Hugo (2011)

‘’Belki de bu yüzden bozuk makineler beni bu kadar üzüyor. Üstlerine düşen görevi yapamıyorlar. Belki insanlar içinde aynı şey geçerlidir. Gayeni kaybedersen, bozuk bir makineden farkın kalmaz…’’

Bir gün tren istasyonunda yaşayan yalnız bir genç adamla tanıştım. Neden tren istasyonunda yaşadığını sorabilirsiniz. Anlatacağım hikâye de işte tam bu noktada başlıyor. Bu hikâye Hugo Cabret’in hikâyesi…

Hugo babasının ölümünden sonra yaşamını tren istasyonunda gizli saklı devam ettirmek zorunda kalan bir çocuktur. İstasyondaki saatin bakımını öğrenir sarhoş amcasından. Ve onun bir amacı vardır. Babasından ona son kalan şeyi, automaton’u tamir etmek. Yalnızlığını gidermenin son çaresi olarak görür bunu Hugo. Çalarak yaşamaktadır. Yiyecek ve tamir için gerekli parçaları çalmaktadır tren istasyonundaki dükkânlardan ve bir gün oyuncakçının suratsız ihtiyar sahibi onu yakalar ve elindeki her şeyi alır. Hugo ister istemez bu adamı defterini ve malzemelerini geri vermeye ikna etmek durumundadır. Yalnızlığını gidermesinin tek çaresi budur çünkü.

Hugo 3D olarak çekilen bir çocuk filmi demek filme de içindeki baş döndürücü sihre de haksızlık olur demek istiyorum başlangıç olarak. Evet, rahatça çocuklarınızla seyredebileceğiniz rengârenk, görselliği doruk noktasında ve duygusu yerinde bir yapım. 3D olması ayrı bir güzellik katmış filme. Ama filmin dokusu bunun çok ötesinde. İşte bu noktada da işin içine usta bir yönetmen giriyor; Martin Scorsese…

Yapım Brian Selznick’in büyülü çocuk romanı The Invention of Hugo Cabret’ten uyarlama. Onun büyüsü Martin ustanın sihriyle buluşuyor ve karşımıza tam anlamda doyumluk bir yapım çıkıyor. 1930’lar da geçen hikâye bir çocuğun yalnızlığını giderme çabasıyla başlayıp bambaşka bir yöne doğru ilerliyor. Tren istasyonunun renkli ve sıcak ortamından bizi daha sıcak ve daha renkli olan sinema dünyasına taşıyor. Scorsese adeta kısa bir sinema tarihçesi sunuyor filmde. Lumiere Kardeşlerin treni gelip geçerken ekrandan biz saygı duruşuna geçiyoruz, heyecanlı bir deneydi bu bizim için diyen iki kardeşe. Sonrasında sinemayı sinema yapan adamlar eski bir sinemacının gözünden yansımaya devam ediyor. Buster Keaton, Charlie Chaplin… O büyülü ve seyircisini büyüye çağıran yıllar. Beyaz perdeyi hepimize sevdiren devler… Scorsese bu yapımıyla aslında sinema sanatına duyduğu saygıyı ve o büyüyü nasıl da özümsediğini anlatıyor bizlere bir anlamda. İyi ki de anlatıyor. Hatta bir ara 1. Dünya Savaşı’nın o yıkıcı ortamına da göz atıyoruz hüzünle. Yapım adeta bir yelpaze gibi ustanın renkleriyle dolu acısıyla, tatlısıyla…

Paris filmimizin yegâne sevgilisi… Renkleri, ışıkları, karanlıklarında bile var olan yıldızları… Baş döndüren kocaman bir saat yönetmen için Paris, bir saatin içinden anlattığı… Filmin müzikleri de bir o kadar etkileyici, rahatlatıcı. Gülümsüyorsunuz belli belirsiz. Yapımın müziklerinde Howard Shore’un imzası var. 126 dakikalık bu öykünün kahramanlarına ise Ben Kingsley, Sacha Baron Cohen, Asa Butterfield, Chloe Grace Moretz hayat veriyor. Yapım ayrıca 11 dalda Oscar adayı…

Hugo diyor ki rengârenk Paris manzarasına bakarken saatinden;

‘’ Tüm dünyayı büyük bir makine olarak hayal ederdim. Makineler asla yedek parçalarıyla gelmezler. Çalışmaları için ne gerekiyorsa o kadarı olur hep. Dünya kocaman bir makineyse, ben yedek parça olamam diye düşündüm. Burada olmamın bir sebebi olmalı!’’

Evet, hepimizin burada olmasının bir sebebi var. Bu büyük makinenin dişlileriyiz günün sonunda. Birbirimize bağlıyız. Hugo’nun samimi anlatımıyla bunu bir kez daha hatırlamanızda fayda var derim ben. Sinema, sihir ve görevini yerine getirmek için kurulan makineler… İyi seyirler…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

Bir yorum var

  1. Ben filmi “Kadiköy Rexx” sinemasında izlemiştim ama bir senaryo aksaklığı benim kafama takıldı; Hugo’nun babası müzede çalışırken bir “yangın” ‘da ölüyodu, doğru fakat koca binada yangın nasıl çıkmıştıda Hugo’nun babasını öldürmüştü?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: