Hell or High Water / İki Eli Kanda (2016)

Kapitalizm Çöküyor mu?

ABD’de 2007 yılının sonlarında başlayıp etkilerinin günümüze kadar devam ettiği Büyük Durgunluk olarak isimlendirilen dönem boyunca milyonlarca insan işsiz kaldı, milyonlarcası da evlerini, arazilerini kaybetti. Başlarda nedense kolayca alt edilebilecekmiş ya da ufak bir sorunmuş gibi lanse edilen mortgage krizinin yol açtığı Büyük Durgunluk, ülkemiz dahil olmak üzere, dünyanın neredeyse bütün ülkelerini etkiledi, etkilemeye devam ediyor. (Krizin nasıl ortaya çıktığını tane tane anlatan şu videoyu izlemek, konuya vakıf olmak açısından faydalı olabilir.)

Ekonomik kriz sonrası alınan ilk önlemler etkili olmaktan uzaktı. Hatta “kimi iktisatçılar ekonomi dünyasında kabul gören paradigmaların doğruluğunu sorgulamaya başladı. 1980’li yıllardan beri ekonomide baskın olarak kullanılan paradigma klasik liberal ekonomik modelden etkilenmiş olan, piyasanın ekonomideki belirleyiciliğini kabul eden ve bunu hiç sorgulamayan neoliberal ekonomik politikalardı. Ancak son ekonomik kriz ile beraber tüm ekonomik sorunların çözümünü piyasaya bırakmanın doğru bir yaklaşım olmadığı ve hatta piyasaya sınırsız bir güç vermenin bugün karşılaşmış olduğumuz sorunların kaynağı dahi olabileceği fikri ortaya atıldı. Birçok iktisatçı bu yüzden tekrardan, devletin piyasaya müdahalesini öngören Keynesçi ekonomik politikalara geri dönülmesi gerektiğini söylemeye başladı.”(1)

Erken Kalkan Kuş, Solucanı Kapar!

hell-or-high-water-posterİngiliz sinemacı David Mackenzie’nin son filmi Hell or High Water; toplumsal etik kurallar, aile bağları, kardeşlik ilişkileri gibi bir dolu kavram üzerinde ağırlığı olan laflar etse de asıl dikkatleri ABD’yi kökünden etkileyen ekonomik krize çekmek istiyor. Film, müthiş bir plan sekans ile açılıyor: sabahın erken saatlerinde, terk edilmiş gibi duran sessiz sakin bir kasabadaki bankayı açmak için arabasından inip kapıya gelen kadın görevli, bankanın etrafında bir tur atıp yanaşan başka bir arabadan inen kar maskesi giymiş iki kişi tarafından silahla tehdit edilir. Ters giden bir iki detay ve biraz acemice hareket etmelerinden profesyonel banka soyguncuları olmadıkları belli olan ikili, yine de bankayı soymayı başarır.

Soygun esnasında ve sonrasında gerçekleşen diyaloglar ve davranışlar, çok geçmeden kardeş olduklarını öğreneceğimiz Tanner ve Toby’nin, tamamen zıt karakterlere sahip olduklarına dair yeterli ipuçları barındırıyor. Tanner, heyecanlı, kafasına estiği gibi hareket eden, suça meyilli, serseri ruhlu biridir. Toby ise bir sonraki adımını dikkatlice planlayan, temkinli, suç dünyası ile ilişkisi olmadığı hemen belli olan ve en azından ağabeyine göre daha sakin yapılı biridir. Zaten ilk soygundan hemen sonra Texas Midlands isimli aynı bankanın başka bir şubesine gidip sadece veznedeki 1, 5, 10 ve 20 dolarlık dolaşımdaki paraları çalıp, bankanın kolaylıkla takip edilebilecek kayıtlı banknot destelerine dokunmamaları da zekice yapılmış bir plan çerçevesinde hareket ettiklerinin göstergesidir.

hell-or-high-water-04

Bir kasabadaki bankadan diğer kasabadakine yol alan soyguncu kardeşler, kapanmış iş yerleri ve fabrikalar ile boşaltılmış evler ve araziler arasından geçerek seyahat ederler ki benzer görüntüler film boyunca karşımıza çıkmaya devam eder. Ekonomik krizin izleri, her yerde bariz bir biçimde görülmektedir. İki kardeşin ne yapmaya çalıştığı ise ancak finale doğru belli olur. Sürprizi bozmamak adına bu detaydan bahsetmeyeceğim ama Hell or High Water, yasaları da arkasına alan bankaların (ya da bankalar nezdinde bütün kapitalist sermaye gruplarının) orta ve alt sınıfı, kredi, faiz ve borç üçgeninde boğarak resmen soyduğunu ima ediyor ve bir hayli anarşik bir çözüm önerisi getiriyor. Benzer problemlerle boğuşan (ve büyük ihtimalle boğuşmaya devam edecek) milyonların, filmin bolca romantizm sosuna bulanmış önermesine hak vermemesi zor görünüyor.

İnsanlığın Bir Türlü Başından Defedemediği Sorun: Irkçılık

Sadece Texas eyaletinde faaliyet gösteren Midlands bankasının şubelerinin soyulması, FBI’ın ilgisini çekmez ve dosya Texas Rangerlarının önüne gelir. Emekliliğine sayılı günler kalan Marcus ile Kızılderili kökenli ortağı Alberto, dosyayı alır ve soyguncu kardeşlerin peşine düşer. Filmde Marcus ile Alberto, polisiyelerde sıkça karşılaştığımız siyahî ve beyaz polis ortaklar gibi bir görev üstleniyorlar. Marcus, ortağına sık sık yüklenerek, mizahi bir tonda da olsa aşırı ırkçı espriler yapar. Hatta ona “injun” diye seslenir. (“Injun”, Kızılderili anlamına gelen, “nigger” gibi ırkçı bir kelimedir.) İşin komiği Alberto, koyu bir katoliktir. Marcus, onun dini inancına da saygı duymaz, o yönüyle de dalga geçer. Aslında Marcus’un bu dünyada saygı duyduğu pek fazla bir şey yoktur (ya da kalmamıştır). Geçmişini bilmiyoruz ama göründüğü kadarıyla yalnız biridir ve Alberto ile aralarındaki ilişki, yaşlı çiftlerin tatlı sert atışmalarla süslü ilişkilerine benzer. Otelde kaldıkları bir gece, Marcus’un Alberto’nun odasına gelerek izlediği televizyon kanallarına bile karışması, bu savı destekleyen sahnelerden bir diğeridir.

hell-or-high-water-orta

Bu arada Alberto’nun siyahî değil de Kızılderili olmasının filmin yapısıyla ilintili bir sebebi de var. Hell or High Water, kimi zaman western kalıplarından da faydalanıyor. Kasaba kasaba dolaşarak bankaları soyan iki kardeş, vahşi batının bağrından kopup gelen iki soyguncuya benzemektedir. Hatta diğerlerine göre daha büyükçe bir kasabadaki ölümlü soygundan sonra silahlarına sarılan kasaba halkı, kardeşlerin peşine düşer. Herhangi bir western filminde rahatlıkla denk gelebileceğimiz sekansta, öfkeli kasaba halkının altında atlar yerine pick-uplar vardır. Uzunca bir süre devam eden kovalamaca, Tanner’ın çantasından çıkardığı otomatik tüfekle takipçilerin araçlarını delik deşik etmesiyle son bulur. Böylece hem seyirciler, hem de öfkeli kalabalık, artık vahşi batının mazide kalan bir hatıradan ibaret olduğunu hatırlar. Günümüzdeki bireysel silahlanma oranlarının yüksekliği (ki Texas eyaleti bu konuda rakipsiz gibidir), western filmlerindeki “vahşi batı” tabirinin neredeyse masum bir ifadeye dönüşmesine neden olacak kadar vahim bir problemdir.

Muhteşem Oyunculuklar

Tanner ve Toby Howard kardeşleri, Ben Foster ve Chris Pine canlandırıyor. Marcus Hamilton rolünde Jeff Bridges, Alberto Parker rolünde ise Gil Birmingham var. Filmin kare ası olarak nitelendirebileceğimiz dört oyuncu da çizgi üstü performanslarıyla yılın en iyilerinden biri olan Hell or High Water’ı yukarı taşımak için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar. Gerçi karakter odaklı film de her birine yeterli alanı sağlayacak kadar imkân tanıyan, oyuncuların seveceği cinsten bir senaryoya sahip. Bu da doğal olarak defalarca izlenebilecek diyaloglarla bezeli bir film demek. Evet, bahsi geçen dört oyuncuya da ait bir dolu diyalogu not aldım ama filmin en unutulmaz anlarından biri de Marcus ile Alberto’nun girdikleri bir restorandaki kadın garsonun (Margaret Bowman) sipariş aldığı sahneydi.

hell-or-high-water-05

Garson: Evet, ne istemiyorsunuz?

Marcus: Efendim?

G: Ne istemiyorsunuz?

M: Şey, sanırım ben şey alacağım…

G: Bakın, 44 senedir burada çalışıyorum. Bugüne kadar hiç kimse T-bone Steak ve fırınlanmış patates dışında hiçbir şey sipariş etmedi. Bir tek 1987 yılında alabalık sipariş etmeye çalışan New Yorklu götveren dışında. Siktiğimin alabalığını satmıyoruz. Sadece T-bone Steak var. Yani ya yemeğin yanındaki koçanda mısırı istemezsiniz, ya da yeşil fasulyeyi. Siz hangisini istemiyorsunuz?

M: Yeşil fasulye istemiyorum.

Alberto: Ben de yeşil fasulye istemiyorum.

G: T-bone Steakler orta az pişirilir.

A: Acaba benimki…

G: Bu bir soru değildi.

A: Peki.

G: İkiniz de buzlu çay içersiniz.

A: Buzlu çay harika olur.

M: Evet, buzlu çay, teşekkürler.

-Garson uzaklaşır.-

M: Sana tek bir şey söyleyeyim, hiç kimse bu orospu çocuğunu soymayı beceremez.(2)

15. Filmekimi’nde de gösterilen Hell or High Water, bu senenin en dikkat çekici filmlerinden biri. Film, Tanner ve Toby karakterleri üzerinden kardeşlik ilişkilerini, yakın zamanda vefat eden anneleri ile Toby’nin boşandığı karısı ve onunla kalan iki oğlu üzerinden aile bağlarını, soygun ve kredi-borç-faiz karşıtlığı üzerinden de toplumsal etik kuralları sorguluyor. Ayrıca ırkçılık ve bireysel silahlanma gibi önemli sorunları da heybesine atan film, başköşeye ise ekonomik krizi yerleştiriyor. Hell or High Water, umutsuzluğun, fakirliğin ve çaresizliğin resmini çizerken bahsi geçen oyuncular dışında araziden de fazlasıyla faydalanıyor. Zamanında Kızılderililerin elinden önce silah zoruyla, sonra şaibeli anlaşmalar ile alınan araziler, aradan geçen yüzyıllar sonrasında benzer ama daha modern araçlar vasıtasıyla bir kez daha el değiştiriyor. “Beyaz adam çatal dilli!”

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

hell-or-high-water-01

(1) Ceki Bilmen, “Büyük Durgunluk ve Orta Sınıfın Düşüşü”, Şalom Gazetesi, 23.12.2009

(2)  Hell or High Water, (49.20-50.30) arası

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir yorum var

  1. Öncelikle inceleme için teşekkürler. Filmi 3 gün önce izlemiştim. Film bitene kadar “İşte şimdi birşey olacak! İşte şimdi film kopacak! Bu kadar yüksek puan normal değil, bu kadar değildir bu film! Şimdi kesin, Şimdi! Hadi!” diyerek izledim :) Bittiğinde ise beklentimin baya altında kalmıştı yapım. Neden diye oturup kafa patlatınca ekonomik kriz, kapitalizm, bankalar, ırkçılık, western gibi göndermeleri kaçırdığımın, detaylarını fazla incelemediğimin farkına vardım. Bu tarz bir inceleme yazısı aradım hemen ama bulamamıştım. Türkiye’de incelemesini yapan ilk sizsiniz sanırım. Yazınız doğrultusunda filmi tam anlamıyla izlemiş ve bitirmiş oldum şu an. Tekrar teşekkürler. Elinize sağlık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: