The Grand Budapest Hotel (2013)

“Son derece genel bir yargı vardır. İnsanlar, yazarların hayal gücünün her daim çalıştığını, hiç durmaksızın, sınırsız miktarda olay örgüsü ürettiğini ve öykülerini kolaylıkla hiç yoktan uydurabildiklerini sanır.

Aslına bakarsanız, gerçek olan bunun tam tersidir. Halk, yazar olduğunuzu bir kez öğrendi mi karakterleri ve olayları ayağınıza getirir. Siz yeteneğinizi konuşturup gözlemlemeyi ve dikkatlice dinlemeyi sürdürürseniz, bu hikâyeler ömrünüz boyunca sizi bulmaya devam edecektir.

Az sonra izleyeceğiniz, tamamıyla beklenmedik bir gidişata sahip olan hadiseleri tümüyle bana aktarıldığı gibi anlatacağım.”

Bir zamanlar bir imparatorluğun merkezinde olan Avrupa kıtasının en doğu sınırındaki eski Zubrowka Cumhuriyeti…

The Grand Budapest Hotel

Mösyö Gustave H. Büyük Budapeşte Otel’in en ünlü ve en başarılı odacısıdır. Otelin zengin müşterileri onun özel ilgisi ve sevgisi adına yıllardır bu muhteşem yeri ziyarete gelmektedirler. Özellikle onun zengin, sarışın ve yaşlı hanımları. Hanımlar, hayatlarının güneşi olarak nitelendirdikleri bu, bol parfüm kokulu ve şiir sever adamı çok sevmektedir. Lakin Gustave göre;

“Kabalık bir korku ifadesidir. İnsanlar istedikleri şeyi elde edememekten korkarlar. Ve herkes sevilmeyi hak eder. Sevgiyi görünce çiçek gibi açılırlar.”

Aşkla dolu odacımız, bu ilgiden memnun savaşın eşiğinde yıkılma tehlikesine düşmüş cumhuriyete aldırmadan kendi kurduğu dünyasında memnuniyetle yaşamaktadır. Yeni lobi görevlisi Sıfır Mustafa ile birlikte… Fakat işler iki savaşın ortasına düşen bir cinayetle ve kurbanın bıraktığı paha biçilemez bir tablo ile değişir. Silahlardan çıkan alevler dünyayı değiştirirken Madam Celine’nin esrarengiz ölümü de Gustave ve Mustafa’nın hayatlarını değiştirecektir.

“Ellerinizi lobi görevlimin üzerinden çekin!”

2013 mahsulü bu eğlenceli, hareketli ve bir anlamda güldürürken düşündürüp, iyi anlamda sinir bozan yapımın çıkış noktası Avusturalya’lı gazeteci ve yazar Stefan Zweig notlarıdır. Yönetmen koltuğunda başarıyla oturan Wes Anderson ve Hugo Guinness, bu notları alıp karşımıza hareketi ve mizahı hiç bitmeyen, olmayan bir cumhuriyetin ışığında para, savaş ve hırsın dünyayı ne hale getirdiğini anlatırlar. Oyuncuların maharetli ellerinde iyice yükselen yapım kesintisiz, keyifli bir seyir sunar izleyicisine. Kimler yok ki izleyicinin karşısında; Ralph Fiennes, F. Murray Abraham, Edward Norton, Adrien Brody, Willem Dafoe, Jude Law, Bill Murray, Owen Wilson, Tilda Swinton… Liste böyle uzayıp gidiyor ve bize bir kez daha kanıtlıyor ki başarılı ve zekice düzenlenmiş bir senaryo ile birleşen iyi oyuncular her zaman akılda kalıcı bir iş çıkarır ortaya. Henüz izlemeyenleriniz varsa hava soğuk, evlerimiz sıcacık. Alın kahvenizi, çayınızı ve oturup seyredin derim. Vaktinizi boşa harcamamış olursunuz.

Gustave’ın dediği gibi dünya her ne kadar savaş, para ve hırs yüzünden yıkılsa da;

“Bir zamanlar insanlık olarak bilinen şu vahşi mezbahada hala ufak da olsa bir umut ışığı kalmış…”

Görebiliyorsunuz değil mi? İyi seyirler.

13718247705_368d7c450e_h

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir