Kral Arthur’la Akraba Çıkıyor: Hellboy (2019)

Dog Soldiers ile sükse yapan ama (bana göre) peşini getiremeyen Neil Marshall’ın çektiği Hellboy reboot’u karşımızda. Evet, biliyorum The Descent iyiydi ama o kadar. Bütçesi yok o yüzden böyle oluyor diye diye Doomsday gibi hatalı işlerini bile bağrıma bastım ama artık yeter.

Açıkçası film gösterime girdiği hiçbir yerde övgüyle karşılanmadı. Benim duygularım daha da karışık. Filmde, Guillermo del Toro’nun stüdyo baskısıyla olsa gerek başaramadığı birkaç yenilik olsa da onun Hellboy’u sevdiren donanımına, her şeyden önemlisi kendini izletecek sıkı bir hikayeye sahip değil. Buna yol açan başlıca sebep, filmin hikayesinin dayandığı üç çizgi roman macerasından en önemlisi olan Hellboy: The Wild Hunt’taki Kral Arthur temasının tahrif edilerek giriş-sonuç kısmına yayılmış olması. Evet, sevaplarını, günahlarını ve nihayetinde kendi fikrimi yazmak istiyorum. Başlıyoruz.

Öncelikle Hellboy, şimdiye kadar izlediğimiz en kanlı çizgi roman uyarlamalarından biri olabilir. Bu Marvel – DC üretimi PG13 mamalarından sıkılan seyirciye ilaç gibi gelecektir ancak bu kanlı dokunuşun sadece görsel tasarımla kaldığını görmek sıkıntı verici. Bir süper kahraman filminde Silent Hill ya da Evil Dead referansları görmek çok keyif verici. Hellboy, bu kısımda günümüz konsol oyunlarının sinematiklerinde rastladığımız türden fantastik bir dünya yaratmayı başarıyor ve sonra bunu yapan adamlar gidip Marvel sululuklarından medet umacak halde espriler döşüyorlar filme… Bunu anlamak pek mümkün değil!

Evet, del Toro’nun Hellboy’u da kendini ciddiye alan bir kahraman değildir ve Ron Pearlman yorumu müthişti ancak David Harbour aksiyon sahnelerinde afilli bir Hellboy olmayı başarırken, iş mizah üretmeye gelince yeteneksiz bir bar komedyenine dönüşüyor. Onun da günahı bir yere kadar. Hellboy karakterine ne düzgün bir aşk hikayesi ne de ciddiye alınacak bir aksiyon mazereti yaratmışlar. 50 milyon dolar bütçeli filmde ne yazık ki çalışan bir aşk hikayesi olmadığı gibi önceki filmlerde karşımıza çıkan o harika kanat adamları da yok. İçinizden Abe Sapien dediğinizi duyar gibiyim. Evet, aynen öyle! Üzgünüm ancak Alice ya da Daimio, ikisi de faydasız ve sıkıcı tipler ve Zagor’un Çiko’su kadar bile işlevsel değiller.

Alice’in medyumluk sekanslarındaki ektoplazma ve Daimio’nun dönüşüm sekansındaki CGI’lar da ucuza halledilmiş gibi duruyor. Aslına bakarsanız filmde görsel anlamda da bir uyumsuzluk söz konusu. Hellboy maceraları Avengers misali %100 CGI’dan ibaret değildir. Daha önceki filmlerde pratik efekt ve makyaj sanatçılarının yoğun ve başarılı uygulamaları mevcuttu. Bu mirasa sahip çıkılmadığını söylemek güç, Hellboy başta olmak üzere karakter makyajlarını beğendim. Özellikle Baba Yaga sekansına bayıldım ancak iş CGI’dan görsellik yaratmaya gelince para yetmemiş gibi duruyor ki gerçekten de 50 milyon dolar sıkı bir CGI macerası için düşük bir bütçe.

CGI efektler için paranız yok, elinizde üç adet Hellboy macerasından, İngilizleştirmek adına saçma dokunuşlarla devşirdiğiniz ki en affedilemezi de iyice yağmalanmış Kral Arthur efsanesini ve Excalibur’u hikayeye karıştırmak… Düşünsenize Hellboy, Arthur’la akraba çıkıyor! Yok daha neler…

Film bir de akıllara zarar bir cast zafiyeti içeriyor. Resident Evil filmlerinin yüzü ve başka bir maceranın Alice’i olarak tanıdığımız Milla Jovovich’in filmdeki varlığı beni rahatsız etti. Bütçesini ne kadar eleştirsem de Hellboy başka bir proje tasarımı. Kan Kraliçesi Nimue’yi izlerken hikayenin görmemizi istediği karakteri değil yine her filme koşan B kraliçesi Milla’yı izliyor gibiydim. Bu kez Ian McShane’in yorumladığı, evlatlığına mesafeli ve aşırı devletçi Profesör Broom karakteri de seyirciyi soğutan başka bir şey. Hepimiz majestelerinin emrindeyiz!

Uzun lafın kısası Hellboy, süresine yetmeyen hikayesi ve parasının yettiği kadar yapılan CGI efektleri yüzünden başarısız bir reboot olarak karşımızda duruyor. Bu senaryonun nasıl ve niye onaylandığını anlayabilmiş değilim. Hikayenin yine bu gereksiz İngilizlik yüzünden sıkıcı bir ajan filmi izler gibi bizi dolaştırıp durmasından sıkılmazsanız bazı anlarından keyif alabilirsiniz. Aslında tek başına Baba Yaga sekansı bile filmi izlemem için bir sebep ancak alıştığımız, sevdiğimiz Hellboy bu değil. Prodüksiyon tasarımının tamamen farklı bir amaçla yola çıkıp en sonunda Marvel numaralarından medet umar hale gelmesi de kafaların karışık olduğunun göstergesi. Ron Pearlman, del Toro’suz bir Hellboy’da olmam derken ne kadar haklıymış, onu görmüş olduk. İyi seyirler…

murattolga@gmail.com

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Yazmaya 2003 yılında DivxTR’de başladı ve halefi olan Divx Planet forumlarında “Raven” takma adıyla devam etti. Divx Planet'te bir forum köşesi olarak başlayan Öteki Sinema'yı, 2005 yılında blog olarak devam ettirdi. 2010 yılının başında Beyazperde.com sitesinin eleştirmen kadrosuna katıldı. Aynı dönemde Yeni Harman ve Fotografya dergileri için sinema makaleleri kaleme aldı, online sinema dergisi Cinedergi için dosyalar hazırladı. 2012’de Medyaradar sitesinin sinema yazarlığı ve TV eleştirmenliği görevini üstlendi. Aynı zamanda lisanslı bir yelken sporcusu olan yazar, bir dönem TYF (Türkiye Yelken Federasyonu) yarış fotoğrafçılığı görevini yaptı. 2014 yılında Sinemerkez Akademi’de eğitmenlik yaptı ve akademinin Kocaeli yapılanmasının direktörlüğünü üstlendi. 2014-2016 yılları arasında Okan Bayülgen’in Dada Dandinista adlı TV programının yazı grubunu yönetti. Okan Bayülgen’in yönettiği Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası adlı tiyatro oyununda rol aldı. 2017-2018 arasında Antalya Sinema Derneği’nin danışmanlığını yaptı. OFCS (Online Film Critics Society) topluluğuna üye olan yazar, Öteki Sinema, Beyazperde ve Medyaradar'da yazmaya, Eğlenceli Cinayetler Kumpanyası'nda oynamaya ve davet edildiği okullarda sinema üzerine seminerler vermeye devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir