Güdümlü Politika ya da Tanımsız Kaygı: Altın Koza Ödülleri


Kucaklama politikası her ne kadar sevecen ve realist görünse de esasında gerçek bir patolojidir. Özellikle de objektif olunması gereken yerlerde devreye giriyorsa bu “sevme” dürtüsü, o vakit kıyıma dönüşür.

Öteki Sinema için yazan: Okşan Dede

19. Adana Altın Koza ödülleri bu kıyamın en bariz örneğidir. Festival başlarken yüzlerde bir tebessüm hali vardı, Altın Portakal’ın jüri ve jüri başkanı travmasından sonra Altın Koza buram buram gerçek sinema kokuyordu. Çoğu ustalar ve o ustalara nicelik olarak eş değer ilk filmler yarışıyordu. Yeşim Ustaoğlu, Reis Çelik, Zeki Demirkubuz, Erden Kıral, Derviş Zaim ve daha bir çoğu festivalin yarışma bölümündeydi. Film üreticileri dışında diğer katılımcılar da güzel, seyirlere doymalık bir festival olacağı heyecanıyla ordaydılar keza öyle de oldu sinemasal anlamda seyre doyuldu ancak gelin görün ki netice bir tırpan gibi geçti o seyirlerin içinden.

Ustalara saygı bir yeşilçam güzellemesi diye anılır bağımsız sinemacıların terminolojisinde. Ama benim çığırtkanlığım ne ustalık feodaline biadımdandır, ne de usta-çırak hiyerarşisine inandığımdandır. Gerçekten iyi işler yapmışlardı adı geçen ustalar. “Lal Gece” çocuk gelin sancısına farklı bir okuma yaparak, bir ağırlık çökertiyor izleyene. Bir fail göstermeyerek, sanılanın aksine erkeği de bu durumun müsebbibi saymayarak, orjinini düşündürmeye sevk etti bizleri. Zira erkek de o yazgının diğer bir tarafında durandır. O da görmeden, bilmeden ona gelin diye sunulana rızalık gösterir. İlk kez düğün gecesi birbirinin suretini gören gelin-damat hala mevcuttur pek çok yerde. Reis Çelik’in kendi tabiri ile seyredenleri de bir odaya kapatır. Gerdek gecesi anlatılır filmde. Ve gerçekten “çocuk gelin” sızısını içerden bir yerden sızlatarak aktarır. Çünkü çocuk gerçekten çocuktur. Karanlıktan, gök gürültüsünden hatta damat’ın bıyıklarından bile korkar. Damatsa kader sayar o geceyi ve o çocuğun ona kadın olmasını.

“Araf” ise metropol insanın varoluş boğuntusunu belki de en yalın haliyle çıkarır karşımıza. Yeşim Ustaoğlu herkesçe bilinir ki bu sıkımışlık halinin seyre dönüşümünün en yetkin isimlerindendir. Ve yine aynı beceri ile bu kez iki gencin ilk gençlik hezeyanlarını da katarak hikayesine oluşturmuştur yeni yapıtını. “Ateşin Düştüğü Yer” ise her gün bir yenisine yenisi ve daha kanatıcısı eklenen kadın cinayetlerinin, kadına yönelik işkencenin, sömürünün ve katlin belki de en duru anlatımıdır. 17’sinde hamile kalan kız ve onu öldürmenin metodik yollarını arayan bir aile. Filmin yarısından sonrası kurban-cellat yolculuğuyla en derinimizden, içimizde kendimizin dahi görmediği kovuklardan yaralıyor bizi.

“Yeraltı”, pek çoğumuzun aşina olduğu bir Zeki Demirkubuz hikayesidir. Dümdüz görünen hayatlar arkasındaki kaos. Yani yine bir simülasyon vardır. Görünenin ardındaki gerçek sanılandan çok daha başkadır. Memur Muharrem esasında obsesyonla örülü dünyasında gündüz görünenden çok çok farklı bir haldedir özellikle geceleri. Ve bu durum değişmez. Varoluşuna bir anlam bulmaya çalışan Muharrem, aramaya devam eder hala..

Bu sözünü ettiğim yapıtlar “Babamın Sesi” filminden sinematografik olarak da güçlüler. “Babamın Sesi” bir kurmaca belgesel tadındadır. Gerçek ses kayıtlarından yola çıkılarak oluşturulan öykü, organize olamamış bir senaryoya dönüşmüştür. Bir annenin sukunetiyle gösterilen asimilasyon ve bu asimalasyonun yarattığı tahribat, aynı şekilde, elde gerçek envanterler varken belgesel formu ile aktarılsaydı belki de o kategoride en iyisi olabilirdi ama kurgusal bir seyre dönüşümün metodolojileri daha farklıdır.

Yani “gerçek bir film” değildir saydıklarımın yanında “Babamın Sesi”. Maraş olayları bu ülkenin utanç heykellerinden biridir hala en bilindik, en ayaküstü yerde durur o heykel ona bakanı yakar yandırır. Ve bu katliamdan etkilenen kürt-alevi ailelere de bu ülke her şeyden evvel bir özür borçludur. Bizler bunu bilir, bu kararmış kanlı kronolojiyi her dem aklımızın en diri yerinde tutarız. “Babamın Sesi”nin hikayesi de bu kabuksuz yaraydı. Ama film seçicileri artık buna mı bakıyor? Neyin anlatıldığına? Güncel mi değil mi? Ağlatıyor mu? Kanatıyor mu? Maksat neyin işlendiği değil nasıl işlendiğiydi benim bildiğim sinema sanatı.

“Kürt Sineması” zaten son zamanlarda mağduriyet, ajitasyon ve asimilasyon üzerinden giderek buldu yolunu. O insanların acılarına ortağız biz. Kanla yoğrulmuş bilinçlerini de bir yere kadar hep anladık ama artık bu sinemayı “ağlatma ve acı aktarımı” olarak görmelerini meşru kılmaz. Yeni bir şey söylemek gerek. Acı baki ama onun aynı yollarla aktarıcısı olmak, kuru bir söylemi yinelemekten bir adım öteye gitmiyor. Uzun lafın kısası 19. Adana Altın Koza ödülleri bir panzer gibi geçti pek çoğumuzun üzerinden. Ama yine de başka başka yıllara, daha adil ödül dağıtımlarına, daha kabul görür beğenilere dönelim yüzümüzü yoksa bu umutsuzluk bizi yer bitirir hatta azaltır.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

2 Yorumlar

  1. babamin sesi’ne gercekci bir elestiri olmus.yaziyi keyifle okudum ama yanlis -de ve -ki kullanimlari cok goze batiyor.sinema diline bu kadar hassasken turk diline de ayni hassasiyeti bekliyorum.

  2. Maalesef yazıyı okumayı ikinci paragrafında bıraktım. Yanlış kullanılan ‘de’ ve ‘ki’ terörü canıma okudu çünkü. Yazar ve editör olarak biraz daha özen lütfen. Önceki yorumcunun da aynı şeye dikkat çekmiş olması dolayısıyla bu sorunu önemsemenizi dilerim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: