Hikayeler, Yolculuklar ve Saatler: Gizli Yüz (1991)

1988 yılında Ömer Kavur bir film önerisiyle Orhan Pamuk’a gelir. Pamuk’tan bir senaryo yazmasını ister. Pamuk ise o sıralarda Kara Kitap’ı yazmaktadır. Pek çok şey henüz kafasında taslak halindedir. Senaryo yazımı işi başyapıt (ve sonyapıt) olan Kara Kitap’ın 1990 yılındaki çıkışının sonrasına kalır. Pamuk, Kara Kitap’ın “Karlı Gecenin Aşk Hikayeleri” bölümünde bir pavyon fotoğrafçısının anlattığı kısacık bir öyküden yola çıkar.(1) Zaman zaman Kavur ile birlikte çalışarak ve bazı detayları onunla tartışarak senaryoyu tamamlar.(2)

Fotoğrafçımız (Fikret Kuşkan), bir pavyonda müşterilerin fotoğraflarını çekerek ekmek parası kazanmaktadır. İstanbul’a hukuk okumaya gelmiştir lakin bunu istemeyen babası ile arası açılmış ve maddi destekten mahrum kaldığı için bu işi yapmaya başlamıştır. Yakın bir zamanda babası ile arasının düzeleceğini düşünmektedir.

Bir gün tanımadığı bir adam gelerek onu çok güzel ve gizemli bir kadının (Zuhal Olcay) evine götürür. Kadın ondan pavyonlarda çektiği fotoğrafları ister. Her gün bu fotoğrafları getirmesi karşılığında iyi para teklif eder. Böylece iki sene sürecek bir macera başlar. Gizemli kadın her sabah baktığı o fotoğraflarda birini aramaktadır sanki. Bu arada fotoğraflardaki insanların hayat hikayelerini okumaktadır. Fotoğrafçı ise onu dinlemekte, hayran hayran izlemekte ve sorduğu sorulara cevap vermektedir.

Günün birinde kadın fotoğraflardaki yüzlerden birine takılır, pür dikkat onu inceler ve fotoğrafçıdan bu adamı bulmasını ister. Ona hayatta en çok neyi istediğini sormasını ister. Ve arkasından Ahmet Hamdi Tanpınar’dan atıfsız bir alıntı ile şöyle der:

“Rüyalarında yüzler siliniyor, karışıyor mu? Hatırlıyor, kendisi olabiliyor mu?”(3)

Adam (Rutkay Aziz) Tarlabaşı’nın arka sokaklarından birinde saatçilik yapmaktadır. Fotoğrafçı saatini tamir ettirme bahanesi ile oraya gider. Küçük ve huzurlu bir dükkanı vardır saatçinin. Görmüş geçirmiş bir adamdır hem de işinin ehlidir. Hayatta en çok ne istediği sorulduğunda saatleri anlatmak istediğini söyler saatçi. “Mekanizmaların inceliğini, yayların korkunçluğunu, çarkların karanlığını…”

Saatçinin bir kaç fotoğrafını çekerek kadına götürür. Kadın, saatçiyi hemen görmek ister. Saatçi dükkanının bulunduğu sokakta biraz uzakta durarak dükkanı gözlemeye başlarlar önce. Kadın heyecanlıdır, çokça da endişelidir Az sonra saatçi dükkanı kapatıp gider. Arabayla peşinden giderler ve ara sokakların birinde onu kaybederler. Kadın ağlamaklıdır, babasını kaybettiği anları tekrar yaşamaktadır adeta. Az sonra Fotoğrafçıdan su ister kadın. Ve o su almaya gidince onu beklemeden basar gider kadın. Fotoğrafçı bir kaç gün sonra kadının evine gider. Kadın 20 yıldır kaldığı evi boşaltıp gitmiştir.  Boş evin döşemelerine fotoğraflar atılıdır. Kadının rüyalarından uyanınca tek hatırladığı şey olan bir lamba, bir ütü ve bir ayna kalmıştır geriye. Onu da eskiciler alır götürür. Saatçiyi arar. O da dükkanı kapatıp sırra kadem basmıştır.

Birkaç gün sonra Fotoğrafçı’nın babası ölür. Mecburen memleketine dönmek zorunda kalır. Cenaze toprağa verilir. Aslında kimse üzülmemiş gibidir, herkes ölene karşı biraz kinlidir. Cenazeden sonra annesi fotoğrafçıdan burada kalmasını ve mandıra işlerinde ağabeyine yardım etmesini ister. Mandırada ağabeyi ona babasının bir başka kadınla ilişkisinin olduğunu söyler. Sonra da babasından kalan yadigarlardan birini seçmesini söyler. Fotoğrafçı köstekli cep saatini seçer.

Babasının ilişkisinin olduğu kadın öğretmendir. İşin tuhaf yanı ise annesi (Sevda Ferdağ) ile babasının yasak aşkının giyimleri dışında  tıpa tıp aynı kadınlar olmasıdır. Cenazeden sonra  annesi fotoğrafçıya akrabalarından arazi satın almak üzere 37 altın teslim eder. Fotoğrafçı İstanbul’daki akrabalarına giderek arsayı satın alacaktır.

Altın kesesini alarak yola koyulur fotoğrafçı. Otobüs mola verdiğinde yakındaki kahvehanelerin birinde onu bırakıp giden Gizemli Kadın’ı görür aynada. Ayna ise videodaki görüntüyü yansıtmaktadır. Oturur, videoyu izlemeye koyulur. Otobüsün kalkma saati gelir umursamaz. Otobüsün ısrarlı korna çalışlarına kulak asmaz ve orada kalır. Kaset bitip de sahibi alıp götürürken adama bu kaseti nereden bulduğunu sorar. O da kasetin emanet olduğunu ve kasabadaki birisine ait olduğunu söyler. Adamla birlikte kasabaya, Garipler Şehri’ne gider fotoğrafçı. Kasetin sahibini (Savaş Yurttaş) bulur. O da bir saatçidir. Fotoğrafçı kaseti satın almak ister. Fakat kasaba saatçisi satmak istemez. Rüyasında gördüğü gizemli bir kadın vardır. Daha sonra gerçek hayatta dükkanına gelip ondan bir saati onarmasını istemiş ve bir tomar para ile birlikte bu kaseti bırakmıştır. Saatçi o günden beri ne saati tamir edebilmiş ne de kasette anlatılanları anlayabilmiştir. Kadın bir ay sonra geleceğini söylemiştir. Bu yüzden saatçi kaseti vermek istememektedir. Biraz pazarlıktan sonra adam kaseti 9 altın karşılığında fotoğrafçıya satmaya razı olur.

Fotoğrafçı, saatçi ile aynı sokakta olan bir otelde kalıp kadını beklemeye karar verir.

Günlerini kaseti izleyip gazetelerden fotoğraflar kesip yüzlerinden anlam çıkarmaya çalışarak geçirir. Akşamları saatçi ve tuhaf arkadaşları ile kumar oynarlar. fotoğrafçı günden güne daha derbeder bir hale gelmektedir. Günün birinde, tam da altınları tükenmek üzereyken kadın çıkar gelir. Saati iyi onaramayan kasaba saatçisini paylar. Kasaba saatçisi, kadına onu bekleyen fotoğrafçıdan bahseder. Kadın otele doğru yönelir. Odasının camından kadını gören fotoğrafçı camı kırar. Kadın ürker, alelacele arabasına atlayarak gitmek ister. Saatçi kadına laf anlatmaya çalışır. Çocuk günlerdir onu beklemektedir, perişandır. Ama kadının yanındaki koruma saatçiyi iter. Kadın arabayla uzaklaşır gider. Fotoğrafçı yerde bir şeker ambalajı bulur. ambalajı saatçiyi tartaklayan çam yarması yere atmıştır. Ambalajın üstünde bir saat kulesi resmi ile birlikte Şeyh Galip’in Hüsn-ü Aşk’ından alınmış şu beyit yazılıdır:

“Durma sefer et diyar-ı kalb’e

Can baş ko rehgüzar-ı kalb’e”

(“Durma sefer et kalp ülkesine

Kalbe giden yola canını, başını koy”)

Kadın kasette de saat kulesi olan bir kentte yaşadığından bahsetmektedir. Fotoğrafçı saat kuleli şehre, kalpler şehrine gidip kadını bulmaya karar verir.

Kalpler şehri, hangi sokağına giderseniz gidin bir tepe üzerine kurulmuş saat kulesini görebileceğiniz bir yerdir. Fotoğrafçı huzursuz olur. Çünkü nereye giderse gitsin karşısında kaybettiği kadını görüyor gibidir. Tarlabaşı’ndaki saatçi ve kasaba saatçisinin bulunduğu sokağı andıran bir sokakta önce kadını, sonra saatçiyi görür. Sonra aradan geçen bir kamyon yüzünden onları kaybeder. Bir gün bir sabahçı kahvesinde uyuklarken elinde saatiyle bir kabadayı gelir. Kabadayı (Kemal İnci) ona çay ısmarlar, simit verir. Kabadayı bugün artık ruhu kurtulacaktır. Çünkü kalbini açacaktır. Kabadayıyı gizlice takip eden fotoğrafçı onun bir eve girdiğini görür. Sonra o da gider kapıyı çalar. Kapıyı açan kadının korumasıdır. “Kalbimi açmaya geldim şehirler şehrinden” der. Koruma onu içeri alır. Odalarda bir sürü insan saatleri yanlarında, kendi öykülerini anlatmaktadır. Gizemli kadın ile birlikte ortadan kaybolan saatçi ise onların öykülerinin videoya çekilmesine nezaret etmekte ve boş zamanlarında yandaki bir odada saatleriyle ilgilenmektedir.

Fotoğrafçı bir odada derdini anlatan güleç kabadayıyı görür. Kabadayı onu görünce kırk yıllık dostunu görmüş gibi sevinir. “Biliyordum geleceğini” der ve masaya oturtur onu. “Arkadaş kalbini açacak” “Ama saatin nerede?” Fotoğrafçının aklına baba yadigarı köstekli saat gelir. Çıkarır, masaya koyar. Kabadayı “Yüreğine yakın tut ki yüzün konuşsun” der.

Fotoğrafçı hikayesini anlatmaya başlar. Çok güzel bir kadının onu bir hazinenin peşine saldığını ama, aşık olduğu için bu kadını aramaya başladığını anlatır. Anlatırken kadın duygulu bir yüz ifadesi ile gözükür. Fotoğrafçı onu görür, peşinden gider. “Seni bulacağımı biliyordum” der. Kadınsa kederli: “Ah canım, hiç bir şey bilmiyorsun” Fotoğrafçıdan buradan gitmesini söyler. Fotoğrafçı gitmek istemez ama koruma kapıda görününce oradan ayrılmak zorunda kalır.

Fotoğrafçı büyük bir tutku ile saat kulesine gider, kule bekçisinin odasına girer. Saat mekanizmasını durdurur ve huzurlu bir uyku çeker. Sabah doğru saatin çan sesi ile uyanır uykusundan. Kadın yeniden çalıştırdığı saat mekanizmasının başındadır. Fotoğrafçı, onu unutmak için saati durdurmuş, rahat bir uyku çekmiş ama rüyasında gene kadını görmüştür. Rüyasında ona hikayesinin sonunu anlatacaktır ama rüya yarım kalmıştır. “Rüyamın sonunu anlat bana” der. Kadın ise her şeyi bilmenin kederi içinde cevap verir: “Rüyalar tamamlanmaz ki hiç… Hikayeler tamamlanır”

Fotoğrafçı göz yaşları içinde gene eskisi gibi olmayı diler ondan. O, gene eskisi gibi fotoğraflar getirecek, kadın onları dikkatlice inceleyip yüzlerden okuduğu hayat hikayelerini anlatacak, fotoğrafçı onu hayran hayran izleyecek… Sonra defalarca ilan-ı aşk eder ağlayarak.

Kadın ise ona aradığının kendisi olmadığını, aslında kendisini değil aramayı sevdiğini anlatır ve sonra gider. İhtimal ki bir daha birbirini görmeyeceklerdir.

Fotoğrafçı yolda yürürken bir eskici ile kızına rastlar. Kız kalemini kaybettiği için ağlamakta, eskici de yenisini alacağını söyleyerek onu avutmaya çalışmaktadır. Fotoğrafçıyı gören lafazan eskici (Salih Kalyon) sorar “Söylesene cancağızım hayatta insan her istediğini elde edebilir mi hiç?” Artık daha fazlasını kaybedemeyecek kadar çok şeyi kaybetmiş olan fotoğrafçı yarı kederli, yarı bilgece bir gülümseme ile cevap verir: “Edemez.”

Sonra eskici bir masal anlatır. Ülkenin birinde insanların rüyalarını çalıp bir çuvala dolduran bir hırsız varmış. İnsanlar sabah uyanınca bir eksiklik, bir huzursuzluk hissedermiş ama ne olduğunu bilemezmiş. Bir ermişe akıl danışmaya gitmişler. Ermiş demiş ki: “Madem rüyalarınızı kaybettiniz, bana umutlarınızı anlatın” Ama rüyalarında çalınan şeyleri hatırlayamayanlar umutlarını kuramazmış. Sonra eskici gülerek masalı bitirir: “Neden?… Çünkü rüyaları benim torbada da ondan!” Torbanın içini açar ve içindekileri gösterir: “Bir ayna, bir ütü ve bir lamba!” Fotoğrafçı, eskici ve kızı gülümser.

Hikayeler

Her yüz bir hikayedir. Gizemli kadın yaşanmışlıkları okur fotoğrafçının getirdiği fotoğraflardan. Ve bir gün o yüzlerden birine takılır. Uzun uzun inceler. Onları bırakıp giden veya genç yaşta ölen babasının çizgilerini görür. Tıpkı bir hurufi gibi harfleri okur adamın yüzünden. Hayır, yüz hatlarını değil hikayesini benzetmiştir babasına. Garipler şehrindeyken fotoğrafçı da böyle yapar. Gazeteden yüzler keser, hikayelerini okumaya çalışır. O da gizemli kadına benzeyen bir hikayesi olan yüzleri arar gazete kesiklerinde.

Saatler

Gizemli kadının fotoğraflarına baktığı saatçi yalnızca bir saatçi değil, mekanizmaların gizemini, zamanın felsefesini çözmüş bir adamdır. Hatta modern zamanlarda yaşayan bir “Muvakkit Nuri Efendi”dir.(4) Saatçi şöyle der fotoğrafçıya: “Şimdi kimse saat nedir farkında bile değil.. Belki bunun için insanlar kederli, belki bunun için hikayelerini bile anlatmıyorlar. Akreple yelkovan arasında nasıl bir can vardır hissetmiyorlar bile..” Halbuki  saat akan zamanı birimlere bölüp ölçen bir alet değil, zamanı yekpare bir “şu an” haline getiren, insanları geçmişin korkularından, geleceğin kuruntularından kurtarıp şimdiye döndürerek tüm dünya ile bir eden şeydir. Saat hayattır, nefestir, şu andır!  “Saati yüreğine yakın tut ki yüzün konuşsun”, saati kalbine yakın tut ki, zaman, mekan ve benlikten kaynaklanan tüm ayrımlar eriyip yok olsun, zaten var olmayan  tüm bilmeceler çözülsün!

Yolculuk ve Arayış

Her arayış insanın kendine yaptığı yolculuktur. Tamamlanmamış bir yapboz olarak hayata başlar insan. Sonra yola koyulur. Yolculuğunun nasıl ve hangi istikamete doğru olacağını yapbozun tamamlanmış kısmından çok eksik parçalar belirler. Zira bu parçaları bulmak için yola düşülür hep. Yapbozu tamamlayacağı düşünülen şeye, kayıp parçalara doğru yapılan yolculuk, eksik kısma insanın kendi özünden farklı bir şey ile dolgu yapma, oraya bir protez uydurma çabasıdır. Aranan şey dışarıda hiç bulunamayacaktır, insanın özünde eksik olan kısım asla  doldurulamayacaktır. Yolculuğun/arayışın sebebi hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, aranan şey değil, arayan şeydir! Son sözü Zen üstadı Eihei Dogen (1200-1253) söyler:

“Gerçeği kendi içinde bulamıyorsan başka nerede bulmayı umuyorsun?”

 

 

 

(1) Kara Kitap, Orhan Pamuk, Sf:161-163    İletişim Yayınları

(2) Gizli Yüz, Orhan Pamuk, Sf:7-9    Yapı Kredi Yayınları

(3) Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sf.280   Yapı Kredi Yayınları

“Hiç olmazsa rüyasında biraz kendisi olsa.”

(4) Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sf.34   Yapı Kredi Yayınları

“Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. Bu da gösterir ki zaman ve mekan insanla mevcuttur!”

(5) Diyaloglar “Gizli Yüz” kitabından ve filmden faydalanarak yazılmıştır.

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir