Gözden Kaçan Korku Dizileri

Günlük hayatımıza iyiden iyiye sirayet eden diziler, doğal olarak gündelik muhabbetlerin de vazgeçilmez konularından biri haline geldi. “Sen şunu izliyor musunlar, hangi dizileri takip ediyorsunlar, aaa bak bu diziyi mutlaka izlemen lazımlar” sıkça duyduğumuz, duymaya alıştığımız cümleler haline geldi.

Sadako

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

İyisiyle kötüsüyle sağlam bir dizi enflasyonu içerisinde boğulduğumuz aşikâr. Şehir hayatının mecburiyetlerinden biri haline dönüşen bu alışkanlığın en büyük düşmanı ise zaman. “Az zamanda çok büyük işler yapmak” olgusunun bir hayli uzağına düşen bir yaşam tarzına alıştırıldığımızdan olsa gerek, arada gözümüzden kaçan, ıskaladığımız (tonlarca şeyin yanında) diziler de var elbette.

Biliyorsunuz yeni trend korku dizileri. Artık her kanalın kendine ait zombili, seri katilli, hayaletli dizisi var. Son üç-beş sene içerisinde gösterilmiş korku dizilerine göz atarken, birçoğunun televizyon ekranlarından öyle pek fark edilmeden, sessizce geçip gittiğini gördüm. Bir kısmı hakikaten unutulmayı hak edecek kadar silik ve sıradan işler ama birazdan adı geçecek olan diziler en azından birkaç kelimeyle bile olsa anılmayı hak ediyor.

Harper’s Island (2009)

Ari Schlossberg imzası taşıyan 13 bölümlük dizi, CBS’de 2009 senesinde gösterildi. Dizinin konusu kısaca şöyle: “7 sene önce Harper’s Island’da, John Wakefield isimli birisi adada yaşayan birkaç kişiyi vahşi bir şekilde öldürüp ağaçlara asar, sonrasında adanın şerifi tarafından vurularak öldürülür. Kurbanlardan biri de şerifin karısıdır. Şerif bu olayın üzerine kızı Abby’yi Los Angeles’a gönderir ve Abby o günden sonra bir daha adaya dönmez. Aradan geçen 7 sene sonunda Abby adaya bir düğün vesilesi ile döner. En yakın arkadaşı Henry, Trish ile evlenmektedir. Düğün öncesi benzer cinayetler tekrar başlar ve adadaki herkes şüpheli gözükmektedir.”

Harper's Island

Dizinin ilginç yönlerinden biri de bölüm isimleri. Her birinde en az bir kişinin öldüğü bölümler, kurban öldürülürken çıkan sesi imleyen (onomatopoeic) kelimelerle isimlendirilmiş. Ka-Blam, Bang ya da Sploosh gibi. Ayrıca CBS’in web sitesinde yaptığı “bu hafta hangi karakter ölecek” başlıklı yarışmalar ve tartışmalar ile interaktif gücü belli bir seviyenin üzerinde bir diziydi Harper’s Island.

Klasik ‘slasher’ şablonu üzerine kurulmuş olan dizi, cezbedici süslü paketiyle, konusuyla ve bölüm isimlerinde olduğu gibi hoş detaylarıyla gayet ilgi çekici görünüyor olabilir. Ancak ne yazık ki, paketin içeriği için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Harper’s Island, adeta ergen yaştaki gençleri tavlamak için kurulmuş bir tuzak gibi. Twilight’ın açtığı yolda ilerleyen dizi, ‘slasher’ ile gençlik filmi (hatta ve hatta pembe dizi) kalıplarını bir potada eritmeyi denemiş. Ortaya çıkan işin çok tatmin edici olduğu söylenemez. Senaryodaki boşluklar, mantık hataları insanı çıldırtacak düzeyde. Yapımın perde arkasında, kendisine örnek aldığı Scream serisinin yaratıcısı Kevin Williamson kadar zeki birinin olmadığı fazlasıyla belli oluyor.

Listede yer alanlardan tek tavsiye etmeyeceğim dizi bu herhalde. ‘Slasher’ gibi rahatça dizi formatına dönüştürülebileceği düşünülen bir türün başarısız bir uygulaması. Ancak ambalaj konusunda birçok rakibine fark atacağını rahatça söyleyebilirim. Listeye alma sebebim biraz da bu yüzden.

Crooked House (2008)

BBC Four tarafından yayınlanan 2008 yapımı dizi, bir BBC klasiği olarak sadece 3 bölümden ibaret. 22-24 Aralık tarihleri arasında, her gece bir bölüm olarak üç gece üst üste gösterilen dizi, birbirinden bağımsız sayılabilecek, antolojik lezzette üç doğaüstü hikâyeyi konu ediyor. Bu hikâyelerin ortak noktası ise Çağan Irmak’ın Kabuslar Evi serisine benzer şekilde, Geap Manor isimli hayaletli bir köşk.

Crooked House

“Evinin bahçesinde gömülü eski bir kapı tokmağı bulan Ben, tokmak hakkında bilgi almak için kasabanın müze müdürüne gider. Müze müdürü tokmağın esrarengiz olaylara ev sahipliği yapmış Geap Manor isimli köşke ait olduğunu teşhis eder ve köşk ile ilgili ilginç öykülerden birini anlatmaya başlar.”

Her bölümde zayıf bağlantılar ile birbirine bağlı doğaüstü hikâyeler anlatan mütevazı dizi Crooked House, Amicus ya da Hammer’ın korku antolojilerini sevenler için uygun bir seçim olacaktır. İlk iki bölüm vasatı fazla aşamasa bile üçüncü ve son bölüm gayet başarılı.

Jekyll (2007)

2007 yapımı Jekyll, BBC One için hazırlanmış olan 6 bölümlük bir dizi. Adından da anlaşıldığı üzere, Robert Louis Stevenson’ın klasik eserlerinden Strange Case of Dr Jekyll and Mr Hyde’dan esinlenerek yapılan dizi tam olarak bir uyarlama değil. Yapımcılarının da söylediği gibi, romanı arka plana yerleştirerek kendi hikâyesinin peşine düşen, romanın devamı niteliğinde bir dizi.

Jekyll

“Tom Jackman, evli ve iki çocuklu bir doktordur. Çoklu kişilik bozukluğu hastalığını daha önce örneğine rastlanmadık bir şekilde, aşırı uçlarda yaşayan Jackman, ailesinden ayrı bir ev tutar ve burada kendisine göz kulak olması için Katherine Reimer isimli psikiyatrik hemşireyi işe alır. Aynı Jekyll ve Hyde örneğinde olduğu gibi kendisiyle taban tabana zıt, farklı bir kişiliğe bürünen Jackman, diğer kişiliği ile işitsel ve görsel kayıt cihazlarıyla haberleşmektedir. Zamansız gelen dönüşümler sebebi ile hayatı alt üst olduğundan diğer kişiliğine günü aralarında paylaşmayı teklif eder. Bundan sonra geceler artık diğer kişiliğe aittir. Reimer gözetiminde tuttuğu diğer ev sayesinde diğer kişiliği hakkında daha fazla bilgi edinmek, belki de onu yok etmek istemektedir.”

Çok ilginç bir konuya sahip Jekyll, bomba bir giriş ile başlıyor. Merak duygusunu daima zirvede tutmayı başaran dizi, gittikçe giriftleşen yapısıyla finale doğru içinden çıkılmaz bir hal alsa bile seyredilmeyi hak ediyor. ‘Spoiler’ vermemek adına diziden fazla söz etmek istemiyorum ama şu kadarını söyleyeyim, ilk bölümü izledikten sonra kalan beş bölümü bir çırpıda izlemek için sabırsızlanacaksınız.

The Fades (2011)

Gelelim listede bulunanlar arasında en iddialı olanına. Ödüllü İngiliz dizisi The Fades, Jack Thorne’un imzasını taşıyor. 6 bölümlük dizi, sırasıyla BBC Three, BBC HD ve BBC America’da gösterilmiş.

The Fades

“Fazla göze batmayan bir öğrenci olan Paul, geceleri yatağını ıslatmakta, bir süredir de post apokaliptik rüyalarında dünyanın sonunun geldiğini görmektedir. Üstüne üstlük bir de diğer insanların (doğal olarak) göremediği hayaletleri görebilme yeteneğine sahiptir. Terkedilmiş bir alışveriş merkezinde karşılaştığı olağandışı bir olay sonrasında kendilerine ‘Angelics’ (Melekimsiler) diyen bir grupla tanışır. Benzer yeteneklere sahip olan gruptan, gördüğü hayaletlerin dünyadan ayrılmayı başaramamış ölmüş insanların ruhları olduğunu ve bu ruhlara ‘Fades’ (Solgunlar) dendiğini öğrenir. Rutin işleyişin dışında garip olayların baş göstermesi sonucu, dünya yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmak üzeredir. Gruptaki herkes Paul’ün bunları engelleyebilecek güce sahip olduğuna inanmaktadır. Paul hariç.”

Süper güçlere sahip olduğunun farkında olmayan silik ve göze batmayan genç bir karakterin, güçlerini keşfetme sürecinden sonra zorlu koşullar atlatarak olmazı oldurmasının ve gerekirse dünyayı kurtarmasının hikâyesi her daim ilgi çekmiştir. The Fades de kaba olarak bu formülden yola çıkıyor ama sıradan olmaktan çok uzak. Her biri birbirinden ilginç ve iyi işlenmiş karakterleri sayesinde ayağı sağlam yere basan bir dizi. Hikâyesi de fazla özgün olmamakla birlikte bir hayli ilgi çekici. Paul’ün en yakın arkadaşı Mac karakteri sayesinde tam dozajında bir mizah ile sunulan The Fades, fantastik ve korku sinemasının ilgi alanına giren doneleri başarıyla kullanmasını biliyor. İşin kötü tarafı, altıncı bölümden sonra devam edecekmiş gibi bir noktada nihayetlenen dizinin, ikinci sezon onayı alamadığı Nisan 2012’de kesinleşti.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

3 Yorumlar

  1. drama yanı daha ağır basıyor olsa da bir hayalet hikayesi olması sebebiyle Marchlands’de bu listeye dahil edilebilir bence.

  2. Harper’s Island çok matah değildi ama biraz da haksızlık yapmışsınız. Birkaç yıl önce izledim ve 2 günde tüm bölümlerini bitirdim. Chloe ve Cal’ın ölüm sahnelerinde göz yaşı döktüm, ve İnanın böyle senaryolarda ”katil kim?” sorusuna çok çabuk cevap bulan biri olarak Henry’nin katil çıkmasına çok şaşırmıştım. Bundan sonraki her an gereksizdi ama diziyi genel olarak sevdim. Listedekileri tek tek bulacağım çok güzel, teşekkürler :)

  3. sebla tanık iyi misin sen! İnsan yorum yazarken başına bir uyarı koyar yazdıklarının izleyecek olanlar vardır diye hani!!!!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: