Hush (2016)

2011 yılı mahsulü, düşük bütçeli korku filmi Absentia ile dikkatleri üzerine çeken 1978 doğumlu Mike Flanagan, önce bol ödüllü kısası Oculus: Chapter 3 – The Man with the Plan’in (2006) uzun metraj versiyonu Oculus (2013) ile bir aynanın yüzyıllardır devam eden lanetini iki kardeşin özelinde anlattı. Daha sonra yönettiği Before I Wake, ABD’de geçen sene gösterime girecekti ama dağıtımcı firmanın yaşadığı finansal sorunlar nedeniyle uzunca bir süredir sırasını bekliyor. (Nisan 2016 başında Yunanistan ve Vietnam gibi birkaç ülkede vizyona girdi.) Bu arada beklemek istemeyen Flanagan da düşük bütçeli başka bir film daha çekti: Hush.

Hush posterGalasını Mart ayında South by Southwest (SXSW) Film Festivali’nde yapan Hush’ın dağıtım haklarını satın alan Netflix, 8 Nisan’dan itibaren filmi göstermeye başladı. Bildiğiniz gibi 190’dan fazla ülkede abonesi bulunan Netflix, seç-izle sistemiyle çalışan bir kanal. Korku filmleri açısından zayıf kalan bir seçkiye sahip kanalın, Hush hamlesi sonrası tür ile daha çok ilgilenip ilgilenmeyeceği merak konusu. Bunu zaman içinde göreceğiz.

Senaryo, Flanagan ile daha önce Oculus’te rol alan ve bu filmin de başrol oyuncusu olan Kate Siegel’a ait. Filmin çok basit ve dümdüz bir hikâyesi var. Maddie Young (Kate Siegel), 13 yaşında geçirdiği menenjit sonrası sağır ve dilsiz kalmıştır. İlk romanı muhtemelen yakın zamanda basılmış genç bir yazar olan Maddie, ikinci romanını yazmak üzere ormanın içinde, gözlerden ırak bir eve taşınmıştır. Bir gece kim olduğu bilinmeyen bir yabancı (John Gallagher Jr), genç kadını öldürme niyetiyle eve gelir ve onun sağır ve dilsiz olduğunu görünce kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya karar vererek kendince eğlenceli bir oyuna girişir. Maddie’nin kolayca teslim olmaya niyeti yoktur.

Tek bir mekânda (Maddie’nin evi) geçen Hush, sadece katilin saldırdığı gece boyunca olan biteni anlatıyor. Hiçbir sürprize ya da katil ile kurban hakkında, cinayet girişiminin sebebiyle ilişkilendirilebilecek hiçbir detaya yer vermiyor. Sadece ama sadece hayatta kalma (survival) mücadelesine odaklanıyor. Bu denli düz bir anlatının, izleyeni düşünmeye sevk eden, işe biraz gizem katıp sebep sonuç ilişkileri kuran filmleri tercih edenlere fazlasıyla garip, hatta kimi zaman itici geleceği aşikâr. Ama yönetmenin neden böyle bir yöntemi tercih ettiğine bakmak gerek.

Tipik bir ‘home invasion’ (ev istilası) filmi olan Hush, alt türün gerek ve şartlarına harfiyen uyuyor. Maskeli katil, eve hapsolan kurban ve ikisi arasındaki hayatta kalma mücadelesi gibi olmazsa olmazların hepsi filmde mevcut. Ancak katil, filmin daha henüz başlarında maskesini çıkarıyor ama hem kurban (Maddie), hem de izleyici onun kim olduğunu bilmediği için bu durum hiçbir şey ifade etmiyor. Katil, kurban için de, izleyici için de hala bilinmeyen biri. Bu sayede Hush, katilin kimliğinin ve neden cinayet(ler) işlediğinin belirsiz olduğu ‘slasher’lar ile ucundan kıyısından bir bağ kurmaya çalışıyor. Şöyle düşünün, aynı gece katil bir grup insanı öldürdükten sonra Maddie’nin evine gelmiş olsun ve onunla son bir mücadeleye girişsin. Nasıl, tipik bir ‘slasher’ tarifi oldu değil mi? (Zaten filmde, katilin daha önce en az 13 cinayet daha işlediğine dair kuvvetli bir delile işaret eden bir sahne mevcut.) Bu durumda Maddie sadece ‘home invasion’daki kurban olmaktan çıkıyor, aynı zamanda ‘slasher’daki final kızı (final girl) konumuna da yerleşiyor. Maske çıkar çıkmaz, (evet, katilin kim olduğunu öğrenemiyoruz ama) kurbanın sıradan bir kurban olmayacağından, standart bir final kızı gibi katile kök söktüreceğinden ve sonuna kadar mücadele edeceğinden emin oluyoruz.

Bu arada Maddie’nin yazar olduğunu unutmamak gerek. Kimi zaman kendi iç sesiyle tartışarak ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğini tartıştığına tanık oluyoruz. Böylece bir yazarın işkence dolu yazma süreciyle de ufaktan bir bağlantı kurulmuş oluyor.

80’li yılların ‘slasher’larından birinin son 20-30 dakikaya sığdırdığı final kızı-katil kapışmasını, ‘home invasion’ kalıplarından faydalanarak 80 dakikaya yayan Hush, aklınızı cebinize koyup kendinizi filme teslim ederseniz heyecanla izleyebileceğiniz bir korku filmi. Mantık sınırlarını zorlayan bir dolu detaya rağmen harika bir kurguyla dinamik bir yapıya kavuşan film, korkuseverlere pişman olmayacağı bir lunapark deneyimi vadediyor.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir