Gül Hasan ve Yeşilçam’a Düşen Almancılar

Yılar sonra deli dahi oyuncu Tuncel Kurtiz’in Gül Hasan filmini tekrar izledim. Ta 1981 senesinde çok gençken Şan Sineması’nda izlemiştim. Çok etkilenmiştim. O güne kadar izlediğim filmlerden farklı, değişik bir film. Yeşilçam sineması anlatımlarının çok dışında kalan, melez Alman ama Türk de bir film, epik tiyatroya da benziyor, değişik bir kurgu. O yaşlarda filmi niye sevdik bilemiyoruz. Sadece “iyi film” diyoruz, o kadar.

Yıllar sonra tekrar izlediğimde tekrar hayranı oldum filmin. Oysa tam tersi olmalı; “ya biz bu filmi nasıl beğenmişiz” deyip hayal kırıklığı, o dönemimizi küçümseme olmalı. Yok, tam tersi, yeni bir hayranlık. Kült mertebesi.

Filmin konusu Almancılar, gurbetçiler ve onları dolandırmaya çalışan üçkâğıtçı bir ekip. Herkes artist olmak istiyor, meşhur olmak istiyor. Bunun farkında olan uyanık sinemacı bir ekip. Yeşilçam’ın bile dışladığı bu ekipleri gayet iyi bilirim. Onları izledim. Beraber işlerde yaptık, arkadaşlarım da var. İsim veremem ama Öteki Sinema’ya konu olmuş adamlardır.

Gül Hasan sadece üçkâğıtçı sinema ekibine çatmıyor. Oraya gerçekten çok saf adamlar yollamışız. Onları kandırmak öyle kolay ki. Bir kez daha Tuncel Kurtiz’e taptım. Hele soyunup ormanlık yerde (yönetmen rolünde) çektiği bir sahne var, gülmekten gözlerimden yaş geldi. Hele Alman kadınlarla (çok kısa) seviştiği hayvan gibi sahne. (Bunu piçlikten, delirmekten yapmıştır.) Belli ki eğlenmek de istemiş filmi çekerken. Diğer rollerde Müjdat Gezen, Özcan Özgür var. Onlar da süper fırlama. Çok eğlenmişler.

Üçkâğıtları anlaşılınca Müjdat Gezen’in “haydi tüyelim abi” demesi, Özcan Özgür’ün kumarda para kaybedip Öztürk Serengil’e gönderme yaptığı sahne. Bütün parayı vermiştir kumarda ve tek tek kumarbazlara teşekkür eder: “Beni bu parayı taşımaktan kurtardığınız için hepinize minnettarım.” Bu Öztürk Serengil’dir, onun esprisidir.

Ben ülkemizde de bu adamları gördüm. Yıllar önce tiyatroya yeni başlamıştım, 1980’ler falan. Galatasaray kulübünün karşısında artistler kahvesi var, “11 Osman” diyorlar. Meşhurlar da geliyor ama tiyatro oyuncuları ağırlıklı.

Sonra sinemacıların olduğu kahveye takılmaya başladım. Burada büyük yapımcılar olmasına rağmen küçük yapımcılar da var. O zamanın ekmeği Almancılar. Bu adamlar nasılsa artistler kahvesinin adresini almıştır, bir şekilde düşerler oraya ya da birileri getirir. Cepleri Alman markı doludur ve Mercedes arabayla gelirler.

Asıl soru bu adamlar o adresi nasıl bulur? Gazete ilanı falan yok. İlk akla gelen Almanya’dan yönlendirildikleri. Yine hemşericilik ama kerizleyerek. İnsan hemşerisini ziker mi?

Video dönemi, her mahallede bir videocu açılmış. Yeşilçam’da da video film çekme furyası var. Bu Almancı kerizleri Almanya’dan Türk video şirketleri yönlendiriyor. Hemşerisi üstelik. İç Anadolulu genelde. Tabii burada birinci sınıf filmciler bu adamlarla ilgilenmez. Kim ilgilenir; 2. sınıf yapımcılar.

Şöğüşleme sırası İstanbul’dadır. Hatta bir telefon görüşmesi bile olmuştur; “Size bir arkadaşı yollayacağım, aynı Kadir İnanır’a benziyor, kolay gelsin” der. Yani adam Kadir İnanır’a falan benzemiyordur ama ona öyle muamele edin tiyosu bu.

Kurban gelir, Sivaslı, Tokatlı, neyse buradaki de hemşerisi zaten. Yabancıya gitmiyor. O akşam kerizin parasıyla Çiçek Bar’a gidilir, birkaç nazlarının geçtiği kız, artık gündemde olmayan bir kadın çağrılır. (Bu kadın eskiden erotik dergilerde poz vermiş biridir, birkaç filmde de rol almış, gündemden düşmüştür ama Almanya’da videoları oynar.) Çiçek Bar’a götürülür. Çiçek Bar o dönemde meşhur film oyuncularının geldiği mekân; yapımcılar, yönetmenler, artistler. Kurban bakar ki geldiği yerde meşhurlar var, hakikaten doğru adrese geldiğinden emin olur.

Herif kafayı bulunca bu eski güzele yazmaya başlar. Zaten onu karşılayan ekibin de amacı misafiri memnun etmektir. Eski yıldız kafa koparacaktır. Kerizi çoktan tavlamıştır. Masa altından elini tutarken herif de onun bacaklarını okşuyordur. Masadakiler sırıtmaktadır. Üstelik bu adamlar muhafazakâr falan görünmekle beraber ailece bu işleri (Almancı kerizleri) ekmek parası haline çevirmişlerdir. Bir şekilde Almanya ile bağlantıları vardır.

Uyduruk bir ofise yeni proje için her gün ünlü ünsüz oyuncular çağırılır. Maksat göz boyama. Ortada senaryo falan da yok. Senaryoyu sette yazacağına inanmış bir arkadaş var. Hiç kitap okumamış. Kameraman da yakın akrabası. Hatta bir yakın akrabası da stüdyo sahibi, onlar da Almancı. İlişkiler böyle, acayip bir özgüven oluyor bunlarda. Her şey illüzyon, hatta buna kendileri bile inanıyor.

Her gece artistler barına gidilir, yenilir, içilir. Almancı bonkördür, hayatında görmediği bir şey, ünlülerle beraber. Zaten en geç 2 ay sonra o da ünlü olacaktır, buna inanmakta. Oradan pavyona giderler. Maksat misafir memnun etmek ama kendi nasiplerini de almak.

Aradan bir ay geçmiştir ama daha filme başlanmadı. Ofislerine her gün ışıkçılar, kameramanlar, figüran kızlar gelir ama film falan yok ortada Her gün bir sürü Alman markı harcar. Daha film başlamadan sözde şirket adamdan avans falan almıştır. Bu paralarla hayatlarına devam ederler. Bir sürü gereksiz harcamalar.

Sıra mekân bakmaya gelir, konusu, hikâyesi olmayan filme nasıl mekân bakılacaksa. Daha doğrusu beleş mekânlar aranmaktadır. Yensin, içilsin, yatılsın falan. Alman marklarını almalarına rağmen film yine de bedava çekilsin.

Sonunda çekim başlar ama klip kafası, adamı manzarada yürütürler. Ha bire yürür adam. Sonra bir kafede bir kızla uzun uzun bakışmalar, adam mal gibi bakmaktadır ama film buralarda Tarkovski kıvamındadır. Sonra kavga sahneleri, jön figüranları ıska yumruklarla döver. Adamı lüks Mercedes’i ile de çekerler.

Bu tarz yapımcıların tek özendikleri şey başka setlere benzemektir. Sabah geç gelinir. Teknik 7.30’da oradadır ama yönetmen sete geç gelir. Kimseyle muhatap olmaz, senaryo yazmaya başlar. Salak asistan kızlar ona “hocam” diye hitap ederler. Çayı kahvesi gelir. Büyük bir sanatçı gibiymişçesine, kafası sanki bir şeye takık gibi yapmaktadır. Yaratıcı an; “aman susun hocanın konsantrasyonu bozulmasın”. (Bu an o adamın egodan orgazm olduğu andır.) Keriz Almancıyı kendini jön zannettirmişlerdir ama Almancı da onlara bilmeyerek ayar vermiş, “hoca” olmuş, yönetmen olmuştur bizimki, buna inanmaktadır. O anda setin tek hâkimi, iktidar sahibidir, ilham gelmesini bekler. Kendi evinde görmediği itibar bu settedir artık. Uzat bu anı. Uzat uzat.

Sonra yazdığı sahne için mekân bakmaya gider. Saatler saatler, hep boş. Ekip bu arada bir kahvehaneye sığınmış okey oynamaktadır. Film falan hiç umurlarında değil. İş uzadıkça onlara yarıyor. Nasılsa paraları alacaklar Almancıdan.

Az tanınan eski aktris, fotoğraf falan çektiriyor varoş kızları ve erkekleri ile. O bölgede oturanlar daha önce film ekibi görmemiş. Bunları çok önemli insanlar sanıyor. Daha ne zavallı sahneler.

Bir münasebetsiz ışıkçı “Hocam, ışığı nereye kurayım?” diye soruyor.

  • “Durun ya! Burada kafa patlatıyoruz.”
  • “Pardon hocam.”

Her tarafta sessizlik, her tarafta ıssızlık, yalnız kameramanın dudağında bir ıslık. Çekim 11’e doğru başlar, saat 12’de yemek molası, öküz gibi yemek yerler. Kerizin parası bol. Hatta sette akrabalar, eski arkadaşlar falan da vardır, yerler, içerler. Sonra çay içerler.

Yönetmen adam senaryo yazmaya başlar. Ortada bir şey yok. Kameraman akrabası, der ki “Abi güneş çok tepede. Çekim olmaz, saat 3’te çekelim.” Bu arada at yarışı falan oynarlar. Keriz kendini jön zannetmektedir. Setçi ayağına gider: “Abi, çay getireyim mi?”

Saat üçteki çekim dörtte başlar, 1 saat daha çalışırlar. Akraba kameraman der ki; “Güneş eğildi, resim kızardı. Geceye hazırlanalım.”

Gece de aynı şeyler. Saatlerce ışık kurulur. Her şey adamı film çekildiğine inandırmak. Akşam yemeği falan, kebapçılar. Kız hala kerize vermemiştir. İyice Kadir İnanır olmuştur.

Sonra zaten akraba yanında bedava yapacakları montaj için de kerizden para alınır. Ama en sonunda ona bir kaset verirler. Film hiçbir yerde oynamaz.

Bu gerçektir.

Bana bütün bunları Gül Hasan filmi hatırlattı.

Öteki Sinema için yazan: Osman Cavcı

Yazar hakkında: Osman Cavcı

1962 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Cavcı, tiyatro sanatçısı İsmail Cavcı' nın oğludur. Baba mesleği olan tiyatroya olan aşkı 1972' de bir turnede (İzmir Turnesi) başlamıştır. Daha sonraları Ertem Eğilmez ile tanışmasının ardından 1981 yılında sinemaya adım atmıştır. İlk sinema filmi Ertem Eğilmez'in yönettiği Hababam Sınıfı Güle Güle'dir. İlk sinema filminden sonra Türk filmlerinde rol almaya devam etmiş, Muhsin Bey filmi ile genç yaşta kariyerinin zirvesini yakalamıştır. Muhsin Bey'de organizatör Muhsin Kanadıkırık'ın genç yardımcısını kendi adıyla oynamıştır. Filmdeki bu rolüyle geniş kitlelerce tanınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir