Güvenin ve Önemsemenin Kutsal Alanı: The Square (2017)

Sanat eserleri söz konusu olduğunda, genelde sezgiselliği ister istemez mantığın önüne koyarım, hislerim bir nebze daha etkilidir, yapım böyle, nihai hükmümü verirken bu durum hep kendini tekrar eder, o nedenle bu zaafımın olumsuz etkisini azaltmak için detaylı fikirlerimi paylaşmadan önce kendime biraz zaman tanıyıp, tabiri caizse fikirlerimin demlenmesini beklemeye çalışırım. Ruben Östlund’un “The Square”ini (Kare, 2017) altı hafta kadar önce Adana Film Festivali’ndeki Türkiye galasında seyrettim, büyük beklentilerle girdiğim filmden hayal kırıklığı da içeren dağınık hislerle ayrıldım. Bazı sahnelerine ve başrol oyuncusuna bayılmış olmama rağmen övgülere ve ödüllere boğulan filmin beklentilerimi karşılayamadığını ve filmi ortalamanın biraz üstünde bulduğumu itiraf etmeliyim. Çok önemli bir film ama aynı nispette değerli değil. Bu görüşüm aşağı yukarı hâlâ böyle. Ama üstünde biraz düşününce, biraz okuyup araştırınca değişen düşüncelerim var, o yüzden filmle ilgili bir yazı yazmak, artılarıyla eksileriyle “The Square”in bende bıraktığı izleri toparlamak istedim.

Ruben Östlund’un “The Square”inin ilk ve en belirgin özelliği, anlatı şemasının aşırı epizodik (bölümlendirilmiş) oluşu. “Aşırı” derken Mahsun Kırmızıgül filmi gibi. Bu skeç izlenimi veren epizodik yapı kendi kendini dayatıyor çünkü Östlund her biri başlı başına ciddi bir mesele olan çok sayıda konuyu aynı anda anlatmayı tercih edince başka bir seçeneği kalmıyor. Göçmen ve azınlık sorunları, önyargılar, yabancı düşmanlığı, kişisel empati ve tolerans, yardımlaşma, dayanışma, gelir dağılımı eşitsizliği ve yoksulluk gibi toplumsal meseleler, imtiyazlı sınıflar, politik doğruculuk, liberal fikirler, banliyödeki güvenlik sorunu, basın ve ifade özgürlüğü, adalet, kadın-erkek ilişkileri, viral pazarlama, sanat (ve modern sanat) nedir ve kimin için yapılır, amacı ve sınırı nedir (veya var mıdır?), modern toplum bize ne gibi roller biçer, biz bu rolleri oynarken (bir tür performans sergilerken) neler yaparız, başımıza neler gelir, birey devletin rolüne soyunursa suç nerede başlar nerede biter gibi konular başta olmak üzere bir düzineyi aşkın önemli ve güncel meseleyle aynı anda güreşmeyi tercih ediyor Östlund. Bu da hem onu hem bizi yoruyor. Bir süre sonra ana karakteri Christian’daki (hâliyle yönetmendeki) kafa karışıklığı bize sirayet ediyor. Mesela göçmenler ya da yoksulluk konusunda ne dediği (tespitleri) belli değil, çözüm önerisi var mı, varsa (olmak zorunda değil tabii ama) o belli değil, sanatın sınırları konusunda tavrı net değil. Bu konulardaki fikirlerini hep Östlund’un filmi üzerine verdiği röportajlardan öğreniyoruz, orada her şeyi anlaşılır bir şekilde ifade ediyor ama açıkçası bunları filmde gösteremiyor. Filmde Kare’yi tasarlayan Arjantinli sanatçıyla yapılan halka açık söyleşiyi ele alalım. Söyleşi sırasında hastalığı (Tourette sendromu) nedeniyle ister istemez sıkıntılı bir durum doğmasına yol açan adam hakkında ne anlatmaya çalıştığı anlaşılmıyor. Onun özgürlüğü nerede bitiyor, diğer insanlarınki nerede başlıyor bunun cevabı yok. İstifanın açıklanacağı basın toplantısı sahnesi ha keza böyle. Bence film boyunca kendiyle çelişen bir sürü şeyi masaya bırakıp kaçıyor Östlund. Okuduğum röportajlarında rastlamadım, bununla ilgili bir şey de okumadım ama tamamen ayrı amaçlara sahip iki ayrı senaryosunu bir potada eritmeyi denemiş gibi geldi bana. Sanki gelişmiş batı ülkelerinin/toplumlarının boğuştuğu güncel sorunlarla ilgili bir hikâyesini, sanatın ve performansın sınırlarıyla ilgili olan bir başka hikâyesiyle bir modern sanatlar müzesi küratörü aracılığıyla birleştirmeye çalışmış. Filmin epizodik yapısını, modern sanat müzelerindeki her biri farklı bir şeyi anlatmaya ayrılmış odalara/bölümlere/pavyonlara, filmin bütününü de oralarda sergilenen türden izaha muhtaç bir enstalasyona (yerleştirme sanatı) benzettiğim için yapısal görünümüne çok takılmadım ama içerik, iki yerde beni fena hâlde ürküttü.

Bunlardan ilki; Oleg adlı performans sanatçısının modern sanata ve müzeciliğe desteğini esirgemeyen bir grup zenginin (“hayırsever” ya da “sanatsever” mi desek) davetli olduğu yemekte sergilediği, kısa süre içinde tahammül sınırlarını aşan ve önce ağır bir psikolojik şiddet daha sonra da yoğun fiziksel şiddet içermeye başlayan gösteri. Giderek doğrudan saldırı niteliği taşımaya başlayan bu gösterinin bir benzerinin gerçekten yaşandığını öğrenince insanın nutku tutuluyor. Benim tamamen canlandırma olan perdedeki versiyonunu izlerken haşatım çıktı. Ezildim, büzüldüm, gerildim. Oleg Kulik adında bir Rus sanatçı hemen hemen bu filmdekine benzer bir gösteri icra etmiş ve itip kaktığı bazı davetlileri ısırınca da karakolluk olmuş. Tek farkı, Oleg Kulik bir maymunu değil, bir köpeği canlandırıyormuş. Bütün film performansa dayalı davranışların sınırlarını araştırmayı şiar edindiği için Oleg sahnesine çok takmadım ama beni büsbütün ürküten, korkutan ve hatta sinirlendiren sahne, viral kampanya amacıyla küçük bir çocuğun IŞİD tarzı bir video klipte havaya uçurulması oldu. Ruben Östlund gibi “Benim filmlerimde asla şiddet görmeyeceksiniz, size söz veriyorum” diyen mülayim biri bile lafını afiyetle yiyip bu aşamaya geliyorsa vah hâlimize! Güya bir şeyler anlatmak ve/veya tartışmaya sunmak için küçük, tatlı bir kız çocuğunu bombayla havaya uçurdular! İzlerken kanım çekildi. Daha sonra, son dönem ses getiren festival filmlerinde (“The Killing of a Sacred Deer” vb.) sıklıkla gördüğüm ve bu filmde de karşımıza çıkan çocuk istismarı uygulamalarını ve yeni nesil Avrupa sinemacıları üzerinde “Hanekevari görsel şokların” belirleyici etkisini içeren bir çalışma yapacağım için burada fazla değinmeyeceğim ama iş giderek daha vahim bir hâl almaya başladı. Belki dişe dokunur bir etkimiz yok, ulaşabildiğimiz kitle sınırlı ama bir yazar olarak tarihe karşı sorumluluğumuz var. Bu gidişat bana 1960’ların sonunu ve 1970’lerin başını hatırlatıyor, bunu şimdiden görüyorum ve ikaz etme ihtiyacı duyuyorum. O zamanlar bu iş, küçük çocukları seks objesi ve şiddetin ana öznesi olarak kullan(dır)maya kadar varmıştı, şimdi çağın ruhu değişti, bazı şeyler çoktan normalleşti, bugün bu istismarın sonu, çocukların işkence uyguladığı veya gördüğü filmler ile çocuk pornosu ihtiva eden iğrençlikler olur, dediydi dersiniz. Fazla sürmez, çok yakında tozunu duman katan bol ödüllü bir “ana akım” Avrupa filminin merkezinde akıl almaz derecede istismar edilmiş küçük çocuklara rastlarız. Anlatımı daha etkileyici bir şekle sokmak ve görsel şoku katmerlemek için işin kolayına kaçılıp çocuklar kullanılıyor artık. Bu iş yavaştan başladı, birkaç yıldır sayıları ve şiddeti giderek tırmanıyor, ana akımın seçkin örneklerine sıçradı. Üzücü bir durum. Yazmasam olmazdı, kafanızı şişirdiğim için özür dilerim. Filme kaldığımız yerden devam edelim.

Son derece ciddi meseleleri masaya yatıran “The Square”i, salt bir komedi (ya da “fars” veya “taşlama” mı desek?) olarak değerlendirmek mümkün değil, o yüzden film boyunca (aynı zamanda senaryoyu da yazan) Östlund’un ne denli samimi olduğunu sorgulayıp durdum ve aslında eleştirdiği şeye dönüştüğünü hissettim. Ya da belki hiç eleştirmiyordur da bize eleştiriyormuş gibi gelmiştir. O da bu filmle bir performans sergilemiş gibi geldi bana. Filmde gösteriş olsun diye çekildiği belli olan sahneler var. Örneğin, filmde Christian’ın apartmanın çöplerinin atıldığı yerden bir şey bulması lazım. Evinden çıkıp bu çöplüğü boylayan bir çöp poşeti var, o poşette de ona lazım olan bir şey. Çöp konteynerlerinin bulunduğu yer, demir parmaklıklarla çevrili ve kapısı kilitli olduğu için üstünden atlıyor ve başlıyor çöp poşetlerini yırtmaya. Bu arada yağmur var tabii. Daha önce bu yeri gördüğümüz için, üstelik bir de çöp konteynerinin boyundan buranın büyüklüğünü aşağı yukarı biliyoruz. Dar bir yer olduğu belli. Östlund bu sahnede, sırf etrafı onlarca hatta belki yüzlerce çöp poşetiyle çevrili Christian’ı resmeden şık bir görüntü yakalamak için o daracık mekanı yapıyor basket sahası gibi. Sahneyi başka bir yere taşıyıp çektiği belli. Çünkü öyle yapmasa etkileyici bir kare yakalayamayacak. Böyle sayısız hile yapıyor Östlund. Başka var mı? Çok. Bir defa filmde hiç polis, güvenlik görevlisi, kapıcı görmüyoruz. İsteyen istediği yerde istediğini yapıyor, fast food dükkanı da olsan, müze de olsan fark etmiyor. Son model Tesla arabası olan “milyon dolarlık adam”ın apartmanına isteyen elini kolunu sallayarak (üstelik bisikletiyle) dalıyor, bağırıp çağırabiliyor hatta uzun süre imdat çığlıkları atıyor, bakan, ilgilenen olmuyor. Ya da ensesi kalınların katıldığı bir yemekte cam çerçeve kırılıp bir kadına fiziksel saldırı başladığında bile müdahale eden bir görevli çıkmıyor. Gerilimi arttırmak için yapılan (gerçeklerle uyuşmayan, hayatın doğal akışına aykırı) yapılan numaralar bunlar. Birkaç kat boyunca onlarca daireye onlarca zarf atıp, ne katlarda, ne kapıda hiç kimseyle karşılaşmamak gibi. Sonra “bizimkiler bana çok kızdı, senin yüzünden töhmet altında kaldım” diyen çocuğun, Christian’ın başka semtteki evine gece vakti baskın vermesi falan. Sayısız sahne var böyle.

Ruben Östlund’un Milliyet Sanat’a verdiği röportajdan, eleştirdiğini zannettiğimiz sanat ortamını aslında eleştirmediğini düşündürtecek küçük bir detay öğrendim. Filme adını veren The Square (Kare) enstalasyonu, yönetmenin gerçek hayatta bundan iki yıl önce bir arkadaşıyla tasarladığı bir şeymiş. Alay etmek için uydurduğu bir şey değil, kendi orijinal fikriymiş yani. Filmde modern sanatlar müzesindeki bazı konukların, müzeye destek olan önemli sanat koleksiyoncuları olduğunu da IMDb’den öğrendim. Bu da ilginç. Yönetmenin kültür endüstrisiyle, çağdaş sanatla, modern toplumla bir derdi olmayabilir. Belki de başından beri Östlund’un amacı, hicvettiğini zannettiğimiz şeyleri hicvetmek değildi. Değer verdiğini sandığımız şeyleri (yoksullara yardım, azınlıklara karşı ılımlı ve anlayışlı olma, dayanışma, Tourette sendromlu örneğinde olduğu gibi, kişilerin elinde olmadan taşıdıkları yani değiştiremedikleri bir özellik nedeniyle yargılanmamaları, tolere edilmeleri vb.) hicvediyordu belki de. Bu bağlamda filmi, Kuzey ülkelerine has bir soğukluk ve acımasızlıkla politik doğruculuğu yerle bir eden bir taşlama olarak okumak mümkün. Roy Andersson’un öğrencisinden böyle bir şey gelmiş olması şaşırtıcı olmaz. “Bir insanı kurtarmak ister misiniz?” ya da rahatsız edici bir küstahlık içeren “sandviç soğansız olsun” gibi sahnelerde bu vurgu güçlü bir hâl alıyor. Açılış sahnelerinden birinde cüzdanını, cep telefonunu ve kol düğmelerini kaptıran Christian’ın zamanla tercihini insanlara yardımcı olmamaktan yana kullandığı düşünüldüğünde yabana atılacak bir teori değil.

Yukarıda saydığım onca olumsuzluğa rağmen 142 dakikalık “The Square”in kendini seyrettirme konusunda hiçbir sıkıntısı olmadığını söylemem lazım. İşçilik güzel. AVM sahnesi, müze içindeki sahnelerde, Christian’ın evinde ya da kameranın arabadan çıkmayı reddettiği klostrofobik Tesla sahneleri gibi sahnelerde yetkin bir yönetmenle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Hem iç mekân hem dış mekân çekimlerinde müzikle bütünleşen hesaplı bir görüntü çalışması var. Beyazperdede etkisi bir başka oluyor. Favori sahnem, atlı komutan heykelinin kaldırılıp yerine filme adını veren Kare’nin konulduğu sahne. Söze gerek yok, tepeden tırnağa sinema konuşuyor.

Geldik, şahsi kanaatimce, filmi sürükleyen, seviye atlatıp ortalamanın üstüne taşıyan en önemli öğeye. Yani Stockholm’deki son derece saygın X-Royal modern sanatlar müzesinin baş küratörü Christian’ı oynayan Danimarkalı aktör Claes Bang’a. Tam bir keşif! Rolüyle bu denli bütünleşen yetenekli aktörün 51 yaşında olduğunu, bugüne kadar sadece 12 film çektiğini ve hemen hiç başrol oynamadığını öğrenince çok şaşırdım. Sinema için ne büyük kayıp! Bang, o denli akılda kalıcı ve inandırıcı bir performans sergiliyor ki, onun hislerini, zihnini zorlayan çelişkileri iliklerimize kadar hissediyoruz. Arabası çizildiğinde, çocuklarına mahcup olduğunda, Amerikalı gazeteciyle yattığında, yoksullara yardım ettiğinde… Jestleri, mimikleri ve tavrıyla komedi sahnelerini de zenginleştirmeyi başaran Bang, filmin çıtasını bir üst basamağa çıkaran en önemli unsur. Favori sahnem, ayna karşısında yaptığı konuşmayı davetlilerin huzurunda yinelediği sahne.

Ruben Östlund’un mizah dozu yüksek “The Square”ini (Kare, 2017) Adana Film Festivali’ndeki Türkiye galasında seyrettiğimi belirtmiştim. Tabii festivalde gala yapan, bol ödüllü, sansasyonel bir filmi dolu salonla seyretmenin en önemli artısı, son derece motive bir kitleyle filmi seyretmek oluyor. Film boyunca kahkahalar salonu doldurmaya devam etti, halbuki bu filmin vizyonda (prezervatif sahnesi hariç) neredeyse çıt çıkmadan izleneceğini düşünüyorum. İlginç ama öyle.

Ruben Östlund, “The Square” ile üstünde düşünülmeye, konuşulmaya değer filmler çekmeye devam ettiğini ilan ediyor. Bu filminde öncekilere kıyasla biraz geri adım atmış olsa da ileride çok daha sağlam filmler çekeceğine inandığımız yönetmenin bir sonraki “performansını” merakla bekliyoruz. Kare, güvenin ve önemsemenin kutsal alanıydı. Biz de Kare’nin mucidi Östlund’a güveniyoruz ve sinemasını önemsiyoruz.

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen.

“Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir