Hitchcock Bu Filmi Severdi: Suburbicon (2017)

Hollywood’un yakışıklı aktörlerinden George Clooney, tıpkı Sean Penn’de olduğu gibi, olgunlaştıkça liberal görüşlerini filmlere yedirmeye başlayan, kirli politik işlerin ifşasından yana tavır alan, tatlı-sert bir yarı-politik figüre dönüştü.

Hâliyle perdede göstermek istediği şeylerin ancak ve ancak bizzat kendi kontrol ettiği filmlerde olabileceğini anlayınca/kavrayınca da kırkından sonra dümeni yönetmenliğe (ve yapımcılığa) kırdı. Özellikle ilk iki yönetmenlik denemesi, Confessions of a Dangerous Mind (Tehlikeli Aklın İtirafları, 2002) ve Good Night, and Good Luck. (İyi Geceler, İyi Şanslar, 2005) ile şaşırtıcı bir performans ortaya koydu, eleştirmenlerin beğenisi kazandı ve bir anda bir sonraki projesi merakla beklenen, entelektüel bir yönetmene dönüşüverdi. Arada Oscar adaylıkları ve ödülleri de gelince, yerini sağlamlaştırmış oldu. Sevilen aktör, amacının En İyi Yönetmen Oscar’ını kazanmak olduğunu çeşitli defalar dile getirdiği için her filmine ayrı bir özen göstermekle kalmıyor, gerek kadrosu gerekse işçiliği bağlamında kalburüstü bir ürün çıkması için (bütçe de dahil olmak üzere) elinden geleni yapıyor. Boğaziçi Film Festivali’nde Clooney’nin altıncı uzun metrajı Suburbicon’u izlemeye girmeden önce, filmle ilgili çekincemi paylaştığım sinema yazarı bir arkadaşım, “Ne de olsa büyük bir prodüksiyon, kötü çıkmasına izin vermemişlerdir” dedi ve haklı çıktı.

George Clooney, yöneteceği filmin senaryosunu her kim yazmış olursa olsun, uzun süredir iş birliği yaptığı Grant Heslov ile birlikte üzerinden iyice bir geçiyor. Suburbicon’da orijinal senaryo Coen Kardeşler’in ama Clooney-Heslov ikilisi filmin tansiyonunu arttıran çok önemli bir detayı yani beyazların “seçkin/elit” banliyösüne gelen siyahi Mayers ailesini hikâyeye ilave ederek (ki bu gerçekten yaşanmış bir linç hikâyesiymiş), öfke ve nefretin dışavurumundaki ölçüsüz dehşet sayesinde politik bir nüfuz alanı oluşturmayı ihmal etmemiş. Clooney’ye yakışan bir hamle. Gelelim senaryonun asıl taşıyıcı kolonuna…

1980 sonrası Amerikan Sineması’nda Quentin Tarantino, David Lynch ve (Joel ve Ethan) Coen Kardeşler’in özellikle şiddeti ele alma ve karakterlerine layık gördükleri eksantrik ölüm şekilleri konusunda sıra dışı bir çizgiye sahip olduğunu öne sürebiliriz. Coen Kardeşler; hikâye örgüsü bakımından Amerikan suç sinemasının tarihsel köklerine sadık, kara filmlerden, gangster sinemasından, Alfred Hitchcock’tan ve hard-boiled edebiyattan beslenen kendilerine has bir alt-tür yarattılar. Bugün -çektikleri komedi filmlerini bir kenara bırakırsak- suç sineması kapsamında; kaderin ördüğü sürpriz ağlarla belasını bulan karakterleri ve ani şiddet patlamalarıyla dolu hikâye örgüsüyle Coenvari (“Coenleri andıran” anlamında) diye bir tanım olması hiç şaşırtıcı değil. Her biri kendi hayran kitlesini yaratmayı başarmış Blood Simple (Kansız, 1984), Miller’s Crossing (1990), Barton Fink (1991), Fargo (1996), The Big Lebowski (Büyük Lebowski, 1998), The Man Who Wasn’t There (Orada Olmayan Adam, 2001) ve No Country for Old Men (İhtiyarlara Yer Yok, 2007) gibi sağlam filmlerle bu alanda kendilerini çoktan ispatladılar. Son senaryoları Suburbicon; o filmlerin Hitchcockyen bir üslup içinde paketlenip Raising Arizona (Arizona Junior, 1987), O Brother, Where Art Thou? (Nerdesin Be Birader?, 2000), The Ladykillers (Kadın Avcıları, 2004) ve Burn After Reading (Aramızda Casus Var, 2008) gibi komedileriyle dirsek temasına giren özel bir karışımı gibi. Film boyunca hem gerildim, hem güldüm.

Suburbicon’u Coenlere has kılan en önemli unsur, kanlı bir finalle taçlanacak olan anlatısında, tesadüflerin bozduğu sayısız denge ve Coenlere has karakterler olsa gerek. Arada usta kardeşlerin kara komedilerinde sıkça rastladığımız absürt mizah da kendini gösteriyor. Clooney; bunları, 1950’lerin film estetiğiyle başarıyla birleştiriyor. Perde dışında vuku bulan (off-screen/uzay-dışı) cinayetler, gerilim unsuru olarak gölge ve ses kullanımı tüm filme yayılmış durumda. Ritmin yavaşlamasına pek izin verilmediği için hikâye, kreşendo şeklinde yükseliyor. Filmin ilk yarısında şiddet öğelerinden arındırılmış sadece tek bir cinayete tanıklık ederken, finale doğru cesetlerin dağ gibi yığıldığını görüyoruz.

Suburbicon’u önceki Coen senaryolarından ayıran başlıca iki öğe var. Öncelikle bu Hitchcockyen (Hitchcock tarzı) bir gerilim. Bu ne demek? Filmin sürprizi filmin finalinden çok daha önce ortaya çıkıyor ve o noktadan itibaren başroldeki karakterin çaresizliği bir numaralı dramatik öğeye eviriliyor demek. Biz film boyunca seyirciler olarak evin küçük oğlu Nicky’nin (Noah Jupe) başına ne geleceğini merak ediyoruz. Hitchcock’un Truffaut söyleşilerinde örnek verdiği “saatli bomba” gibi. Bir şey olacak, orası kesin ama nasıl ve ne zaman olacak, işte orası meçhul. “Suburbicon”u istim üzerinde seyretmemizi sağlayan en önemli özellik bu. O yüzden filmin asıl sürprizinin çok erken ortaya çıkmış olması benim açımdan önemli değil, bu erkenden ifşa olma hâlinin filmin geri kalanına güç kattığı kanaatini taşıyorum.

Suburbicon’u önceki Coen senaryolarından ayıran en önemli ikinci özellik ise, cinayetleri işleyenlerin kimliğinde kendini gösteriyor. Filmde cinayet sayısı (body count) yedi ve bu cinayetlerin hemen hepsi başka biri tarafından, bambaşka bir gerekçe ile işleniyor. Kazara ölen de var tabii. Suburbicon’un karanlık dünyasında en çok ilgimi çeken bu oldu. Film bana, A Bay of Blood (Kanlı Körfez, 1971) gibi sürprizlerle dolu bazı kanlı gialloları anımsattı. Uzak Doğu Sineması haricinde pek böyle şeyler izleyemiyoruz. Suburbicon, sırf bu özelliği yüzünden bile izlenir.

Clooney, Suburbicon’da Amerikan Rüyası denen palavraya diz çöktürürken ona en çok yardımcı olan isimlerin hakkını teslim etmek lazım. Görüntü yönetmeni Robert Elswit, yapım tasarımından sorumlu James D. Bissell ve sanat yönetmeni Christa Munro. Eski Amerikan çıkartmalarından, afişlerinden, posterlerinden ve reklamlarından esinlenerek yaratılan Suburbicon dünyası, sahteliğini bu üçlünün marifetlerine borçlu. İç mekanlarda pastel renkler ve solgun imajlar, dışarıda alabildiğine renkli ve canlı bir çevre yaratmışlar. Hikâye karakoldaki sahneden sonra giderek daha bir karanlık bir hâle geliyor, böylece her türlü mekanda ışık azalıyor, renkler soluyor, koyulaşıyor. Mayers’lere uygulanan duygusal şiddet yerini fiziksel şiddete bıraktıkça filmin ses çalışmasının da ne kadar iyi olduğunu anlıyoruz. Clooney’nin de hakkını teslim etmek lazım. Bahçede oyun oynayan çocukları zamanla iyi aydınlatılmamış ortamlara, normalde asla girmek istemeyecekleri bodrum katlarına, merdiven ve yatak altlarına, daracık dolaplara sokuyor ve klostrofobi hissini ustaca bünyeye zerk ediyor. Suburbicon’un; cinai olayları küçük çocukların gözünden anlatan Shadow of a Doubt (1943), The Window (1949), The Night of the Hunter (1955) gibi filmlerin izinden yürüdüğünü söyleyebiliriz.

Ben filmin oyuncu kadrosunu da beğendim. Kabul ediyorum, Julianne Moore silik kalmış ama Matt Damon iyi. Alınmasın ama ben Matt Damon’ı (ve yakın dostu Ben Affleck’i) çok iyi eğitimli, çok iyi bir gelir düzeyine sahip kişileri canlandırdığı sofistike rollerden ziyade orta hâlli, klasik Amerikalı rollerine daha çok yakıştırıyorum, Damon’ın da Ben Affleck gibi keskin hatlara sahip, kaba bir suratı var, Gardner Lodge rolüne cuk oturmuş. Affleck de Gone Girl’deki (Kayıp Kız, 2014) Nick Dunne rolüne cuk oturmuştu. Sigorta müfettişi Bud Cooper rolündeki Oscar Isaac oldukça karikatürize ama Sloan rolündeki Glenn Fleshler hiç fena değil. Yine de giderek genişleyen hikâyenin çekim alanı oyunculara dikkat kesilmemizi engelliyor. Filmle ilgili en büyük şikayetim, Alexandre Desplat. Desplat, yer yer Alfred Hitchcock’un fetiş bestecisi Bernhard Hermann’ı andırmayı başarsa da filmin genelinde pek etkili olduğu söylenemez.

Bence Suburbicon (2017), Bridge of Spies’tan (Casuslar Köprüsü, 2015) sonra Coen Kardeşlerin başkası için yazdığı en iyi senaryo. Eğer Clooney filmi çarçur etseydi çok üzülürdüm ama beklediğimden iyi bir film çıktı. Bu vesileyle, Coen Kardeşler’in yazdığı Unbroken’ı (Boyun Eğmez, 2014), elindeki muhteşem malzemeden yeterince yararlanamadığı için pek beğenmediğimi de not düşeyim. Suburbicon, ilgiyi hak eden, kaliteli bir Hitchcockyen gerilim. İyi seyirler.

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir