Grand Guignol

dscf0001_fullGünümüzde, Grand Guignol terimi görsel medyada her türlü kurmaca vahşet, kesme, sakatlama, parçalama, yaralama gibi şiddet gösterilerine verilen bir isim haline gelmiş durumda. Cinayetler, işkenceler, mutasyonlar… 80’lerdeki “slasher” janrasının bir uzantısı olan günümüzdeki Saw / Testere (2004), Hostel (2005) ve bunların devam filmleri başta olmak üzere yeni dönem Japon ve Fransız vahşet filmleri, Grand Guignol’un en modern ve en sivri örneklerini teşkil ediyorlar. Halbuki aslında Grand Guignol, bundan bir asır önce Paris’in arka sokaklarından birindeki ufak bir tiyatro salonun ismi…

1800’lü yılların sonunda kurulan ve 60 sene boyunca izleyicilerini apaçık vahşet sahneleriyle karışık bazen komedi, bazen dedektiflik hikayeleri bazen de erotizmle mest eden bu ufak tiyatro, döneminde inanılmaz bir popülariteye ulaşıyor. Avrupa’da, dönemin en büyük turist mekanlarından biri haline geliyor.  Ancak enteresandır, herhalde sergilenen oyunların içeriğinden olacak ki, Grand Guignol tiyatrosu, akademisyenler tarafından hem o günlerde, hem de günümüzde oldukça görmezden gelinmiş bir fenomen halinde. Kurumsal yapıların tutuculuğu ve geçmiş zamanda popüler kültüre ciddiyet ile yaklaşılmaması sonucu Grand Guignol yıllar içinde unutulmuş bir kavram diyebiliriz. Yıllarca ciddi bir sanatsal incelemeye değer bulunmayan Grand Guignol tiyatrosu, ancak son 20 yılda korku sinemasının iyice zenginleşmesiyle beraber tekrar su yüzüne çıkmış durumda. Bugün hangi ciddi kaynağa bakarsanız, “slasher” janrası olsun, vahşet sineması olsun, temelinde Grand Guignol’un yattığını göreceksiniz.

20. yüzyılın başı, Avrupa tiyatrosu için çok önemli bir zamandı. Keza sinema diye birşey ortaya çıkmıştı ve bu tiyatro kültürüne de bir anlamda meydan okuduğu için, tiyatro kültürüne de bir zenginlik ve yenilik getirmişti. Sinemanın doğuşu ve Avrupa tiyatrosundaki yenilik ile birlikte “korku” janrası da tarihinde büyük bir yeniden doğuşa vasıl oluyordu.

19. yy’dan 20. yy’a geçerken toplum ve birey arasındaki ahlaki ve etik çatışmalar, sanatın temel kaynağını oluşturuyordu. Böylelikle “kötülük” kavramı ve “kötülüğün sanat içerisindeki tasviri” büyük ve önemli bir değişikliğe uğruyordu. Fantastik (hayal ürünü) ve ideolojik kötülükler yavaş yavaş yerini, toplum içindeki elle tutulur, gözle görülür kötülüklere bırakmaya başlıyordu. Yani canavarlar, yerlerini katillere ve sadistlere bırakmaya başlıyordu (ve daha sonra bu değişimin tavan yaptığı zaman, daha çok sonra, ancak 1970’lerde korku filminin altın çağı oluyordu)

İşte Grand Guignol’un en büyük farkı buydu. Canavarlar yerine, canavarca hisle adam öldüren insanlar vardı bu tiyatronun oyunlarında. İnsanın içindeki canavar, belki de sanat tarihinde ilk defa bu kadar açık ve net sergileniyordu. İnsanın içindeki temel içgüdüler, saplantılar, maniler, cinsellik, ölüm ve delilik Grand Guignol’un temelini oluşturuyorlardı.

dscf0021_full

Grand Guignol’un ünü kısa zamanda Fransa sınırıları dışına taşıyor, ve Londra’da büyük bir Grand Guignol tiyatrosu açılıyordu. Böylelikle seyirci yelpazesi iyice genişliyor ve Grand Guignol’ün korku sineması üzerinde tartışmasız bir etki yaratması kaçınılmaz oluyordu. Sinema kurumsallaştıkça, 1920’lerde ve 1930’larda canavarlar yine korku edebiyatında başrolü kaptılar. Yeni bir sanat dalı olan sinemada Grand Guignol rüzgarlarının esmesi için yüzyılın son çeyreğini beklemek gerekiyordu. Çok ironik ve manidar bir şekilde, Grand Guignol tiyatrosu, korku sinemasının tohumlarını atıyordu ama Grand Guignol’un sonunu da yine sinema getiriyordu. Ülkemizde 80lerin sonunda TV’nin VHS’yi öldürdüğü gibi, artan popülaritesiyle sinema da Grand Guignol’u öldürmüş oluyordu.

dscf0017_full1980’lerdeki Video Nasty dönemi ile birlikte sinemada Grand Guignol kavramı tavan yapmıştı. Kafalar kopuyor, iç organlar çıkıyor, yamyamlık, cinayet, işkencenin açık açık canlandırıldığı sahneler kol geziyordu. Ancak Video Nasty sansürüyle beraber Grand Guignol’un bu kontrolsüz çıkışı kısa sürede duvara çarpıyor ve korku sineması 90’lar boyunca toprağa gömülüyordu. Daha sonra kendi kendiyle dalga geçen, ve herkese slasher janrasının bir eğlence olduğunu haykıran Scream (1996) ile birlikte yeni bir slasher dalgası yavaş yavaş Testere ve Hostel gibi filmlere kapıyı açıyordu. Grand Guignol tekrar eskisinden de şiddetli bir şekilde yükselişe geçerken, ilginçtir bu yeni vahşet sineması dalgasında en acımasız ve en sert örnekler yine Fransız’lardan geliyordu. Haute Tension (2003), Frontiers / Sınırda (2007), A L’intérieur / Inside (2007) ve Martyrs (2008) gibi filmler, sinema tarihinde görülmemiş sertlikte ve gerçekçilikte yepyeni bir Grand Guignol dalgası getiriyorlardı.

Grand Guignol kültürü ve “vahşet ve sanat arasındaki ilişki” hiç bitmeyecek bir tartışma konusu. Her zaman böyle olmuş, her zaman böyle olmaya da devam edecek. Sanat içerisindeki vahşetin cazibesi, anlatması çok güç bir şey. Wes Craven hayatın içerisindeki gerçek vahşetten ne kadar etkilendiğini ve üzüldüğünü anlattığı bir söyleşinin sonunda sözlerini şöyle bitiriyor: “Sonunda bütün bu ‘kötü karma’nın bir yere kanalize olması, bir şekilde çıkması gitmesi gerekiyor değil mi?”

Türkçe’de ve Türkiye’de Grand Guignol:
Sadece ifade olarak değil, uygulama olarak da Türk sinemasında neredeyse hiç olmayan bir mevhum Grand Guignol. Zaten sinemamızda elle tutulur bir elin parmaklarının sayısını geçmeyecek kadar ciddi korku filmi var: Dabbe (2006), Küçük Kıyamet (2006), Musallat (2007), belki Gen (2006), yine belki Gomeda (2007) bir de eskilerden Dracula Istanbul’da (1953) var…  E zaten bu filmlerin hiçbirinde sağlam tek bir Grand Guignol sahnesi yok diyebiliriz. Benim de kendi başıma ilk kısa filmim olan Sandık‘ı (2007) çekerken de aklımda bu vardı zaten. Türk sinemasından Grand Guignol derecesi en tepede olan bir trash kısa film çıksın istiyordum.

Bir tek Araf (2006) filminde kızın mezarlıkta yürürken arkasından, yemek borusundan sürüklediği cenin sahnesi harika bir Grand Guignol sahnesi olarak tek başına ele alınabilir.

Ulkemizde özellikle internet üzerinden gün geçtikçe çoğalan bir sinema eleştri/inceleme kaynağı var. Ancak bunların arasında bile Grand Guignol terimine rastlamak mümkün değil. Bir tek Öteki Sinema’da ben kullanıyorum sanırım bu ifadeyi. İnternet üzerinden birçok yerde aradıysam da herhangi bir Türkçe kaynakta Grand Guignol ifadesine kesinlikle rastlayamadım. O yüzden de uzun bir süredir bu yazıyı yazıp, sonra geri dönüp Grand Guignol ifadesini kullandığım her yerden bu yazıya link vermek istiyordum. Artık içim daha rahat bir şekilde Grand Guignol ifadesini her yere görev gibi yazabileceğim için kıvanç doluyum. Sevgiler, saygılar…

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

8 Yorumlar

  1. tolga demirtaş

    çok güzel ve faydalı bir yazı. eline sağlık

  2. Ellerine sağlık çok güzel bir yazı olmuş. Başlı başına bir araştırma ve inceleme konusu, malesef özellikle “entellektüel” sanat çevresi tarafından, çok komiktirki; “küçük burjuva saçmalığı” olarak nitelendirilip, ucuz ve küçük görülüp popcorn’un içine atılmıştır.
    Yazının bu hali tammiyle bir kaynak oluşturuyor. daha geniş ve detaylı çalışmarınıda görmek üzere.

  3. “…İnternet üzerinden birçok yerde aradıysam da herhangi bir Türkçe kaynakta Grand Guignol ifadesine kesinlikle rastlayamadım…”
    Bu cümle belli ki sinema ile ilgili kaynaklar için yazılmış, doğrudur. Ama Guignol terimi Türk romancılığına Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Panorama’ kitabıyla girmiş . Kitabın sonlarında bu kelimeyi görebiliriz. İki karakteri konuşurken, karakterlerden biri diğerinin konuşmasını eleştirirken şöyle der: “Hatta biraz da Guignol tiyatrosunun sayıklamamsı konuşmalarını andırır.”
    Kitabın sonlarında karşımıza çıkan bu kelime, birkaç sayfa sonra bitecek romanın sonuna ilham kaynağı olmuşa benziyor. Yukarıda bahsettiğimi karakterler, bir takım tarikat üyeleri tarafından vahşice öldürülüyorlar:
    “Kafaları paramparça olmuş bir haldeydi ve yüzleri, ezilip büzülmüş bir mukavvadan maskeyi andırıyordu. Yalnız, sırtı hafifçe merkade dayalı duran ve alnı her zaman olduğu gibi, kara perçemiyle örtülü Fuat’ın dışarıya çıkmış tek gözünde öfkeli zamanlarındaki bakışını hatırlatan bir sertlik vardı.”
    Yakup Kadri’nin, Cumhuriyetin 10. yıllından başlayıp 1950’ye kadar olan dönemi anlatan bu romanının okunmasına vesile olur diye paylaşmak istedim.

  4. Teşekkürler Seçkin!
    ”Panaroma”yı hemen alacağım

  5. Masis Üşenmez

    Seçkin çok önemli bir bilgi vermişsin. Çok teşekkürler. Yazılarımızı bu şekilde geliştiren yorumlara bayılıyorum.

  6. yalnız değilsiniz. yaklaşık dört sene önce irreversible filmi ile ilgili bir sözlük entrymde filmdeki şiddetle ilgili olarak grand-guignol ibaresini kullanmıştım.
    http://obisp.blogspot.com/2009/10/irreversible.html

  7. çok faideli bir yazı kesinlikle.

  8. Grand Guignol ile ilgilenen korku filmi severlere 1935 yapımı Karl Freund filmi Mad Love tavsiyemdir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: