Hannibal (2013)

Hannibal posterÇok sıkı bir dizi takipçisi olduğum söylenemez. Hatta çoğu dizi severin hayran olduğu, dizilerin o kendi evrenlerini yaratma yetilerini son derece sıkıcı buluyorum (bu çabadan uzak durduğu için evrensel bir dil kazanan birkaç diziyi ve GOT’u tenzih ederim). Tüm o ihtişamlarına ve sürekliliklerine rağmen bence diziler sinemanın engin hayal gücünden ve büyük dilinden yoksunlar. Ama ilk gördüğüm andan beri tutkunu olduğum Doktor Hannibal Lecter, bizleri nazik bir akşam yemeğine davet ediyordu ve doğrusu iştirak etmemek büyük kabalık olacaktı. Ve biliyorsunuz; kabalık Lecter için ölümcül bir günahtır.

Öteki Sinema için yazan: Ezgi Aksoy

Doktor Hannibal Lecter ile ben de pek çok kişi gibi, Clarice ile aynı anda tanıştım – pek çok kişi gibi Manhunter en son izlediğim Lecter filmidir – . 1991 yapımı Silence of The Lambs‘de Clarice doktoru ziyarete gittiğinde, Miggs‘in hücresini geçmekteyken ve kendisi için bırakılmış sandalyeye adım adım ilerlemekteyken, hangimiz heyecanlanmadığını iddia edebilir ki. Ben henüz 11-12 yaşlarındaydım ve doğrusu kalbim neredeyse yerinden çıkacaktı. O günden beri de Silence of The Lambs, defalarca izlediğim filmler listesinde hep üst sıralarda yer almıştır.

Karşımızda kibar, nazik; ancak insan etinin verdiği cevherle yağlı yağlı parıldamakta olan yamyam gözlerini saklayamayan bir Doktor Lecter bulmuştuk. Aslında Lecter’ı böylesine ürkütücü kılan ne yamyam olması, ne de o parlak yamyam gözleriydi. 10 dakikalık sohbet içerisinde kendine güvenen genç bir ajanı küçük bir kız çocuğuna çevirmesindeki ve güvenini al aşağı edişindeki ustalık ve zekaydı. Pek çoğumuz Hannibal Lecter’ın kafamızın içine girmesindense, böbreğimizi taze kızılcık sosuyla mideye indirmesini tercih edebilirdik. Benim için Hannibal Lecter’ın beyaz perdedeki en etkileyici sahnesi işte bu karşılaşma sahnesidir. Bu devleşmeyi ne başka bir başyapıt ve başka harika bir Harris uyarlaması olan Michael Mann‘ın Manhunter‘ındaki (1986) Brian Cox‘un performansında, ne Hannibal Rising‘te (2007) Gaspard Ulliel ile bulmak mümkün; ne de bizzat Anthony Hopkins‘in canlandırdığı diğer Lecter filmlerinde (Hannibal 2007, Red Dragon 2002).

Hannibal 4

Tüm bunları göz önünde bulundurunca, gerçek bir Mads Mikkelsen hayranı olsam da, Hannibal’ın bir diziye uyarlanacağı haberini aldığımda doğrusu biraz hayal kırıklığına uğramıştım. Bana göre bu büyük karakter, son dönemde her şeyin dizileştiği bir yokoluş evrenindeki yerini alacaktı ve hatta “Hannibal’ı harcayacaklar matmazel”di! Ancak sanırım önyargılı davranmışım. Çünkü Bryan Fuller‘in hayata geçirdiği Hannibal serisi, muhteşem ya da kusursuz olmasa da, aslında hiç de fena değil.

Daha önce Zombiler, Yamyamlar, Açlık, Et, Medeni(y)et dosyasında da yazmış olduğum gibi bence Hannibal Lecter’ı yaşadığımız çağın popüler kültürünün en öne çıkan elemanlarından biri yapan, yamyamlık müessesini balta girmemiş ormanlardan çıkararak üst tabaka şehirlilerin elegan masalarına iyi kalite şarap eşliğinde sokmuş olmasıdır.

Eskiden yamyamlar neredeyse hayvanlarla bir tutulurken, Lecter ile karşımızda zeki, entelektüel ve yüksek zevk sahibi bir karakter var. Hatta prensipleri gereği pek hayvan eti tüketmeyen Doktor Lecter için neredeyse “vegan” bile denebilir. Tabi bunun için yediği kaba insanları biraz göz ardı etmemiz gerekecek.

Hannibal 1

Neticede karşımızda soğuk bira ve patlamış mısır eşliğinde tüketilemeyecek bir dizi var. Orta derecede soğutulmuş şarabınızdan bir kadeh alın ve isli peynir eşliğinde yudumlarken, tv karşısına kurulun… Çünkü Bryan Fuller’in yarattığı Hannibal serisi, Lecter efsanesinin zevk sahibi yanına ve gastronomi bilgisine odaklanıyor. Dizi boyunca karşınızda Hannibal’ın her biri birer natürmortu andıran yemek sofraları ve cinayet mahalleri var. Zaten bu nedenle her bölüm adını bir yemekten ya da bir tür mutfak malzemesinden alıyor olsa gerek.

Her şeyden önce, Mads harika bir Hannibal olmuş. Ancak Anthony Hopkins kadar ürkütücü olmadığı da bir gerçek ki, ben bunun bilerek tercih edildiği görüşündeyim. Yıllar içinde Lecter ürkütücü bir yamyamdan, çekici bir katile dönüştü. Hannibal’ın dizi versiyonunda Lecter’ın yamyamlığı bir sır değil, ancak onca kan revan içindeki sahnelere rağmen, Hannibal’ı öldürdüğü insanın böbreğini etrafındaki yağ tabakasından ayırırken görmedik hiç. Daha doğrusu Hannibal Lecter’ın kasap olduğu anlar, istemli olarak es geçildi. Onun yamyamlığı daha çok stilize edilmiş ziyafet sofralarında ve her biri birer gastronomi dersini andıran pişirme seanslarında kendini gösteriyor. Böylece aslında “et”le yabancılaşma yaşamıyoruz. Üstelik böylece gerilim meselesi doğrudan bir psikolojik gerilime yönlendirilmiş oluyor. Will Graham ve Hannibal Lecter arasındaki psikolojik çekişme, Lecter’ı böbrek ayırırken görmekten çok daha “doyurucu” doğrusu. Ya da ajan Jack Crawford‘u Lecter’ın masasında görmek de öyle.

Will demişken; Hugh Dancy‘nin muhteşem bir yorumla canlandırdığı Will Graham, Red Dragon’daki Edward Norton‘dan ziyade, Manhunter’daki William Petersen‘ın yorumunu andırıyor. Hugh Dancy, hayli kafası karışık bir Will Graham’ı canlandırmıştı ilk sezon. İkinci sezonda daha kendinden emin olsa da, kendi “yeteneğinin” yükünün altında ezilen bir Will gördük hep. Psikolojik yönden tam bir farkındalık ve güçlülük hali gösteremedi ve zaten bu durumu da onu Hannibal’ın manipülasyonuna açık kıldı.

Hannibal 3

Dizide güzel ve kararında bulduğum diğer bir unsur, o karanlık atmosfer. Biraz 90’lı yıllar gerilim sinemasının atmosferini andırsa da (fazlaca siyahlar ve grilerin kullanıldığı puslu, yağmurlu havalar falan), yine de bu yoğunluktaki bir psikolojik gerilime gayet de güzel gidiyor. Bu biraz şey gibi; nasıl Hannibal Lecter’ın pişirdiği yemekleri sıradan bir bira ile yiyemezseniz, bu diziyi de rengarenk ve günlük güneşlik olarak izleyemezsiniz. Doğrusu Lecter’a kabalık olur!

Bu atmosferi şahlandırırcasına özellikle ilk sezonda Will’in aklında arzı endam eden güzeller güzeli siyah geyiğin zamanla Lecter’a dönüşüne tanıklık etmek bile, bence yeterince heyecan vericiydi. Tüm o ruh hastası sanatçıların tuallerinden fırlamış gibi duran iyi tasarlanmış cinayetler ve tıpkı Lecter’ın yemekleri gibi sunulan cinayet mahalli görüntüleri de öyle. Doğrusu uzun zamandır seri katil tutkunlarının arayıp da bulamadığı iştah kabartıcı bir çalışma olarak Hannibal, yine de bazı eksiklikler barındırıyor.

İki sezon boyunca aslına sadık kalınmamış ve değiştirilmiş karakterler gördük. Öte yandan ikinci sezonun finaliyle orijinal hikayenin kendisinden de giderek uzaklaştıklarını anlıyoruz ki, bu benim gibi muhafazakar bir Lecter hayranı için iyi bir haber değil. Ama yine de Hannibal, karakterin şanına leke getirecek bir yapım değil ve zevkle izleniyor. Üçüncü sezonu sadece Gillian Anderson‘ın akıbetini merak ettiğimden bile izleyebilirim sanırım. Ama yine de emin değilim. Bakalım Lecter, üçüncü sezon ilk bölümde aparatif olarak ne ikram edecek…

Hannibal 2

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

3 Yorumlar

  1. Hannibal’ı TV’den mi, yoksa dizi portallarından mı seyrediyorsunuz?
    Ben internetten takip ediyorumn. Böbreğin etrafından yağı ayırmak dahil, bu tarz pek çok sahnesi var.

  2. İnternetten takip ettim ben de. Aslında demek istediğim, Lecter’ın öldürdüğü kişilerden aldıklarını mutfağına getirene kadar görmememizdi. Öldürdüğü kişiyi, deyim yerindeyse bir domuzu biçerkenki gibi, parçalara ayırırken ve o “et” ile cebelleşirken görmedik. Ölü bir insanın et yığınları içinden et seçerken, karaciğeri insan bedeninden ayırırken görmedik. Böyle sahneler varsa eğer dizide ve ben izlediğim mecrada takip edemediysem, paylaşın lütfen .)

  3. hannibal ve endüstriyel sinema...

    et yeme olgusu vejetaryenlik temelinde şekillenmiş bir sapmadır. bunu şurdan biliyoruz ; ilk et yemeye karar veren bitkinin dogada yiyecegi bir hayvan yoktu. ayrıca ilkel insan iskeletlerinde köpek dişi yoktur.(dişlerin tümü tamdır süt yada yirmi yaş dişi yoktur.ateş icad edilmedigi için sert gıdayı cignemek adına tüm disler hep birlikte çıkar) ayrıca endüstriyel şeker tüketilmediginden dişlerde çürük de yoktur.

    neandartel iskeletlerinde homo sapienslere ait kemirme rastlanmıştır. dr hannibal in aksine zeki ve yavşak olan homo sapiens barışçıl neandertalleri yiyerej yok etmiş olabilir.(neandertellerin torunları aborjinler sömürgeciler tarafından yok edilmenin sınırına getirilmişlerdi.kederden alkolik oldu çoğu.

    yamyamlar bir kaç on bin insan yedi oysa emperyalist kapitalist sistem iki dünya paylaşım savaşı ,yüz ülkeye saldırdı seksen ülkede darbe yaptı on milyonlarca insanı katletti.iş kazaları yoksulluk hala milyonlarcasını yok ediyor.

    Ne diyorduk, yamyamlık olgusu yok olmadan önce sadece düşmanın ruhuna sahip olmak adına uygulandı afrikada. beslenme temelli diildi.

    kanımca bir kuzu yemek ile bir çocuk yemek arasında büyük bir fark yoktur. hayvan kurban etme adeti dogal felaketleri durdurmak için insan kurban etme gelenegine son vermek için uyduruldu. Ciğer,kalp yiyen abd iti bok beyinli işitcinin derdi beslenmek değil şii leri terorize etmek. dr hannibal de doymak için yemiyor derdi izleyicileri terorize etmek.elbette ki bu isi başarıyor.

    hanibal ın sevilme nedeni “içmizden biri ” olması olabilir:) onun ,gelişmiş bir adalet duygusu var.aşırı özgüvenli ,bilgili ,cesur ,karizmatik ,kibar üstelik…

    sinema tüccarları kuzuların sessizligini sömürebildigi kadar sömürdü klasik bir yaklaşım olarak sıra dizide anlasilan. dizi yorumlanıp benim gibi boşa zaman harcanmış.ilk bölüm dışında gerisi çok iyi diil. Kış uykusunu irdeleyen bi yazı yok mu bu sitede?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: