Görevimiz Tehlike Zaman İçerisinde Nasıl Değişti?

Değişmeyen tek şey değişim. Görevimiz Tehlike dizi olarak 1966’da yayınlanmaya başladı. Star Trek’le yaşıt yani. Elbette aradan geçen bunca yılda aynı kalması imkânsız. Ne dünya aynı dünya, ne seyirci aynı seyirci. Hal böyle olunca, bir de üstüne seri televizyondan sinemaya geçince bazı değişiklikler yapılması sadece kaçınılmaz değil, aynı zamanda gerekli de. Biz de bu yazımızda, serinin Yansımalar başlıklı altıncı filmi 27 Temmuz’da gösterime girmeden önce serinin nereden nereye geldiğine bir göz atalım istedik.

KONTROL GRUBU: GÖREVİMİZ TEHLİKE DİZİSİ

Elbette bir şeyin nasıl değiştiğini tespit edebilmemiz için öncelikle orijinalinin nasıl olduğunu görmemiz gerekiyor. İki tane Görevimiz Tehlike dizisi var. Biri 1966-1973 yılları arasında yayınlanmış. Star Trek’in de yapımcılığını üstlenen Desilu Productions bünyesinde çekilen dizinin kadrosuna yayınlandığı yedi sezon içerisinde Martin Landau, Leonard Nimoy, Sam Elliott gibi ünlü oyuncular girip çıkmış. 1988-1990 yılları arasında yayınlanan ikinci versiyonun kadrosuysa Terry Markwell’in çıkıp yerine V dizisinin meşhur Diana’sı Jane Badler’ın gelmesi haricinde bir değişikliğe uğramamış.

Peter Graves’in pamuk beyazı saçlarıyla liderlik ettiği ekibin haftalık maceraları neredeyse her bölümde aynı şablonu kullanıyordu. Görev verilir, eski dizide kaset, yeni versiyonda disk imha edilirdi (benim de içim giderdi, bir CD çalarım yoktu ama el âlem CD’leri gözünün yaşına bakmadan harcıyordu). Sonra ekip üyeleri teker teker baş kötünün karşısına çıkar ve pozisyon alırdı, sonra da kapan kapanırdı. Kötüler genellikle Amerika’nın sevmedikleri arasından seçilirdi. Komünistler, Güney Amerika faşistleri, kişisel hırslarıyla kapitalizmin adını lekeleyenler filan. Yeni dizinin bu formüle eklediği tek şey bazen işlerin plana göre gitmemesi ve ekibin doğaçlama yapmak zorunda kalmasıydı. Karakter seti, dizinin bir diğer klişesiydi:

  • Lider: Görevi alan, plan hakkında son sözü söyleyen, yılların tecrübesi külyutmaz karakter.
  • Bukalemun: Maskeler ve ses değiştirme teknolojisiyle başkalarının yerine geçebilen karakter.
  • Fedai: Gerektiğinde kullanılabilecek kaba kuvvet. İyi dövüşür, iyi silah kullanır.
  • Teknisyen: Bilgisayar denen sihirli kutuya senaryo ne gerektiriyorsa onu yaptıran kişi (dizi pek iyi yaşlanmamış).
  • Hatun: Aktris. Yeri geldiğinde cici kız, yeri geldiğinde vamp kadın.

MISSION IMPOSSIBLE (1996)

Filmografisinde Scarface (Yaralı Yüz), The Untouchables (Dokunulmazlar) ve Carlito’s Way (Carlito’nun Yolu) gibi suç filmleri olan Brian de Palma’nın yönettiği ilk Görevimiz Tehlike filmi diziye çok benzer bir şekilde başlıyor. Önce filmin neyin üstüne olacağını görüyoruz. Sonra dizinin şahane müziği eşliğinde bir jenerik izliyoruz ve arkasından “senin görevin Jim, tabii kabul edersen” tiradı ve kaset imhası geliyor. Eski kadrodan bir tek Jim Phelps karakteri dönüyor, o da Peter Graves değil, Jon Voigt tarafından canlandırılıyor. Fakat karakter seti değişmiyor. Jenerikten önce sonradan filmlerin kahramanı Ethan Hunt olduğunu anladığımız Bukalemun’u, Hatun’u, Teknisyen’i ve biraz geri planda kalan Fedai’yi görüyoruz. Fakat sonrasında işler değişiyor. Bir ihanet oluyor ve teşkilat Ethan Hunt’ı hain zannedip peşine düşüyor.

Bu ihanet filmin havasını bir anda değiştiriyor ama ben amacın zaten bu olduğunu düşünüyorum. Sonuçta dizinin gelenekleriyle sinemanın gerekleri arasında bazı farklar var. O yüzden bazı değişiklikler yapılması gerekiyor. Ünlü Sith düşünürü Kylo Ren’in de dediği gibi: “Bırak, geçmiş ölsün. Gerekirse kendi ellerinle öldür.” Filmin yaptığı da tam olarak bu. Diziye set çekip Ethan Hunt gibi yepyeni bir karakter yaratarak kendilerine serbestçe çalışabilecekleri bir alan açıyor yapımcılar. Haklarını yemeyelim, David Koepp ve Robert Towne’dan oluşan yazar ekibi ve yönetmen De Palma bu geçişin yumuşak olması için çok uğraşmış. Fakat yerine koydukları şey pek özgün değil ve kadın düşmanlığını saymazsanız Pierce Brosnan dönemi James Bond’una çok yakın.

En güzel yeri: Ethan Hunt’ın iplerle tavandan sarktığı sahne. Yok böyle bir gerilim.

MISSION IMPOSSIBLE 2 (2000)

Hard Target, Broken Arrow, Face/Off gibi filmlerden sonra Paramount, Hong Kong’un efsanevi aksiyon yönetmeni John Woo’nun serinin ikinci filmi için biçilmiş kaftan olduğuna karar verdi. En büyük hata da buydu zaten. Mission Impossible 2, serinin diziye en uzak filmi. John Woo, dizinin atmosferini vermeye yeltenmiyor bile. Sadece John Woo filmi çekmeye çalışıyor. Bu da her şeyin patlaması, dizinin jenerik müziğinin elektro-gitarlarla çalınması, ağır-normal çekimler arasında ani geçişler, dönerken gelen “vıj” efektleri, Ethan Hunt’ın serinin başka hiçbir filminde olmayan kung-fumatik hünerler sergilemesi, enjektör tabancalarından gelen “dıkşın” sesleri anlamına geliyor. Aslında Woo’ya da fazla yüklenmemek lazım. Senaryo berbat. Konu neredeyse yok ve yönetmen filmin ikinci yarısında klasını konuşturmaya başlayana dek biraz bayıyor film. Neyse ki ikinci yarıda Biocyte binasındaki sahneler ve finaldeki aksiyon sekansı, Woo’nun abartılı tarzı seriye pek yakışmasa da, keyif veriyor.

Senaryonun en garip yanı, kesif bir kadın düşmanlığı kokusunun yayılması. Kötü adamın “kadınlar maymun gibidir, bir dalı tutmadan öbürünü bırakmazlar” cümlesini filmin merkezindeki aşk üçgeninin kaybeden kenarı olmasına bağlasak, IMF başkanının “o bir kadın, erkeklerle yatıp yalan söylemek için eğitim almasına gerek yok, doğuştan eğitimli” demesini nereye oturtacağız, bilemiyorum. Üşenmedim baktım senarist bir kadından kazık yemiş, onun kuyruk acısıyla mı böyle replikler yazmış diye ama o da yok. Bu yüzden de faturayı Tom Cruise’un adamı Robert Towne’ın yeteneksizliğine kesmek en doğrusu olacak sanırım. Filmde senaryonun garipliğine rakip olabilecek tek şey, Tom Cruise‘un saç modeli.

En güzel yeri: Biocyte binasında Thandie Newton’ın canlandırdığı Nyah’nın âşık olduğu Ethan Hunt’ı kurtarmak için kendi canını hiçe saydığı sahne. His yüklü sahnede aksiyon da bol, fakat John Woo ânın duygusuna odaklanmak için ses efektlerini vermiyor. Sadece Hans Zimmer’in duygulu müziği ve âşıkların çaresizliği.

MISSION IMPOSSIBLE 3 (2006)

İlk filmin temellerini attığı, ikinci filmin hiç oralı olmadığı değişim üçüncü filmle geldi. Filmin tonuyla ilgili görüş ayrılıkları yüzünden yönetmenlerini, çekimlerin gecikmesi yüzünden de oyuncu kadrosunu kaybeden proje, ihalenin J.J. Abrams’a kalmasıyla ilerleme kaydetmeye başladı. Son derece yüksek bir tempoyu film boyunca korumak gibi zor bir işi başardı, hatta belki de en iyi yönetmenlik işini çıkardı Abrams. Filmin yapımcılığını da üstlendi ve senaryoyu yine kendi ekibinden Alex Kurtzman-Roberto Orci ikilisine yazdırdı. Onlar da eskiyle yeni arasında bir denge kurmayı başardı. Bir yanda maskeler, orkestrasyon müzik gibi eski diziyi andıran unsurlar, diğer yanda yeni karakterler ve sinemaya daha uygun bir yapı.

Değişikliklere Ethan Hunt’ı evlendirerek başladılar. Belki dizinin mitolojisine pek uygun değil ama Hunt bu tür değişiklikler için yaratılmış bir karakterdi zaten. Üstelik bu öylesine yapılmış bir şey değil ve filmin içinde de kullanılıyor. Başlangıçta ikinci filmdeki Nyah ile evlendirilmesi düşünülüyordu ama Thandie Newton rolü kabul etmedi. İkinci filmde pek ortalıkta görünmeyen ekip hissi, üç filmdir Tom Cruise eşlik eden Ving Rhames’in karakteri de dâhil olmak üzere ekip üyelerinden hiçbiri hakkında pek bir şey bilmesek bile çok daha belirgin. İkinci filmde bir oyuncağa, bir numaraya dönüşen “maskeyle başkasının kılığına girme” meselesi bu filmde çok daha güzel kullanılmış ve seyircilere dizinin havasını veren unsurlardan biri. Yine ilk filmdeki gibi bir ihanet öyküsü olsa da, kullanılış biçiminin farklı olması filmin öncülünü tekrar ettiği hissinin oluşmasına engel oluyor. Filmin Philip Seymour-Hoffman tarafından şahane oynanan kötüsü de orijinal dizinin çizgisiyle uyum içerisinde.

En güzel yeri: Almanya’daki kurtarma sahnesi de çok güzel ama yüksek dozda Philip Seymour-Hoffman içermesi nedeniyle tercihimi açılış sahnesinden yana kullanacağım. Sahne etkileyici olmakla kalmıyor, nasıl bir filmle karşılaşacağımızı da çok iyi anlatıyor.

MISSION IMPOSSIBLE 4: GHOST PROTOCOL (2011)

Yaşını belli etmemek isteyen serinin filmin numarasından çok alt başlıklarını ön plana çıkarmaya başladığı dördüncü film, üçüncüdeki “Ethan Hunt’ı normalleştirme” politikasından geri adım atıyormuş gibi görünüyor ama daha çok “karaktere bu filmde yaptıracak bir şey bulamadık, öldürmeye de kıyamadık, bu alt hikâye bir kenarda dursun, ileride kullanırız” tadında bir şey bu. Nitekim kast ettiğim karakter, gösterime girecek olan yeni filmde geri dönecek. Bunun haricinde Ghost Protocol’un, tıpkı dizideki gibi ekibi sabitleme çabalarını görüyoruz. Üçüncü filmden dönen Benji, bu filmde azıya çekilse de serinin Tom Cruise’dan sonraki tek değişmezi olan Ving Rhames’in yerini dolduruyor. Jeremy Renner’in canlandırdığı Brandt, sonraki filmlerde izleyeceğimiz bir başka karakter. Ayrıca filmin sonunda verilen görev de bir sonraki filme giriş niteliğinde. Kısacası dördüncü film, serideki süreklilik hissini arttırmak için adımlar atarak öncülünün üzerine bir şeyler koymaya çalışıyor.

Tabii üçüncü filmin üzerine koyamadığı şeyler de var ve bunların başında tempo geliyor. Yönetmen Brad Bird, Abrams’ın ritmini tutturamıyor. Elbette bu, filmin durgun olduğu anlamına gelmiyor ama trene biniş gibi sahnelerin daha etkileyici olup “alt tarafı bir kapı açacaksınız” hissi uyandırmaması için Brad Bird’ün tempoyu daha yüksek tutması gerekirdi. Bir diğer husus filmin kötüsü. Motivasyonu biraz komik, bu kadar imkânı nereden bulduğu da es geçilmiş. Bu yüzden biraz üçüncü filmin gerisine düşüyor ama hakkını yemeyelim, sanki orijinal diziden fırlamış gibi duruyor. Ghost Protocol, Tom Cruise’un “aksiyon sahnelerinde gençlere taş çıkartırım” şeklinde özetlenebilecek, bitmek tükenmek bilmeyen orta yaş krizinin seriye sirayet ettiği film olma özelliğini de taşıyor. Bu kriz daha sonra Mission Impossible’ın yanı sıra Jack Reacher serisi ve artık sarkmaya başladığının farkında olmadığı vücudunu da sergilediği, 2017’nin gişe batığı The Mummy’de de kendini gösteriyor.

En güzel yeri: Yukarıda “orta yaş krizi” filan dedim ama Cruise’un Burç Halife’nin kenarından gerçekten sallanmış olmasının sahneye çok şey kattığı da bir gerçek. Filmi sigortalayan şirketin kâbusu, seyirci olarak bizim şansımız. Hatta Burç Halife sekansı bir bütün halinde filmin en keyifli yeri sayılabilir.

MISSION IMPOSSIBLE 5: ROGUE NATION (2015)

Dördüncü filmdeki Burç Halife’deki sahnelerin üzerine nasıl çıkarsınız? Tabii ki Tom Cruise’u kalkmakta olan uçağın kenarından sallandırarak. Böyle bir sahneyle açılıyor Rogue Nation. Jack Reacher’da Tom Cruise’la birlikte çalışmış, daha da önemlisi modern klasiklerden The Usual Suspects’i (Olağan Şüpheliler) yazmış olan Christopher McQuarrie, filmin hem senaristi, hem de yönetmeni. Haliyle en iyi işlerini polisiye dalında vermiş olan birinin seriye yaptığı katkı da gizem ve gerilim oluyor. Hunt’ın bir önceki filmin sonundaki görevi yerine getirmeye çalışırken sadece Syndicate’le değil, içeriden gelen tehditlerle de boğuştuğu hikâyede McQuarrie, türün bilinen tüm numaralarını aynı filmin içine sığdırmış. Teşkilâtın tehdit altında olması, kahramanın tehdit altında olması, iyi mi yoksa kötü mü olduğu belli olmayan karakter, hepsi bu filmde. Filmin işlemesinin sebebi, Syndicate’in IMF’ten hep bir adım önde olmasının yarattığı tehdit ve tekinsizlik duygusu.

Tüm bunların yanında üçüncü filmle temelleri atılan mitolojinin bu filmde zirve yaptığını görüyoruz. Simon Pegg, Ving Rhames ve Jeremy Renner önceki filmlerden geri dönen isimler olarak süreklilik duygusunu arttırıyor. Yine ilginç teknolojik cihazlar, yine eski püskü gürünüp teknoloji harikası IMF hücresine dönüşen araçlar var. McQuarrie, filmin temposunu öncülünün düzeyinde tutmuş. Yani Abrams’ın ritmine o da yaklaşamamış ama gizem ve gerilim hissi çok daha yoğun.

En güzel yeri: Tom Curise’un uçaktan sarktığı açılış mı desem? Fas’taki elektrik santralinin altında çok sıkı korunan arşive sızmaya çalıştıkları yer mi desem? Motosikletli kovalamaca mı desem? Film daha dengeli olunca, seçim yapmak da daha zor oluyor haliyle.

ALTINCI FİLM HAKKINDA NE BİLİYORUZ?

Yine Christopher McQuarrie’nin yazıp yönettiği Mission Impossible 6: Fallout’un seriyi hangi yöne götüreceğini bilmiyoruz elbette. Ancak geçmişten gelen hangi unsurlara sahip olacağını biliyoruz. Ethan’ın eşi Julia bu filmde de olacak. Ving Rhames ve Simon Pegg geri dönüyor ama Avengers (Yenilmezler) serisinin yedek kulübesinde yer alan Jeremy Renner yok. Senaryo açısından geri dönen iki şey var: İlki, bir önceki filmin CIA-IMF atışması. Bir önceki filmde CIA’in başında olan, IMF dostu Hunley’nin yerine gelen Erica Sloane, Ethan Hunt’ın peşine katil takıyor. Sebebiyse CIA’in Hunt’ın sadakatinden şüphe etmesi. Bu ilk filmde de işlenen bir unsurdu. Serinin tekrara girmesi hoş değil elbette, ama karar verebilmek için konunun nasıl işlendiğini de görmek gerek.

Şöyle bir özetleyelim. Mission Impossible (Görevimiz Tehlike) serisi, sinemaya değişim vadiyle girdi. Eski dizide ekibin başında olan Phelps’in ihaneti yerine gelen Ethan Hunt karakteri, diziyi bir sinema seriyaline dönüştürmek için gereken değişiklikleri yapabilmek için düşünülmüş bir çareydi ve görev başarılı oldu. Ardından gelen ikinci film, serinin yönünü kaybetmesine sebep oldu. J.J. Abrams, seriyi günümüzdeki çizgisine oturttu. Eski diziden maskeler, şifre kıran cihazlar gibi bazı unsurları aldı ve James Bond serisinin Daniel Craig’le birlikte daha gerçekçi ve karanlık sulara (Jason Bourne karasularına) dümen kırmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalıştı. Bunda da büyük ölçüde başarılı oldu. Altıncı filmden de bu çizgide bir şeyler beklemek en doğrusu.

Yazar hakkında: Kaan Zanbakcı

1976, İstanbul doğumlu. Sinema denen sanatın ne kadar büyülü bir şey olduğunu 1986’da, Şişli Site sinemasında izlediği Return of the Jedi ile farkına vardı. 10 yıldır çevirmenlik yapıyor. Önce Divxplanet bünyesinde, ardından Öteki Sinema’da film eleştirileri yazdı. Sender’in açtığı senaryo atölyelerine katıldı. Hayalî İcraat adında bir bilimkurgu/fantastik sinema sitesi hazırladı ancak o büyüklükte bir siteyi tek başına hazırlamanın zorlukları, hosting firmasının saçmalıklarıyla birleşince 6 yılda büyük mesafe kat eden, 800’ü aşkın makale içeren sitesini kapadı ve Öteki Sinema’ya geri döndü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir