Hedefim Sensin (2018)

Bir kış günü. Onsekiz yaşında
evleri yıkılanı, aydınlığı kuruyanı
Ondokuz yaşında. Çocukların yağdığını
güvercin yağmadığını, kar yağmadığını
Yirmi yaşında. Yoksulluğu değerlendirilmeyen
yaşlı kızlara sevda ve aşk yağmadığını
Yirmibir yaşında. Halk bahçelerine
hiç gül yağmadığını, umut yağmadığını
Yirmiüç yaşında. Alanlar türkülerle inlerken
dağlarıma karanlık ve özgürlük yağdığını anlat
ki elmadan evler oyayım
kırayım zincirleri umutla, sevdayla, aşkla
Kalbim acıyla damgalansın (Refik Durbaş)

Handiyse her metrekareye bir stand-up’çı düştüğü günlerde televizyon için yaptığı “Korsan TV” isimli programıyla tanınan ve “Avrupa Yakası” dizisi ile geniş kitlelere ulaşan Ata Demirer de herkes gibi bir süre sonra sinemaya geçiş yapmıştır. Şarkıcı olsun, türkücü olsun, tiyatrocu olsun, stand-up’çı olsun kitlelerin az biraz tanıdığı isimlerin kısa bir süre sonra sinemaya el atması bana tuhaf gelse de “zamanın ruhuyla” hayli uyumludur ve zamanın ruhu Andy Warhol tarafından belirlenmiştir.

Ata Demirer’in son filmi Hedefim Sensin’e ilişkin beklentilerim yüksek olmasa da bu denli şaşkınlığa düşmeyi beklemiyordum. İnsanların düşüncelerini ve filme dair fikirlerini öğrenmek için çeşitli sosyal medya platformlarına baktığımda, gördüğüm övgüler karşısında “acaba ben başka bir film mi izledim” diye düşünmedim desem yalan olur. Geçtiğimiz günlerde ülkenin en büyüğü olduğunu iddia eden bir gazetenin popüler kalemlerinden birinin röportajlarını para karşılığı gerçekleştirdiğini, okurlarına belirtme gereği bile duymadığını hatta bunu gazete yönetiminin bilgisi dâhilinde yaptığını öğrenince nedense hiç hayret etmediğimi söylemeliyim. Yine geçtiğimiz aylarda Oxford Üniversitesi Reuters Enstitüsü’nün dezenformasyon ve yanıltıcı haber konusunda yaptığı bir araştırmada ülkemizin yüzde 49 ile bu alanda en çok dezenformasyona uğrayan ülke olduğu açıklanmıştır. Bu açıdan bakıldığında filmin “sıcacık, çok eğlenceli, hoş zaman geçirmek için, çok güzel, güldüm eğlendim” gibi yaklaşımlarla nitelenmesinin, oyuncuların “hünerlerini gösterdiğinin, döktürdüğünün hatta devleştiğinin” iddia edilmesinin samimi görüşler mi yoksa belirli bir “motivasyon” neticesinde mi yazıldığını anlamanın çok güç olduğunu söylemeliyim.

“Medyanın siyasal ve toplumsal düşüncenin vaaz edilmesi üzerinde, “kanaat önderliği” icrası üzerinde büyük bir hâkimiyet kurduğu ortada. Gerçi medya henüz “sadece basın” iken de, gazetecilik, bir kanaat önderliği gücüne malikti. Ancak, o evrede gazeteciliğin özerk (görece özerk) bir düşünce üretim faaliyetiyle/düzlemiyle temasım hem daha ciddiyle alıyor, hem de asıl önemlisi, düşünsel faaliyetin/düzlemin gazete düzeyinde tüketilemeyecek özerkliğini tanıyordu. Türkiye örneğinde, eski “muharrir” profilinin, şüphesiz çoğun “jurnalistik” sayılacak bir yüzeysellikte olmakla beraber, daha fazla “okur-yazar” ve özgül bilgi alanlarına, düşünsel faaliyete/düzleme daha hürmetkâr olduğunu söyleyebiliriz. (Edebiyatçı ya da bilim insanı kimliği olanlar da nadirattan değildi.) Bugünün köşe yazarı ise, çoğun, entelektüel derinleşmeye -iyi ihtimalle- sinik bir tavırla bakan, otodidaktizmden (akademik/disipliner eğitim dışında kendi kendini yetiştirmekten) dahi üşenen bir profil sunmakta. İdeolojik, politik bir bağlanmadan da arınarak namütenahi (uçsuz bucaksız) hale gelen manipülasyon esnekliğinin, eski tabirle “fikir haysiyeti” denen şeyi, aslında çok daha basit bir düzeyde “gerçekten söylenenin kastediliyor/kastedilenin söyleniyor olması” ihtimalini alabildiğine düşürmesi de cabası.” (Tanıl Bora, Sol, Sinizm, Pragmatizm)

Ortaokula başladığım günden beri gazete satın alır ve okurdum. Attila İlhan’ın ölümünden sonra artık hiçbir gazeteyi almaya elim gitmiyor ve birkaç köşe yazarı dışında kimseleri okumayı içim kaldırmıyor. Kusma isteğim daha baskın çıkıyor. Genellikle “skandal” kelimesiyle başlayan ucuz sloganlarla “trafik” oluşturarak okur avlayan, pek çoğunun internet siteleri nerdeyse “soft-porno” fotoğraflardan oluşan, yalan, uydurma, manipülasyon, dezenformasyon ve propaganda ile kitlelerin uyuşturulmasının en elverişli organı haline dönüşen medya ölmek üzeredir. Hakikatle ilgilenmek de ölüm döşeğinde olan birinin asla umurunda olmayacağından, değil röportajların sözde haberlerin bile para karşılığı yapıldığını öğrenmenin hiç de şaşırtıcı gelmeyecek olması doğal değil midir?

“Oldukça geveze bir adam olan Zekeriya’nın başına ne gelirse çenesinden gelir. Bir gün konuşmaması gereken bir yerde ve zamanda yine kendisini tutamaz. Ama bu sefer başına büyük bir dert alır ve İstanbul’u terk etmek zorunda kalır. Artık onun yeni yuvası ilk defa ayak bastığı Gökçeada olur. Burası Zekeriya’nın hayatı için adeta bir dönüm noktası olur.” (filmin tanıtımından)

Konusunun, Kemal Sunal’ın “her şeye maydanoz olan” bir karakteri canlandırdığı Meraklı Köfteci (1976) ile benzerlik gösterdiğini düşündüğüm Hedefim Sensin filminde çiğköfteci Zekeriya Taştan karakterini Ata Demirer oynamıştır. Bu karakter üzerine birkaç şey söylemeden geçemeyeceğim. Filmin tanıtımında “başına ne gelirse çenesinden geldiği” söylenen ve bu yüzden yaşadığı yeri terk ederek ülkenin en batı ucuna, Gökçeada’ya kaçmak zorunda kalan Zekeriya nedense buraya ayak bastıktan sonra bu huyundan vazgeçiyor. Klasik Hollywood formüllerinden olan, iki erkek karakter arasındaki sevgi-nefret ilişkisinin yaşanacağı Hasan karakterinin bir işine çomak sokmak haricinde filmin sonuna dek “kendini tutuyor”. Karşısına birçok fırsat çıkmasına karşın tuhaf bir şekilde karakterine aykırı davranıyor.

Doktor tavsiyesi olmadan antibiyotik kullanmanın yanlış olduğunu anlatan bir kamu spotunda, arkadaşından ilaç isteyen ancak olumsuz yanıt alan müthiş bir karakter var. Saçları alnına düşmüş, kaytan bıyıklı, baygın bakışlı bu karakter, arkadaşının istediği ilacı vermemesine karşın geri adım atmaz ve bir eczaneye giderek ilacı almaya çalışır. Eczacının “reçeteniz var mı” sorusuna verdiği “hayır ama hastayım” yanıtı ise muhteşemdir. Bu kısa filmi kim çekmiştir bilmiyorum ancak kendisini tebrik etmek isterim. Bir sanat eseri olmak için çekilmemiş olsa da bu kamu spotundaki karakter gerçek bir karakterdir. İlacı arkadaşından isteyen, eczacıdan isteyen hatta doktordan bile isteyen ve gerçek hayatta doktora gitmeden ilacı almayı başarabilecek kadar ısrarcı davranan bu karakterin tutarlılığı başarıyla sağlanmışken, bir “sanat” eseri olduğu iddia edilen filmdeki Zekeriya Taştan karakterinde bu tutarlılığı görememenin büyük hayal kırıklığı yarattığını söylemeliyim. Hayli zorlama da olsa hikâyenin temelini oluşturan İstanbul’daki sahnede çenesini tutamaz, Gökçeada’ya ayak bastığında hayatın olağan akışına uygun ve şaşırtıcı şekilde başarılı çekilmiş bir sahnede yine çenesini tutamaz ancak ondan sonra karakterin boşboğazlığına rastlanılmaz.

“Benim adım Zekeriya Taştan, çiğköfteyi yarattım yeni baştan” diyecek kadar iddialı, ustasından kalan bir tepsiyi otuz yıl boyunca saklayacak kadar işine bağlı bir karakter olmasına karşın ustalığına ilişkin hiçbir sahne filmde yer almaz. Güzel bir çiğköfte tarifi almış olsaydık veya karakterin ustalıklı bir şekilde çiğköfte yaptığına tanık olsaydık daha derinlikli bir karakter ortaya çıkabilirdi, diyebilirim. Hiçbir derinliği olmayan bu karakter çiğköfteci değil de ayakkabı boyacısı olsa ne fark ederdi, bilemiyorum. Yaklaşık 20 yıl önce yolumun düştüğü Gökçeada’da yediğim balığın tadını hala unutmadım ve herkese anlatırım. Gökçeada’ya kadar gitmişken en azından böyle bir sahneye yer verilmemesinin anlamsız olduğunu düşünüyorum.

“Pragmatizm toplumda olup biten olayların gerçek nedenlerini halktan gizleyebilmek için öznel idealist kılığa büründürülmüş bir felsefedir. O, insan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel dünyayı, olaylar arasındaki neden ve sonuç ilişkilerini reddeder. Bunların yerine yönsüz, bir kurama dayanmayan, anlık ihtiyaçlardan doğan yaşantıyı koyar. Hakikati inkâr eder. Onun yerine amaca hizmet etme ve yararlı olma anlayışını koyar. Ona göre amaca ulaşmada kişiye yararlı olan her şey, hakikattir, iyidir. İnsan, tarihsel ve toplumsal bir varlık değil, tersine doğuştan hazır olarak verilen içgüdüler varlığıdır.” (Harry K. Wells, Pragmatizm)

Uzun zamandır yerli olsun yabancı olsun ülkemizde vizyona giren filmlere yönelik en çarpıcı cümlenin “hoş zaman geçirmek için” olduğunu görüyorum. Sinemanın hatta yalnızca sinemanın da değil nerdeyse bütün sanatın temeline “hoşça vakit geçirmenin” konulması pragmatik yaklaşımın bir sonucudur. Burjuva ideologları tarafından ortaya konulan ve hem kapitalist sınıfın dünya anlayışını dile getiren hem de toplumsal hayatı etkisi altına alan bu düşünce gündelik hayatın her köşesine sinmiştir. “Hoşça vakit geçirmeye” yarayan bu filmlerde yöneten ile yönetilen, varsıl ile yoksul, egemen ile bağımlı, mutlu ile mutsuz “aynı dünyada” bir araya getirilerek gerçeğe aykırı bir yanılsama evreni oluşturulmakta ve burjuvazi için dikensiz gül bahçesi yaratılmaktadır.

“Mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde toplumsal varlık koşulları üzerinde, özel olarak biçimlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefe anlayışlarından oluşmuş bütün bir üstyapı yükselir. Sınıfın tümü, bunları yaratır ve bu maddi koşullar ve bunlara tekabül eden toplumsal ilişkiler temeli üzerinde, bu üstyapı öğelerini biçimlendirir. Bunları gelenek yoluyla ya da eğitim yoluyla edinen birey, bu üstyapı öğelerinin, gerçek belirleyici nedenleri oluşturduklarını ve kendi eyleminin hareket noktası olduklarını sanabilir.” (Karl Marks, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i)

Burjuvazinin egemenliğiyle dünya iyiye değil hep daha kötüye gitmiş, kapitalist üretim tarzı yeryüzünün her köşesine yayılmış, giderek tüm insan ilişkilerini meta’ya bağımlı kılmış ve ortadaki sözde muazzam “zenginliğe” karşın yoksullukta azalma olmamıştır. 1 milyardan fazla insanın günlük kazancı 2 liranın altındadır, 1 milyardan fazla insan temiz içme suyundan yoksundur ve 1 milyar insan yetersiz beslenmektedir. En az 100 milyon çocuk emeği sömürülürken, en zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 20 arasındaki eşitsizlik oranı 80 kat artmıştır.

7 milyardan fazla insanın yaşadığı dünya üzerinde her 3 kişiden 1’i yoksulluk sınırının, her 7 kişiden 1’i ise açlık sınırının altında yaşamaya çalışmaktadır. Nüfusun yüzde 1’inin servetinin geri kalan nüfusun toplam servetinden fazla olduğu ve her 7 kişiden 1’inin aç yattığı bir dünyanın “öyle olması gerektiğini” söyleyen ve “inşa edilmiş” bunca sefaleti görmezden gelen bir sanat anlayışı üstyapıyı tamamen ele geçirmiştir. Medeniyet, insanların refah içinde ve mutlu yaşaması mıdır yoksa bu medeniyetin getirdikleriyle halkın sömürülmesi midir? Hatta kendinden başkasına faydası dokunmayan böyle bir medeniyeti övmek sanat adına utanç verici değil midir? Örneğin, 1 milyardan fazla insan içecek bir yudum temiz su bulamazken, plastik şişelerin yok edilmesine harcanan para ile yeryüzündeki bütün su kaynaklarının ıslah edilebilmesi mümkün iken milyarlarca paranın silaha, lüks tüketime, içkiye, kıyafete, arabaya harcandığı bir dünyanın mutlu ve huzur dolu bir yer olması mümkün müdür?

Sanatın, insanın kendine, topluma ve doğaya yabancılaşmasının dolayısıyla acı çekmesinin önündeki engellerin kaldırılması yani insanın insanileşmesine katkıda bulunması ölçüsünde değerli olduğunu, bunun dışında kalanların “tamamının” değersiz, geriletici hatta yoz olduğu düşüncesinde olduğumu söylemeliyim. Sanat, insanın insanileşmesi mücadelesinde taraf olmak demektir. Taraf olmayı küçümseyen veya taraf olmak istemeyen sanat olamaz, olmamalıdır. Gerek ülkemizde gerekse yeryüzünde birçok acı varken gösterime giren filmlerin büyük çoğunluğunu komedi filmlerinin oluşturması sanatın kapitalist dünya görüşünün esiri olduğunun göstergesidir.

“Gülme ister yatıştırıcı ister dehşet verici olsun, her zaman korkunun geçip gittiği anlara eşlik eder. Gülme edimi fiziki tehlikelerden de, mantığın pençelerinden de kurtuluşu gösterir. Yatıştırıcı gülme erkin elinden kurtulmuş olmanın yankısı gibi duyulur; kötü gülme korkunun üstesinden, korkulması gereken mercilerin safına geçerek gelir. Bu kaçınılamaz olan erkin yankısıdır. Fun yani komiklik şifalı sudur. Eğlence endüstrisi onu sürekli reçetesine yazar. Güldürmek insanları mutlu olduklarına inandıran bir aldatma aracıdır.” (Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği)

Pragmatik düşünme biçimi amaca ulaşma yöntemidir ve hakikatin nesnel bir ölçeği olduğunu inkâr ettiği için başarıyı bütün eylemlerin biricik ölçüsü haline getirir. Eleştirmenler yerden yere vurmasına karşın izlenme rekorları kıran Recep İvedik filmlerine ilişkin Şahan Gökbakar’ın “Susmanın vakti geldi sanırım. Herkes konuşuyor, rekorumu kıramadıysanız susun. Bizim filmimiz ve benim rakamım belli. Başarı çok net.” sözleri başarı odaklı bakış açısına örnektir. Pragmatik düşünceye göre her şey kişiyi amaca ulaştırdığı sürece meşrudur çünkü bu düşüncenin temelinde yer alan yegâne soru “Bu, benim işime yarıyor mu?” sorusudur. Yanıt “evet” ise, bu şey hakikat ve iyi; “hayır” ise yanlış ve kötüdür. Buradan hareketle diyebiliriz ki, hafta sonu yapacak başka bir iş bulamayan günümüz seyircisi güldüğü müddetçe filmler iyidir.

Çok uzatmadan, bir TV röportajında, “henüz yaşlanıp tipim değişmeden önce önümüzdeki dört yılda dört film çevirmek istiyorum” diyen Ata Demirer’e ve “hoşça vakit geçirmek” isteyen kitleye gişede başarılar dilerim.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

3 Yorumlar

  1. Ben film hakkında yorum okuyacağımı sanmıştım ama neyse hayatın anlamını bulmuş oldum Sayın Olcay sayesinde.

  2. Yine de bir tavsiyem olacak, tabii ki sinema dünyasından alıntı bir replikle; “Why So Serious”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: