Howl (2010)

“Gördüm kuşağımın en büyük zihinlerinin delilikle yok olduğunu, aç,  bilaç, isterik, çıplak…”

Allen Ginsberg

Beat kuşağının en kutlu şairlerinden Allen Ginsberg bu dizeleri yazarken kuşağının, hatta başka ülkelerdeki ve gelecekteki kuşakların da sözcüsü olacağını tahmin ediyor muydu, bilmiyoruz. Fakat şüphe götürmez ki, neredeyse 60 yıl önce yazdığı “Howl”/”Uluma” şiiri hala etkisini sürdürüyor. Hatta uzun metrajlı bir film adaptasyonu bile yapılabiliyor.

Ödüllü belgeselciler Rob Epstein ve Jeffrey Friedman, bundan 8 sene önce, Allen Ginsberg’in vasileri tarafından aranmışlar ve kendilerine “Howl”ın 50. Yılını kutlamak üzere, şiir hakkında bir belgesel yapmakla ilgilenip ilgilenmeyecekleri sorulmuş. Fikri çekici bulan Epstein ve Friedman araştırmalara ve röportajlara başlamışlar. Fakat halihazırda ortalıkta olan pek çok Beat Kuşağı belgeselinden farklı bir şey yapmak istemişler. Böylece ortaya başrolünü (Allen Ginsberg olarak), James Franco’nun oynadığı, yarı canlandırma (animasyon), yarı… canlandırma (re-enactment) bir film çıkmış.

Kimdir bu Ginsberg? Nedir bu “Howl”?

Allen Ginsberg, 1926’da New Jersey’de dünyaya gelmiştir. Columbia Üniversitesine Jack Kerouac ve William S. Burroughs gibi, daha sonra Beat Kuşağı adı altında anılacak ve Amerikan edebiyatının en önemli isimleri arasında yer alacak kişilerle arkadaşlık kurmuştur. Onlarla ve o dönemde New York’ta yaşayan pek çok sanatçıyla beraber 40’lı yılların ikinci yarısını ve 50’leri bohem bir yaşantı içerisinde, kendi deyişleriyle “yeni bir vizyonun” izinde geçirmişlerdir. 1948’de, Ginsberg’in gördüğü bir William Blake halüsinasyonu (şairin kimi şiirlerini kendisine okuduğu sanısına kapılmıştır) onu müthiş bir şekilde etkilemiş, daha sonra da uyuşturucu deneyimleriyle aynı hissi yakalamaya çabalamıştır.

Ginsberg bu dönemde ayrıca Rockland Ruh Hastalıkları Kurumunda da bir süre vakit geçirmiştir; ve bir tür “delilik” alameti olarak görülen eşcinselliği tedavi edilmeye çalışılmıştır. Hastaneden, doktoruna artık eşcinsel olmadığına söz vererek çıkacaktır. Ginsberg uzun süre bir terapisti görmeye devam edecek ve eşcinselliğinden kurtulmaya çalışacaktır. Fakat aynı terapist, Dr Philip Hicks, ona “kendisi olabilmenin” yolunu açacak, eşcinsel olmanın yanlış bir tarafı olmadığına, ayrıca işini bırakıp şair olmak istiyorsa bunu yapması gerektiğine onu ikna edecektir.

Ginsberg “Howl” şiirini bu dönemde, terapi görürken yazmaya başlamıştır. Philip Hicks’in söylediğine göre, terapi seanslarında şiirden bazı parçaları ona okumaktadır. “Howl”un gün yüzüne çıkması içinse 1955 yılının sonbaharını beklemek gerekecektir. O sırada henüz pek tanınmayan Ginsberg, Jack Kerouac’la beraber San Fransisco’da takılmaktayken tanıştığı, Gary Snyder, Kenneth Rexroth, Michael McClure, Philip Lamantia ve Philip Whalen gibi şairlerle beraber Six Gallery adlı mekanda şiirini ilk kez bir kalabalık önünde okur ve yer yerinden oynar.

Bu uzun, serbest ölçülü şiir, Ginsberg’in Rockdale Hastanesindeyken tanıştığı bir diğer “hasta” olan Carl Solomon için yazılmıştır (hatta şiirin tam adı “Howl for Carl Solomon”dur), fakat Ginsberg’in kendi kuşağını güzellediği ve 2. Dünya Savaşı sonrası anaakım kültürü hedef aldığı bir yapıt olarak da okunabilir. Ginsberg, ayrıca bir önceki yüzyılda şair Walt Whitman’ın yaptığı gibi kendi kendinin de “şarkısını” söylemektedir. Bir başka deyişle, şiire yazdığı dipnotta da söylediği gibi, “Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal! Kutsal!” Herkes ve her şey kutsaldır.

Tabii, Walt Whitman’ın iyimserliğinden farklı olarak “Howl” tam bir kıyamet portresi çizer. Bilhassa şiirin ikinci bölümü – antik Tanrı Moloch’un makineleşmiş, gökdelenleşmiş bir toplumla özdeşleştirildiği kısım – bir kabus atmosferini anlatır. Üçüncü bölüm ise, Carl Solomon’la beraber akıl hastanesinde, toplumsal bir aklısalimlik anlayışının “düzeltmeye” çalıştığı iki garip olarak çektiklerine yer verir.

Bu şiir ve Ginsberg’in hala en popüler eserleri arasında bulunan bazı diğer şiirleri, şair/yazar/yayıncı Lawrence Ferlinghetti’nin San Fransisco merkezli yayınevi City Lights tarafından Howl and Other Poems adıyla yayınlanmış, ve bugüne kadar Amerika’da bir milyondan fazla kopya satmıştır. “Howl” hakkında American Scream adlı bir kitap yazmış Jonah Raskin’e göre, Ginsberg şiirin etrafında durmaksızın kendi mitolojisini yazmaya devam etmiştir. 1956’da, şiirin insanları kendileriyle barıştırmak için yazıldığını, herkesin birer melek olduğu mesajını verdiğini söylemiştir. 1965’te şiirin sanat karşısında bir saygı duruşu niteliği taşıdığını, 1974’te ise şiirini eşcinselliğini duyurmak amacıyla yazdığını öne sürmüştür. 1975’te “aslında şiir annem hakkında”, 1986’da “bu şiir durmadan patlamaya devam eden bir duygusal saatli bomba aslında… askeri-endüstriyel-milliyetçi komplekse karşı” demiştir. “Howl” yeniliğini ve her okuyuşta başka bir yönünü gösterme özelliğini Ginsberg’in kendisi için de korumuştur.

Epstein/Friedman/Brooker/Franco’nun Uluması

Filmin çehresi bir belgeselden uzun metrajlı filme değişince, Epstein ve Friedman’ın filmi 2007 yılına (“Howl”un yayınlanışının 50. Yılına) yetiştirmeleri mümkün olmamış, fakat buna değmiş, zira ortaya çıkan sonuç oldukça başarılı. Ginsberg’in (yaşları 80-90 arasında olan) arkadaşlarıyla röportajları bırakan ekip, Ginsberg’le beraber Illustrated Poems kitabında çalışan ressam/çizgi romancı Eric Drooker’la irtibata geçip, filmleri için “Howl”ın bir animasyon uyarlamasını yapmasını rica etmişler. Eric Drooker da, bir animasyon ekibiyle beraber 20-25 dakikalık bir animasyona imza atmış. Daha sonra James Franco’nun başını çektiği bir aktörler grubuyla Ginsberg’in “Howl”ı yazdığı dönemden kimi olayları canlandırmışlar.

Film, birbiriyle iç içe geçecek şekilde kurgulanmış üç ana eksen izliyor:

1) Allen Ginsberg, ekranda yüzünü görmediğimiz bir Time dergisi muhabirinin sorularını cevaplıyor. Bu röportaj hiç yayınlanmamış ve herhangi bir kaydı da bulunmuyor. Aslında bir efsane gibi, yani. Epstein ve Friedman, Ginsberg’in çeşitli röportajlarından aldıkları alıntıları birleştirerek ortaya Ginsberg’in kendisini ve şiirini anlattığı kurmaca bir röportaj çıkarmışlar.

2) “Howl”ın müstehcen bir yayın olduğu gerekçesiyle, yayıncısı Ferlinghetti mahkemede yargılanıyor. Bu kısım, (mahkemenin sonucunu bilmeyenler için) bir nevi gerilim unsuru yaratıyor. Dönemin edebiyat bilirkişileri, “Howl”ın edebiyat mı, pornografi mi olduğu konusunda ahkam keserken, mahkemenin konuşma özgürlüğünden mi, yoksa sansürden mi yana taraf tutacağı merakla (!) bekleniyor.

3) Ginsberg daktilo başında şiirini yazıyor, Six Gallery’de şiirini okuyor, Eric Drooker’ın animasyonu şiiri canlandırıyor. Filmde şiirin tamamını dinleme olanağı buluyoruz. Bu kısım, filmin izlemesi/dinlemesi en zevkli kısmı.

Filmdeki röportaj ve mahkeme sahneleri renkli olarak çekilmiş ve pastel bir renk skalası kullanılmış. Ginsberg’in şiiri yazdığı ve okuduğu sahneler ise siyah beyaz olarak çekilmiş. Bu kısımlar, Ginsberg’in 50’lerde çekilmiş kimi fotoğraflarını yeniden canlandırıyor ve yer yer bir belgesel havası yaratıyor. Hem renkli sahnelerde, hem de siyah beyaz sahnelerde bir dönem havası yakalanmış. Drooker’ın animasyonu ise şiirdeki halüsinatif, psychedelic, apokaliptik havayı yaratmada başarılı oluyor. Genel olarak şiirde kullanılan imgeleri birebir kullanma yoluna gitse de, yer yer hayal gücünü serbest bırakmayı da ihmal etmemiş Drooker. The Wall’daki animasyonlarla ruhdaş bir iş çıkmış ortaya. Drooker’ın film için yaptığı ilüstrasyonlar ayrıca bir grafik romana da dönüştürülmüş durumda.

James Franco’nun filmdeki varlığı bir soru işaretiydi benim açımdan, her ne kadar kendisine belli bir sempati beslesem de. Genelde canlandırdığı tüm karakterlerde benzer, “dumanlı kafalı” bir oyunculuk sergiliyor. Ginsberg’in ateşli, tutkulu konuşma ve hareket tarzını düşününce pek yakıştıramamıştım. Ama Franco iyi bir iş çıkarmış. Röportaj sahnelerinde yine “dumanlı” oyunculuğunu konuştursa da, şiiri okuduğu sahnelerde Allen Ginsberg’in re-enkarne olmuş haline dönmüş resmen. Jest ve mimikleri, ses tonu ve vurgulamaları birebir uymuş.

Beat Kuşağı’nın en önemli üç eseri nedir diye sorulsa, sanırım genel kanı -belli bir sıralama olmaksızın- Howl, On The Road (Yolda) ve Naked Lunch (Çıplak Şölen) olacaktır. Bu üç eserden ikisi böylece filme uyarlanmış oldu. Sırada, bu sene gösterime gireceği söylenen, Walter Salles imzalı On The Road var. Sal Paradise karakterini Sam Riley’nin canlandıracağı bu filmi de merakla bekliyoruz.

Yazar hakkında: Can Yalçınkaya

Müzmin öğrenci, Punk Akademik. Avustralya'da yaşıyor ve Türk sineması ve popüler müziğinde melankoli üzerine çalışıyor. Çizgi romanlar, filmler, kitaplar, fanzinler ve saireyle haşır neşir olmayı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.

2 Yorumlar

  1. videodreamproject

    To the Punks of Dawlish – GINSBERG – 18 Kasım 1979

    “Elektrikli saçlarınızın altın sarısı güzelliği Blake’in Kutlu Gün çocuğu gibi, sanayi çarmıhı için açıyorsunuz kollarınızı.Üretim hattında kazandığınız haftada 45 Sterlin 15’i vergiye gidiyor,Bayan Thatcher’in nükleer dölyatağı kabarıyır yavaşça.

    Can,yine gün ortası alkol almama sebep oldun.:)
    saygılar.

  2. Yarasın! :)

    Saygılar bizden.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: