Gökçe Pehlivanoğlu: “Eskiden daha az ama daha nitelikli filmler çıkıyordu”

Gökçe Pehlivanoğlu ile kısa film, fotoğraf, gezmek görmek ve çekmek üzerine keyifli bir söyleşi yaptık. İyi okumalar…

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir

Filmlerini takip eden biri olarak sormak isterim ki sinemaya bakış açını nasıl yorumlarsın?

Sinema dünyayı ve hayatı keşfetmek, yorumlamak için seçtiğim bir araç ise, sinemaya olan bakış açım, tıpkı hayata olan bakış açım gibi, günden güne besleniyor, gelişiyor, değişime uğruyor. Eminim nefes aldığım son güne kadar da bu böyle devam edecektir. Zaman geçtikçe eski filmlerime bakınca, şu anki halimden daha genç Gökçe’yi ve onun o zamanki hayata bakışını görüyorum.

Sinema bence kendini ifade etmek ve hayatı anlamlandırmak için seçilmiş en zor fakat bol oyuncaklı olması dolayısıyla en keyifli yollardan biri. Filmler aracılığı ile insanlığa mesaj verilmesi gerektiğine asla inanmasam da, yaptığımız filmler geleceğe birer mektup gibi. Bu yüzden elbette sinema büyük bir sorumluluk taşıyor. Görsel ve duyusal öğeleri sonuna kadar kullanabilmesi açısından da, hangi topraklardan çıkarsa çıksın, izleyen herkese kendisini hissettirebilen, son derece geçirgen bir yapı sinema.

Son filmin İpler’de diğer filmlerinin masalsı bir bileşkesini gördüm sanki… Masalları sevdiğim için filmi de sevdim. Biraz onun çıkış noktasını anlatabilir misin?

Sanırım kendi yaratabildiğim (belki de oluşturmak kelimesi daha doğru olur) dünyaları daha rahat kontrol edebildiğim için eninde sonunda kendimi masalsı atmosfer, hafif sürreal öyküler yazarken bulabiliyorum. Bu da kendi kontrol çılgınlığımdan geliyor olabilir pek tabii. Gündelik hayatımda da dizginlemeye çalıştığım, hem yorulduğum hem de keyif aldığım bu aksi huy, filmlerime de doğal olarak bir şekilde yansıyor. Öyle ki, her seferinde “ne yapıyorum ben acaba?” diyorum kendime. Bu anlatım dilini gerçekleştirmesi doğal anlatımlara göre daha zor demeyeyim ama kostümünden dekoruna, mekanlarından rengine her şeyiyle tek tek ince ince uğraşmak gerekliliği doğuyor. Daha çok “ıvır zıvır” ve bir o kadar da keyifli.

İpler’in çıkış noktası (lokasyon olarak) tam olarak İstanbul Boğazı’nın tam ortasıdır, (fikir olarak ise) vapurdayken aklıma gelen anlık bir düşüncedir. Eski kısa filmlerimden bu yana değişmeyen temam, kurtulamadığım “arada kalmışlık” derdinin, belki de en bariz sembollerle, masal karakterleri ile öykülendirilmesidir İpler. Hem kendi özelimde, hem ülkemde, hem de doğduğum büyüdüğüm şehir olan İstanbul’da, farkında olmasak da gizliden gizliye hayatı komplike hale getiren durumların başında bence bu “arada kalmışlık” hali geliyor. Bunun üzerine bir de, iki farklı ülkeden ve kültürden iki kişinin bir ilişki kurması acaba nasıl olur diye düşünürken İpler’in öyküsü işte o vapur yolculuğunda çıkıverdi. Hatta filmciyiz ya, derin çatışmaları severiz, bu çifttin geldiği ülkeler geçmişte büyük sıkıntılar yaşamış ülkeler olsun diyip çatışmayı büyüttüm. Yolda olmaları, karavanda yaşamaları, hiç bir yere ait olmadıklarını ve sürekli bu iki ana kara arasında gidip geldiklerini gösteriyor. Bu hayat biçimini seçerken (aynı zamanda kendi hayalim) bunu gerçekleştirmeyi başarmış insanların yaşam tarzlarını inceliyor olduğum için hiç zorlanmadım. Hatta gerçekten doğanın içerisinde ve karavanlarında yaşayan insanların bloglarını takip ettim. Her şey dört dörtlük, rengarenk, pozitif görünüyorken, bir yandan şehri ve tüm sevdiklerini geride bırakıp sıfırdan bir hayat yaratmanın aslında ne kadar acı verici ve zor olduğunu da fark ettim. İşte İpler’in de kırılma noktası bu köken ve köklerden ne kadar kopabildiğimiz sorusu ile filmin ipleri düğümleniyor.

Aslında diğer filmlerinde de farklı çıkış noktası yakaladığını düşünüyorum. Esin kaynakların neler oluyor, kısa film konusu için nasıl çalışıyorsun biraz daha detaylı anlatabilir misin?

Zamanla anlatım dilimin değiştiğini düşünüyordum ki, beni eskiden beri tanıyan ve kurmaca kısa film olarak tam on sene sonra yaptığım İpler’i izleyenlerden görür görmez benim filmin olduğunun anlaşıldığını söyleyenler oldu. Yaptığım işlere dıştan bakamadığımdan dolayı bu yoruma sevinmiştim. Farkındalıksız bir bütünlük var demek ki.

Esin kaynaklarım, zor bir soru ve aslında her sinemacı için aynı olsa gerek, gözlemlediğim her şey, dünya, doğa, kendim, sevgilerim, korkularım, endişelerim ve en önemlisi rüyalarım…

Mesela Zincirleme Film Tamlaması’nda sinema ve beden ilişkisi üzerinden yola çıkıyorsun. Bedensel işlevsel yerine getirilmediğinde sinemanın da gücünü kaybettiğini mi söyleriz, bu kadar içiçe olma halini başka sanat dallarına bağlamak mümkün değil midir?

Zincirleme Film Tamlaması, kısa filmlerini çok sevdiğim Tan Tolga Demirci’nin senaryosudur. O zamanlar psikanalize olan merakım yeni yeni alevleniyordu. Bu filmin senaryosunun en sevdiğim yanı ise Reich’in ‘Bedensel Boşalmanın İşlevi’ kitabından yola çıkıyor olmasıydı. Aslında o zamanlar çok gençtim ve kitabı anlamakta zorlandığımı şu anda itiraf edebilirim. Fakat filmin fikri basitti, cinsel ilişki esnasında yaşanan aşamaların aynılarının film izlerken de yaşanmasını temel alıyordu. Giriş, gelişme, katarsis ve rahatlama aşamaları. Her bir aşamayı birer epizot halinde ve bu epizotların her birinde farklı çiftlerin ilişki aşamalarında görüyorduk. Yakın döneme doğru geldikçe bu yapının bozulduğunu, bazen tamamen tersine çevrildiğini görüyoruz. Bazı yönetmenler tarafından bu klasik yapılar ve kurallar yıkılıp yeni bir şeyler deneyebiliyorlar.

Ne kadar kurmaca olsa da çekim tarzı, açı vs. durumlarında bir deneysellik de barındırıyor işlerin. Aslında işin özü deneysel sanki senin filmlerin de…

Filmlerimde deneysellik var mı emin değilim, daha çok değişik bir anlatım yakalamaya çalıştığımdan öyle hissediliyor olabilir. Ya da filmlerin kendi içlerinde bazı sahnelerde farklı teknikler kullanıldığım için belki… Zincirleme Film Tamlaması’nın bir sahnesi tamamen deneysel türdeyken diğer sahneleri gene kurmacaydı. İpler’deki kukla sahnesini stop motion çekmek istemiştim ama sonra vazgeçtim.

Tabii işin başlangıcında fotoğraflama da var, fotoğrafçılığın sinemaya artı ya da eksi katkıları var mı, sen nasıl bir uyum yakalıyorsun?

Hep söylerim, fotoğrafçı olmak için yola çıkmamıştım aslında, sinema okurken ilk öğrendiğimiz teknik bilgi fotoğrafçılık bilgileriydi. Ben de hep meraklı olduğum için kendi kendime bir şeyler çekerken fotoğraf işleri gelmeye başladı.

Bence kesinlikle çok fazla olumlu katkısı var. Fotoğraf daha kısa sürede daha bol üretilebildiği için görüntü adına pratik yapılma şansı daha çok oluyor. Kadraj, ışık, renk ve diğer teknik bilgileri en temel halliyle bile olsa kavramayı sağlıyor. Bana çok faydası olduğunu düşünüyorum, görüntüye önem veren bir yönetmen olmamı da sağladı. Ayrıca çalıştığım görüntü yönetmenleri ile de keyifle çalışabiliyoruz, birbirimizin dilinden anlıyoruz. Görüntüyü sağlayan öğeleri anlamak ve estetik algıyı geliştirmek açısından en keyifli pratik fotoğraf bence.

Tabii bir de filmde çoklu yer alma durumu da var. Mesela kurguyu kimseye kaptırmamışsın, bütün filmlerinde sen yapmışsın. Kurgunun senin için anlamı farklı galiba?

İpler’in kurgusunu ben yapmadım, film kurgusundan gerçekten çok iyi anlayan kurgucu arkadaşım Deniz Solaker yaptı. İpler’i ben istesem kurgulayamazdım, altından kalkamazdım, fakat kendisi planları çok iyi bağladı, tam istediğim gibi bir sonuç elde ettik. Önceki filmlerimde ve çektiğim kliplerde de genelde ben kurguluyorum. Kurgucu ile çalışmanın çok büyük artılarını gördüm. Bundan sonra da filmlerimde tercihim biri ile çalışmak olacaktır.

Ekipte çoklu olarak yer almak konusunda ise, özellikle sanat yönetimini çok önemsediğim için dekor ve kostümler üzerinde kendim de çok çalışıyorum fakat son aşamada mutlaka beni ve dünyamı anlayabilecek bir sanat yönetmeni ile çalışmayı tercih ediyorum. İpler’i beş sene önce yazmıştım ve bir sürü malzeme biriktirdim. Üzerine sanat yönetmenimiz Ayşe Milli çok güzel dokunuşlar katarak bütünlüğü sağladı.

Kameram ve Bavulum adlı bir de bloğun var. Biraz onun isminden ve içeriğinden bahsedebilir miyiz?

Kameram ve Bavulum aslında bir seyahat programı projesi. Çekimlerine bundan dört sene önce başlamıştım ve hala devam ediyorum. Önce bir televizyon kanalı ile ilerleme kaydetmiştik. Sonra bazı nedenlerden olmadı fakat benim de aklımda bu projeyi youtube kanalı üzerinden yayınlamak geldi. Böyle çok daha iyi olacak. Şimdilik fotoğraf ve yazılar var fakat videolar da yakında gelecek. Projenin kendine has, eğlenceli bir konsepti var. Detayına henüz giremiyor olsam da, sadece elde kamera ile çektiğim son derece samimi bir projede diyebilirim.

Bir de Türkiye ve Londra arasında mekik dokuyacaksın sanırım bundan sonra. Bu yaşam tarzı sinemayla ilgili yeni vaatlerde bulunacak mı sana ve tabii sonrasında bize…

Şu anda her şey çok taze olduğu ve ilk aşamada bu şehirdeki yaşamımı oturtmaya çalıştığım için geleceğe dair öngörüler kısmına henüz geçemedim. Avrupa’da bir yerlerde yaşamayı uzun zamandır istiyordum. İtalya’da 1,5 sene bir deneme yaptım ve oradayken bir uzun metraj senaryosu üzerinde çalıştım. Farklı ülkelerden ortak yapımlar durumunu çok önemsiyorum. Umuyorum öyle olur, amacım bu.

Kısa filmin popülerleştitiğini, birtakım güçler kazandığını ama eski karizmasını da yitirdiğini düşünüyorum bir yandan. Bu konuda senin düşüncelerin neler?

Teknoloji ilerleyip video çekmek kolaylaşınca daha çok kısa film üretilmeye başlandı. Bu modern zamanların en doğal sonucu. Bilmiyorum bana mı öyle geliyor, sanki eskiden daha az ama daha nitelikli filmler çıkıyordu. Ben de bir on sene sonra tekrar kısa film yapınca aradaki farkı çok net gördüm. İçerik, süre, anlatım, yapı… Neredeyse her şey değişmiş.

Bana katılmayan birçok kişi olacaktır ama ben kısa filmin en önemli özelliği olan kendine has yapısından koparak uzun metrajlı filmin içerisinden bir kesitmiş gibi gösterilmesine ve sürelerinin 20 dakikaların üzerilerine çıkmasına karşıyım. Karşıyım ya da şahsen sevmiyorum. Festivallerde jüri olduğum sürece de “tam bir kısa film fikri” diyebileceğim filmleri seçmeye ve kısa film yaparsam gene bu yapıda üretmeye devam edeceğim. Bana göre işin esprisi burada ve bu espri kaçmamalı.

Kısa filmciler de festivaller bazında dertli ama ülkede yaşanan bir araya gelememe sonunu sizler de yaşıyorsunuz sanırım. Yaşanan sorunlar için çözüm önerileri oluşuyor mu? Ya da neler yapılmalı?

Maalesef festivallerde uzun metrajlar ekiplerinin yaşadığı sorunların benzerlerini bazen de beterlerini kısa film ekipleri çekiyor. Çok başarılı festivallerin bir kısmı devam etmiyor. Bir kısmı ise bir şekilde hayatta kalmaya çalışıyor. Uzun metrajların da yer aldığı festivallerde kısa filmlerin ikinci plana atılmaması önemli. İyi gösterim koşulları bizim de hakkımız değil mi?

Genelde birçok kısa film festivali gayet başarılı. Çok uzun zamandır büyük emeklerle devam ettiriliyorlar.

İpler’in de yer aldığı Hezarfen Film Galeri çok başarılı bir oluşum. Filmi ilk olarak “Türkiye’den Kısalar” başlığı altındaki seçki ile İsrail’de gerçekleşen Arava Film Festivali’ne yönlendirdiler. Daha birçok festival ile bağlantıları var. Zamanla umuyorum daha da güzel işler yapacaklar, hak ettikleri ilgi ve desteği yakalayacaklar.

Bir yandan profesyonel işler yapıp bir yandan da kısa film çekmeye devam ediyorsun, o zaman senin için uzun metraja geçiş anlamı taşımıyor kısa film.

Yıllarca bu klişe lafı söyledik ya da duyduk : “kısa filmi uzun metraja geçiş için bir basamak olarak görmüyorum.” Aslında görememeliyiz ya da göremezdik bir zamanlar… O zamanlar ki kısa filmin dili, anlatımı, öykü yapısı çok farklıyken… Ama şimdi görüyorum ki genç yönetmenler “bakın ben uzun metraj da yapabilirim” demek için kısa film yapıyorlar. Hiçbirimiz kısa filmci olarak yolumuza devam etmeyeceğiz, amacımız sinema filmi yapmak doğrudur. Ama kısa filme uygun bir öykü gelirse aklıma, uzun metraj çektikten sonra tekrar kısa film yaparım, neden olmasın. Bence çok kafa çalıştıran bir alan ve oldukça keyifli.

Bundan sonra neler yapacaksın, fotoğraf, film yolculuğu nasıl devam edecek?

Tabi ki artık sinema filmi yapmaya doğru yavaş yavaş yaklaşıyorum. Öykü ve fikir çok ama ilk filmim hangisi olmalı henüz buna karar verebilmiş değilim. Seçer seçmez birinin üzerinde çalışıp geliştireceğim. Hayat planlama yapmaya pek izin vermiyor. Bakarsın bir kısa film daha çekerim uzun metraj öncesi.

Gökçe Pehlivanoğlu’nun kısa filmlerini izlemek için lunaroom.net adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir