Hikmet Kerem Özcan: ‘Devasa tüketme partisi bir yerde bitecek’

Kısa filmci Hikmet Kerem Özcan’la bugüne kadar yaptığı işleri, denemelerini ve bundan sonraki projelerini konuştuk. Helak ve Son Dizesiz Şiirler belgeseliyle dikkat çeken Özcan, en korktuğu şeylerden birinin de iş hayatı içerisinde yaratım sürecinin erimesi olduğunu söylüyor ama çözümün dengeyi kurmaktan yana olduğunu da ekliyor..

Öteki Sinema için söyleşen: Banu Bozdemir 

Kısa filmlerine baktığımda deneysel, kurmaca, belgesel tarzında filmlerle karşılaşıyoruz. Öncelikle bu denemelerin sebebini bizlerle paylaşabilir misiniz? Kısa film tarzınızı yorumlamanızı istiyorum biraz da…

Filmleri tarz ve tür olarak ancak geriye dönüp baktığımda sınıflandırabiliyorum. Yazarken ve tasarlarken onun hangi tarz ve tür olduğuna göre bir sınırlandırma yapmıyorum.  Hayat hakkında herhangi bir şeyden ilham alıp kağıda kaleme koşup bir şey yazmanın biraz daha karmaşık ve sistemli hali kısa film çekmek. Ama temelde aynı basit amaca hizmet ediyor. Düşünceleri dışa vurmak, kendini ve ötekiyi tanımak.

Tarz olarak oturmuş bir tarzım olduğu söylenemez. Oturmuş bir tarz için bir hayli olgunlaşmak ve sinemada neyi istediğini çok iyi bilmek gerekiyor. Neyi istediğini öğrenmek için bolca şey denemek ve hata yapmak. Bence bir sanatçının eserinde yaptığı hatalar, hayatında yaptığı hatalarla büyük bir paralellik gösteriyor. Ve zaten o hatalarla sanatçı sadece eserinde değil hayatta da olgunlaşabilir, kendini tanıyabilir.  Nihai bir kendini tanıma noktasına hala uzak olduğumu düşünsem de geriye dönüp baktığımda da epey mesafe kat ettiğimi görüyorum.  En azından sevmediğim şeyleri artık kesin olarak biliyorum.

Didem Madak, yitirdiğimiz, sevdiğimiz bir kadın şairdi ve sen onu şiirleriyle, şiirlerini okuttuğun ünlü ve önemli isimlerle ölümsüzleştirmek istemişsin. Didem Madak’la kurduğun özel iletişim neydi. Biz gidenlerin ardından belgesel çekmeyi çok da sevmeyen insanlarız oysa, bu fikir nereden aklına geldi? 

Didem Madak’la kurduğum özel iletişim – ki gerçekten özel bir iletişim kurduğumu düşünüyorum- belgesel öncesinde değil sırasında gerçekleşti. Daha önce Hêlak filminde oynayan oyuncu arkadaşım Fatih Zenginoğlu bana bu projeyle geldi ve benden yönetmenliğini gerçekleştirmemi istedi. Ben o ana kadar hakkında çok az şey bildiğim Didem Madak’ı araştırmak için süre istedim. Şiirlerine bir hayli gömüldükten sonra da oldukça etkilendim ve bu projeyi gerçekleştirmemiz gerektiğini hissettim.

Ama asıl özel iletişim buradan sonra başladı. Şiirlere uygun sinematografiyi bulmak için defalarca okuyup, sette oyuncularla belgeseli çekip, kurgu sırasında da yüzlerce kez şiirleri dinleyince tüm şiirler kendi anlamlarının dışında yüzlerce farklı anlamda yarattı bende. İstemsizce şiirleri ezberleyip, rüyalarımda gördüğüm oldu. Olay farklı bir bilinçaltı deneyime dönüştü benim için. Bu özel iletişimi bu şekilde kurdum. 

Benim dikkatimi çeken başka birşey de son filmlerini başka ülkelerde, başka boyutlara çekmişsin sanki, yaptığın bir yolculukla birlikte mi şekillendi? Mesela Helak ve Nijer filmlerinin arka planına dair biraz bilgilendirme öğrenebilir miyiz senden? 

Bir sivil toplum kuruluşuna belgesel çekmek için Nijer’e gitmiştim. Belgesel için çektiğimiz röportajların yanı sıra orada olan birçok etnik durum ve görüntüyü de çektik. Bunları daha sonra Nijer’in bende uyandırdığı duyguları izleyiciye geçirecek şekilde kurguladım. Ortaya Nijer filmi çıktı. Bir yolculukta başa gelen bir hikaye gibi başa gelen bir film oldu Nijer. Yolculuk film doğurdu.

Hêlak filmi ise kıyamet-sonrası durum hakkında bir film yapma isteğinden ortaya çıktı. Bu konuda yapılmış binlerce film var ama kendi bakış açımla belki biraz daha farklı bir şey yaparız diye düşündüm.

Helak bir çevre sorununa, insanoğlunun fazla ve bilinçsiz tüketimi (su) sonucunda geldiği durumlar üzerine kısa, basit ama güzel bir film olmuş. Ben kendi adıma çevreye dair söylenmş sözlere çok önem veriyorum. Hatta röportajı yapma nedenlerimden beri de bu film ve Didem Madak belgeseli. Belgeseli nerede çektin ve ileriye dair dünyamızı neden bu şekilde kurguladın?

Hêlak filminin şehir sahnelerini kentsel dönüşüm için boşaltılmış Fikirtepe’de çektim.  Biz filmi çekerken orası tamamen harabeye dönmüştü ve zaten orayı çekimden bir ay sonra yıktılar, şimdi orda kocaman bir beton abidesi var.

Filmin çöl sahnelerini de Şile’deki kumlukta çektim. Aslında çok dar bir çalışma alanımız vardır ama geniş bir çöl atmosferini yansıtabilmek için alanı en verimli şekilde kullandık.

İleriye dair dünyamızı bu şekilde düşündüm çünkü geleceğe dair basit verilerle bir diyalektik kurduğumda bile yüz yıl sonra filmdeki gibi bir durumla karşılaşma oranı, karşılaşmama oranından çok daha fazla geldi bana.

Şu anda bile dünya bir teknoloji çöplüğüne dönmüş durumda. Çağlar boyunca mal satın alırken en çok dikkat edilen özellik uzun ömürlülüğü olmuştur. Sanayi devriminden sonra bile insanlar dedelerinden miras kalan bir saati oğullarına verecek bir tüketme verimliliği içerisindeydiler. Şu an da ise bir telefonun bir elbise dolabının en fazla iki-üç sene kullanılması kimseye garip gelmiyor. Fakat hepimizin bildiği üzere Dünya üzerinde o kadar fazla kaynak yok. Ve yine hepimizin bildiği gibi bu devasa tüketme partisi bir yerde bitecek.

Nijer belgeseli üzerine neler söylemek istersin, müzik ve hareketlerin uyumu ön planda tutulmuş gibi…

Biçim ve içerikle filmde vermek istediğim etkiyi söylemek istersem izleyiciyi ritimle sürekli uyanık ve diri tutmak ve onu katman katman bir kendi düşünce denizi içerisine sokmak diyebilirim.

Zaten bence bir filmin en iyi amacı izleyiciyi mediatif bir hale sokarak izleyicinin kendiyle hesaplaşmasına yardım etmek olabilir. 

Bir yandan da profesyonel iş hayatı devam ediyor, kısa filmle olan yolculuğunuz devam edecek mi, yoksa iş hayatı içinde erime mi gösterecek? 

En korktuğum şey iş hayatı içerisinde yaratım sürecinin erimesi. Sektörde çalışmanın film yapım sürecine biçimsel olarak sağladığı katkı yadsınamaz.  Sizin zanaatınızı geliştiriyor fakat asıl ihtiyacınız olan şeyi, yaratıcı ruhu sizden alabiliyor. Bu konuda dengeyi kurabilmek çok önemli.

Kısa filmde biçim mi yoksa içerik mi ön plandadır sizin için? Konu seçiminiz neye göre oluyor? 

Konu seçimim neye göre oluyor ben de bilmiyorum. Hayatımdaki her şeyin bir bileşkesi, tüm görüp-duyduğum şeylerin rafine edilmiş hali.

Biçim-içerik ilişkisi için de şöyle düşünüyorum: biçimin içeriğin hizmetinde olduğunu. Bence konuya göre içerik belirlenmeli çünkü anlatılmak istenen değiştiğinde doğal olarak onu en iyi anlatma yöntemi de değişiyor. 

Misafir filminde bir çocuk ve yaşlının güzel bir iletişimini anlatıyorsun, tabii yaşlı kadının Suriyeli olması da filme başka bir boyut katıyor. Toplumsal ikiyüzlülük ve uzlaşma için iyi bir konu, sizi bu filmi çekmeye iten sebepler nedir? 

Beni bu konu da film çekmeye iten sebepler filmin üzerinden dört sene geçmesine rağmen hala ne yazık ki hala varlar. Suriye savaşı devam ediyor ve ülkemizdeki mülteciler de büyük bir dışlanmışlığa ve ayrımcılığa hala maruz kalıyor.

Film “ben” ile “öteki” arasındaki toleranssızlık problemi üzerine dayalı. Başta “yabancı” olarak sınıflandırılan mülteci kadın zamanla bir “misafire “dönüşüyor.

Film bir çocuğun bakış açısından olduğu için biraz naif ve masalsı. Değiştirilmek istenen kadim iletişimsizlik problemleri bir çocuğun bakış açısına göre basitçe çözülebiliyor. Bu konuda belki gerçekçi değil ve biraz fazla didaktik, bir masal kitabı gibi. 

Baktığımızda neredeyse her yıl bir kısa film çekmişsiniz, kısa film çekme koşullarını nasıl yaratıyorsunuz, destek aldığınız yerler var mı?

Birçok defa başvurmama rağmen şu ana kadar hiç destek almadım. Tüm filmlerimi sinemacı ve oyuncu arkadaşlarımla organize ettim. Bu konuda şanslı olduğumu düşünüyorum, çok özverili insanlar tanıyorum. Bu koşulları yaratmak kolay oldu demek isterdim ancak maalesef öyle değil. Kısa film çekmek zor bir süreç. Senaryoyu, dramatik yapıları ve kadrajlarınızı düşündüğünüz kadar o filmi daha ucuza çekme yollarını da düşünmek zorundasınız. Kısa film çekmekte temel olarak iki yol var ya gerçekten iyi bütçelerle bu işe gireceksiniz ya da -bizim kendi aramızda gerilla tarzı dediğimiz- kısıtlı kaynakları maksimumda kullanma üzerine bir strateji geliştireceksiniz.

Mesela projesi storyboarduna kadar hazır olan fakat gerçekleştiremediğim iki tane kısa film projem var.  Bir tanesi göçebe bir obada geçen bir şamanla ilgili, diğeri de yine post-apokaliptik bir film.  Bu tarz uygulanmamış fikirler beni oldukça heyecanlandırsa da süreçler beni minimal ve realist olmaya itiyor.

Kısa film festivallerinin içeriklerine ve kısa filmcilere olan tavırları konusunda neler söylersiniz?

Bir kısa filmci için festival çok çok önemli bir durum. Orada filminizle başvuru yapıp, sizin gibi film çeken insanlarla bir arada olmak gerçekten çok güzel.  Bir kısa filmci için inanılmaz büyük bir motivasyon. Yaptığınız şeylerin birilerine ulaştığını gösteriyor.

Ama çoğu zaman ( bazı çok iyi festivalleri tenzih ediyorum) festival kâr getiren bir yatırım aracı gibi görülüp bu yüzden düzenlendiği için, festivalin bakış açısı da bu kar-zarar zihniyetiyle şekilleniyor.

Festival tanıtımına ve sunucularına büyük paralar harcayıp kısa filmlere telif hakkı ödemeyen, ödese bile aylar sonra ulaştıran birçok festival var. Sanırım kazanılan şeyin “ödül parası” olarak görülmesi onlarda bir pervasızlığa yol açıyor. Ancak “ödül” kazanıldığı andan itibaren artık bir “hak”tır.

Diğer kısa filmcilerle iletişim kurup paylaşımda bulunuyor musunuz, yoksa tek başınıza hareket etmek durumunda mı kalıyorsunuz, ya da bir tercih de olabilir tabii?

Mümkün olduğunca çok kısa film yapan insanlarla iletişim kurmaya çalışıyorum. Kendi yakın arkadaşlarımdan da birçok kısa film çeken insan var, bütün filmleri beraber çektiğimiz bir ekip var. Sadece filmlerinden tanıdığım ya da festivallerde tanıştığımız kısa filmciler de var. Mümkün olduğunca çok bağlantı kurmaya çalışıyorum.

Bundan sonra neler yapacaksınız, neler çekeceksiniz? 

Koridor isimli bir uzun metraj senaryom var. Onun dramatik yapısını ve karakterlerini tema alan bir kısa film çekmek istiyorum. Böylelikle kendi başına bir kısa film olmakla birlikte uzun metraj için de pratik olacak. Uzun metrajı da umarım kısa sürede hayata geçirebilirim.

Son olarak neler söylersiniz?

Size çok teşekkür ederim.  Siteniz merakla takip ettiğim bir site.

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir