hikâye paralel olarak filmin etkileyiciliğini arttırır düzeyde. Amerika’nın Irak’ı işgali ile tepetaklak olan hayatlara, aşkın fedakârlık haline eğilen Gitmek: Benim Marlon ve Brandom, her dönem diri kalacak bir hikâye olarak sinemamızın en realist yapımlarından biri olarak güncelliğini korumaya devam ediyor…

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir