Hırsızlar, Katiller, Sahtekarlar: Suçlular Aramızda

“Muhalefet istemem! İstemem, istemem, istemem!”

“Suçlular Aramızda” filminde Mümtaz böyle bağırır şirketinin yöneticilerine. Yasa dışı yöntemlerle kısa sürede çok kazanma amacı güden Mümtaz, şirketin bu yöntemlere bulaşmasını sakıncalı bulanlara gözdağı verir: “Ben itiraz anlamam! Muhalefet kelimesini bir daha duymak istemiyorum! İster kanunlu ister kanunsuz, her iş benim dediğim şekilde yapılacaktır. Bir gün mühlet size, yarın ya gelir evet dersiniz yahut da istifalarınızı gönderirsiniz.”

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Sahip olduğu güçle sarhoş olan Mümtaz, elinde çevirip durduğu Dünya maketiyle yaşama, cinsel fantezilerinde kullandığı kafatası maketiyle de ölüme hükmettiğini gösteren, ne kanun ne etik tanıyan, toplumdaki güçlü görüntüsünün tehlikeye girmesini önlemek için her türlü suça doğrudan bulaşmaktan çekinmeyen korkunç biridir. Filmin sonunda suçu; bu görüntüyü yücelten topluma atsa da kendi cezasını da ancak kendinin verebileceğini söyleyerek son anında da o “görüntüden”, onu o görüntüde dünyanın hakimi yapan sahteliklerden kurtulamayacaktır.

SAHTE DEĞERİN PEŞİNDE

Suçlular Aramızda daha ilk sahnesinde iki hırsızın; Mümtaz, karısı  Demet ve babası Halis Bey’le yaşadığı yalıya girmesiyle başlar. Bu sahnede Halil ve Yusuf’un, demir parmaklıklar ardından yapılmış bir çekimi vardır. İşte bu çekimde iki hırsız daha suçu işlemeden hapiste gösterilirler. Film içindeki birkaç sahnede daha Halil’in yine demir parmaklıklar ardından yapılmış çekimleri bulunur. Yoksul kenar mahallelerden çıkmış olan bu iki hırsızın içinde bulundukları koşullar zaten onları çoktan yargılamış ve hapse atmış durumdadır. Oysa onlardan daha azılı ve “büyük balık” peşindeki hırsızlar özgürdürler.

Halil ve Yusuf, çaldıkları kolyenin sahte olduğunu öğrenince şaşırıp kalırlar. Ava giderken avlanmışlardır. Karşılarında onların hayal edemeyeceği kadar dişli hırsızlar, tanımlanamayacak ölçüde yüzsüz kimseler vardır. İki hırsız, gelinine sahte kolye hediye eden Halis Bey’i utandırmak için ona telefon edip rezil etmek isterler. Halis Bey’in gerçek ortaya çıkınca yaptığından utanıp kızarıp bozaracağını sanırlar. Oysa Halis olayı öğrendiğinde hiç oralı olmaz: “Zengin adam rezil olmaz, iki üç gün dedikodu ederler ama gene de önünde yerlere kadar eğilirler.” Yabancı ülkelerin “az gelişmiş ülkelere yardım programlarından” yararlanarak, yasa dışı işler ve insan kaçakçılığı da yaparak zenginleşiveren Halis Bey için onu utandıracak bir rezalet yoktur. Vicdanı çoktan satılmış durumdadır. Ama oğlu Mümtaz babası kadar utanmaz değildir. Eğer eşine sahte kolye hediye edildiği duyulursa toplum içine çıkamayacağını düşünür. Buna engel olmak için de rezaleti tek bilen hırsızı ortadan kaldırmaya karar verir.

Metin Erksan, Suçlular Aramızda’yı aslında “Gecelerin Ötesi” (1960) filminden hemen sonra çekecekti. Bir gazete haberinden esinlenerek filmin senaryosunu yazmış ve filmin hazırlıklarına da başlanmıştı. Ama Atıf Yılmaz’ın çekmekten vazgeçtiği “Şoför Nebahat” araya girince proje ertelendi. Film ancak 4 yıl sonra çekilebildi. Metin Erksan, Gecelerin Ötesi’nde Demokrat Parti politikaları altında ezilen ve umutsuzca çıkış arayan birkaç yoksul gencin öyküsünü anlatmıştı. Suçlular Aramızda bu kez “mahalledeki milyoneri” odağına alarak Gecelerin Ötesi’nin bir devamı özelliği taşır. Gecelerin Ötesi’nde anlatılan gençler; işçi, sanatçı, okulunu bırakmış öğrenci karakterleriydi. Suçlular Aramızda ise zengin bir aile ile eğitimsiz kenar mahalle insanlarını karşılaştırır. Filmdeki sahte kolye, 50’li yılların bu yeni zenginlerini ifade eder. Halis Bey filmin en başında verdiği yemekte kendini öve öve bitiremezken; az gelişmiş ülkelere yapılan yardım programlarından yararlanıp sahip olduğu tek takayı iki yaptığını, gece gündüz çalıştığını, nefsine hep hakim olup para biriktirdiğini ve bugün 10. gemiciğine sahip olduğunu anlatarak zenginliğini kutsar. Yalnızca bu sözlere bakılsa Halis Bey’in çalışkanlığı ve azmine şapka çıkarmak gerekir ama daha o bunları söylerken masadaki davetliler arasında bulunanlar onun nasıl kirli işlere bulaştığını ve karanlık bir şekilde zengin olduğunu fısıldaşıp dururlar. Halis Bey’in övündüğü kahramanlığı, gelinine hediye ettiği kolye gibi sahtedir.

YOKSULLARA YARDIM EDEN YENİ ZENGİNLER 

ABD’nin “Az gelişmiş ülkelere yardım” adı altında, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB ile mücadele amacıyla yaptığı yardımlar, bu ülkelerin ekonomik bağımsızlıklarına darbe vurmuştu. Bu yardımlar çoğu zaman Birleşmiş Milletler yoluyla ve ABD’nin kurdurttuğu sözde bağımsız organizasyonlar tarafından da yapılıyordu. Türkiye’de bugün tarım başta olmak üzere pek çok sektörde yerel üretimin iyice zorlaştırılması, ülkede yetiştirilebilen ürünlerin yabancı ülkelerden alınmak zorunda kalınması işte 70 yıl önceki bu “yardımların” oluşturduğu bir sonuçtur. Çünkü bu yardımları yapan ülkeler kendi üreticilerini ve şirketlerini garanti altına alırken sözde yardım yaptıkları ülkelere ticari yaptırımlar uyguluyorlardı. Kendi ihtiyacından fazla buğday üretebilen Türkiye, daha o yıllarda ABD’den buğday alımları yapmaya başlamıştı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı George Marshall’ın kendi adıyla anılan yardım planı asla Türkiye’ye değil, yardımı veren ülkelere yani kendilerine yapılmıştır. Geniş çerçevede durum böyleyken kısa vadede hiç olmazsa yardım ve kredilerden tüm ülke halkının yararlanması gerekirken bu paralar politikacıların kendi siyasi güçlerinin artırılmasına ve küçük bir azınlığın daha da zenginleşmesine yaramıştır. Gelir eşitsizliği de korkunç bir ivme kazanmış, zengin daha da zenginleşirken yoksul daha da yoksullaşmıştır. Tarım bölgelerinden şehirlere göçerek güç bela yaşamaya çalışan, arabesk kültüre teslim olan ve Halil ve Yusuf gibi hırsızlık ve başka suçlara bulaşanların da barındığı kenar mahallelerde insanlar kendi ülkelerinde mülteci gibi yaşamaya mahkum olmuşlardır. İşte Halis Bey’in övündüğü zenginlik “görüntüsü” tüm bunları da içerir.

Halis’in oğlu Mümtaz’ın sahteliği de yine görüntüsünden gelir. Babası tarafından şirketin başına geçirilmiştir ama hala maaşla çalışmak zorundadır. Büyük bir holdingin başına geçmesine rağmen har vurup harman savuramayan biri olmak, onu şirket patronu olarak böyle görmek isteyenlerin gözünde küçük düşürecektir. Bu yüzden Mümtaz, para ve zenginlik açığını entrikalarla babasından çalarak kapatmaya çalışır. Bunun için cinayet işlemekten bile geri durmaz. Mümtaz, küçük hırsızı yiyen büyük hırsızdır. Kolyeyi çalanın şantaj yaptığını söyleyip babasından para koparır ama bunu hırsıza vermek yerine onu öldürmeye kalkar böylece babasından aldığı para kendine kalacaktır. Ama hırsızın bir değil iki kişi olması planlarını bozar.

KÜÇÜK BALIK BÜYÜK BALIK

Mümtaz her şeyi parayla satın alabileceğini düşünür, parasını verdikten sonra dünya onun olabilir. Karısını zenginliğiyle almıştır. Metresi Nükhet’i de ona verdiği paralarla, mücevherlerle elinde tutabilir. Çıplak vücudunu paralarla kapladığı müthiş sahnede aşkı tanımayan, kadını ihtiyaç duyduğu cinsellik için satın alabileceği bir varlık olarak gören biri olduğunu apaçık gösterir. Mümtaz sekreterine de aynı şekilde yaklaşır. Masaya çıkarıp çorabını yırtarak çıkardığında, kadının çorabın yırtılmasına üzüldüğünü düşünüp ona 50 çift alacağını vadederek onu rahatlatır. Satın alabildikten sonra, kadınla birlikte kadının sahip olduğu her şey de Mümtaz’a ait sayılır.

Filmdeki balıklarla ilgili konuşmalar da buna hizmet eder. Halis Bey yalısının önünde oltayla küçük balıklar avlarken Mümtaz zıpkınla büyük balıklar avlar. Bu yeni yöntem daha etkilidir ona göre ve babasının oltayla balık tutmasını küçümser. Mümtaz’ın büyük balık merakı kısa zamanda büyük paralar elde etmek istemesinin de göstergesi olur. Şirketin başına geçince ne yolla olursa olsun kazancı artırmak ve kısa sürede daha çok gelir sağlamak için yasal olup olmamasını önemsemeden her türlü yöntemi uygulamak ister. İşçilere verilen kumanyaların azaltılmasını ve bu tür kalemlerde %25 tasarruf sağlanmasını emrederek çalışanlarını da iyice ezmeye kalkar.

Balık adam kıyafeti giyerek zıpkınla büyük balıklar yakalayan Mümtaz, karısının üyesi olduğu yardım kuruluşunun düzenleyeceği hayır balosunun balık adam kostümleriyle yapılmasını önerir. İlk başta kulağa garip gelen bu fikir aslında Metin Erksan’ın filmin anlatımına uydurduğu bir seçimdir. Çünkü baloya gelen herkes yani Mümtaz’ın “çevresi”, onun nasıl görünmesine karar vermiş olan ve Mümtaz’dan farkı olmayan zıpkınlı büyük balık avcılarıdır. Hepsinin de baloya balık adam kıyafeti giyerek gelmesiyle böylece Mümtaz’ın dahil olduğu “o çevreye” ait oldukları anlatılmış olur.

MÜMTAZ’IN KADINLARI

Mümtaz kadınları satın alıyorsa öyleyse kendini satan kadınlar da vardır. Mümtaz’ın metresi Nükhet onunla olmaya devam etmek için sürekli Mümtaz’dan para ister durur. Üstelik kendine aynı Mümtaz gibi para yedirdiği bir sevgili edinmiş ve Mümtaz’dan gizli onunla birlikte olmaktadır. Herhalde Mümtaz gibi, bir şirketin başına geçse ondan pek bir farkı olmayacaktır. Mümtaz’ın doğrudan olmasa da satın aldığı önemli bir karakter de zengin bir erkekle evlenmenin takdir topladığı çevreye uymak için Mümtaz’la evlenen Demet’tir. Demet, “Orta halli aile kızları hep zengin erkek hayali kurarlar. Mümtaz’la zengin olduğu için evlendim. Bir gün onu severim diye düşünmüştüm. Yanıldım. Her dilediğime sahip oldum ama bu yetmedi.” derken aynı Acı Hayat’ın Nermin’i gibi zenginlik görüntüsü tarafından satın alınmış olduğunu itiraf eder.

Demet sevgi görmediği ve yalnızca Mümtaz’ın yanında gözükmesi gereken güzel bir görüntü olarak var olduğu evliliğinde mutlu değildir. Ama zenginlikle avunarak, hayır işleriyle uğraşarak vaktini geçirir. Ama “Fakir Çocuklara Yardım Derneği” üyesi olduğu halde bu yoksul çocukları hiç görmemiştir. Dernek çalışmalarıyla vicdanını rahatlatmaktadır. Halil onunla iletişime geçip sahte kolye olayını anlattığında onun yoksul mahallesine gelir, sahte kolyeyi çalmaya kalkışıp sonra Mümtaz tarafından öldürülen Yusuf’un ailesine para vererek vicdanını rahatlatmaya devam eder. Aslında burada, bireysel yardımlarla düzeltmeye çalıştığı yoksulluğun, üyesi olduğu kuruluşun çalışmalarıyla düzelemediğini de görmüş oluruz. Yoksullukla mücadele bireyler tarafından yapılırsa son derece sınırlı kalmaya mahkumdur. Bu bir politika olarak devletçe yapılması gereken, bu konuda çalışan kuruluşların denetlenmesi ve aynı politika doğrultusunda etkin ve kapsayıcı şekilde yönlendirilmesiyle amacına ulaşacak bir çalışmayı gerektirir. Bireylerin vicdanlarını rahatlatmasıyla yine bazı yoksul bireyler kurtulabilir ama bireysel çalışmalar asla kalıcı ve kapsayıcı olamaz ve yoksullar, zenginlerin el açmasını beklemeye mahkum edilemez.

SUÇ VE CEZA

Son sahnede Halil ve Demet bir polis botunda görülürler. Halil yardımcı olduğu hırsızlık için tutuklanacak ve mahkemeye çıkacaktır. Gelir dağılımında adaletin olmadığı bir toplumda suça bulaşan Halil cezasını çekecektir. Ama Halis Bey’den bir daha bahsedilmez. Oğlu Mümtaz kendi kendini cezalandırıp intihar etmiştir ama heralde pintilik kanına işlemiş olan Halis Bey yine rezil bile olmayacaktır. Dediği gibi insanlar birkaç gün dedikodu ettikten sonra aslında onun neden olduğu rezaleti ve ölümleri unutacaktır.

Babası kadar geniş olamayan Mümtaz, suçu ortaya çıkınca çevresi önünde rezil hissederek kendini ölümle cezalandırır. Ama eğer öykü günümüzde geçiyor olsaydı; hırsızlığının, ailesinin bulaştığı suçların, katil olmasının, sahtekarlığının çevresi tarafından ayıplanmayıp tam tersine alkışlandığını hatta tüm bunlara daha kolay şekilde devam edebilsin diye iktidarın ona özel yasalar çıkardığını görseydi herhalde filmin sonunda intihar eden Mümtaz değil bu kahırlara dayanamayan Halil ile Demet olurdu.

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu.

2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı.

Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

6 Yorumlar

  1. “…her devirde hâkim bir kuvvet vardır; ona tabaiyet, zamanenin hikmeti sayılır; vatanperverlik ve hamiyetini bu felsefeye uydurarak küplerini doldurmayı bilenler bu memlekette müreffehen yaşarlar, bu hikmeti idarenin zıddına gidenler, dedikodular içinde boğularak asılırlar, kesilirler, sürülürler, sürünürler…” (Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hakka Sığındık (İşitilmedik Bir Vak’a))

    Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Hakka Sığındık” isimli romanını inceleyen İbrahim Tatarlı, yazarın yukarıdaki ifadelerinden yola çıkarak, yazarın, iktidarın antagonistik toplumlarda hâkim sosyal sınıfların, emekçiler üzerindeki egemenliği olarak ele alma anlayışından uzak olduğunu ve iktidarı, sosyal sınıflardan bağımsız, bazı grupların zorbalığı saydığını iddia etmektedir. Böylece yazarın egemen sınıfların siyasetlerini üç beş kişilik bir gruba atfettiğini, düşünüş ve davranışlarında toplumun yapısı ve insanileşme mücadelesinden uzak karakterler yarattığını söyler.

    “Bizde geçinmenin esas akidesi: Evvelâ çatmak, sonra çalmaktır. Mutlakiyette de budur, Meşrutiyette de… Çatacak makama çatamayan, sıraya girip de çalamayan aç kalır. Daima kanunun fevkinde ya bir hükümet, ya bir cemiyet peyda olur. Su başlarını zorbalar alır. Onlara eyvallah diyerek boyun eğer, kanunu, insaniyeti, insafı, vicdanı çiğneyerek gittikleri yoldan gidersen yaşarsın. Aksi halde geçim i’rabından mahallin olmaz.” (Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hakka Sığındık (İşitilmedik Bir Vak’a)

    Yukarıdaki ifadeler her topluma, her ülkeye ve her çağa uyarlanabilecek basmakalıp sözlerdir ve dayandığı güçler açıkça ortaya konulmazsa hiçbir anlam ifade etmez. Benzer iddiaları “Suçlular Aramızda” filmi içinde dile getirebiliriz. Metin Erksan bu filmiyle bazı toplumsal sorunlara değinmek istese de, “dış yardımların” nasıl yapıldığı, niçin yapıldığı, kimlerin dağıttığı ve kimlere dağıtıldığı esas olmak üzere birçok konuda değinileri hayli yetersiz kalmakta ve yarattığı karakterler stereotip’ten öteye geçememektedir.

    Buna karşın filmi, sinemamız kültür endüstrisine boyun eğmemiş olsaydı nasıl olurdu sorusuna verilecek en güzel yanıtlardan biri olarak görmek mümkündür. Bu filmleri olgunlaşmış ve yetkin birer yapıt olarak değil de insanın insanileşme mücadelesindeki ilk adımlar olarak görmek gerekirken, egemenlerin sinemamızı ele geçirmesi sonucu insanın insanileşme mücadelesinde taraf olan filmlerin devamı gelmemiştir. Her türlü eksiğine karşın unutulmaması gereken filmlerden olduğunu düşünüyorum.

    Murat hocam, akıcı, ayrıntıları gözden kaçırmayan –zıpkınla balık avlama sahnesine ilişkin açıklamaları çok beğendim- ve unutulmaya bırakılmış bu filmi ele alan bu yazı için teşekkürlerimi sunarım. Ellerine sağlık…

  2. Yorumun ve katkın için ben teşekkür ederim Salim.

  3. Ebru Yıldırım

    Metin Erksan gibi bir yönetmene yazılarınızda yer verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Yine çok iyi yazmışsınız, ellerinize sağlık.

  4. Metin Erksan, Öteki Sinema’nın kıymetli sinemacılarından, onunla ilgili yazılara sitede kısa bir arama yaparak ulaşabilirsin Ebru, ilgini çekecektir.

    http://www.otekisinema.com/?s=metin+erksan

  5. Çok teşekkür ederim Ebru.

  6. Ebru Yıldırım

    Sanırım okumadığım Metin Erksan yazısı kalmadı. :) Öteki Sinema iyi ki var. :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir