Hysteria (2011)

Kostümlü dramalardan (şimdilerde buna ‘tarihi film’ diyoruz) pek hoşlanan biri değilim. Hele de bu türden bir komedi yapma fikrini iyice modası geçmiş, gereksiz bir çaba olarak görüyorum. Bu filmi izledikten sonra ‘önyargı çok fena bir şeydir’ demeyi isterdim ancak gösterilen tüm çabaya rağmen hala aynı fikirdeyim.

Sanayi toplumu öncülü, Victoria dönemi İngiltere’si her açıdan gelişmelerle doludur. Bu dönemde sanat, bilim ve tıpta sürekli ilerlemeler kaydedilir. Hysteria (Mutlu Et Beni), seyirciyi ilk vibratörün nasıl icat edildiği gibi bir sorunun cevabına doğru eğlenceli ve romantik bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor.

1880 yılında Victoria dönemi Londra’sında meslektaşlarının ortaçağdan kalma uygulamaları karşısında hayal kırıklığına uğrayan genç bir doktor olan Mortimer Granville uzun bir süre iş bulamaz. Ta ki “özel vulva masajıyla” kadınları tedavi eden Dr. Dalrymple’nin muayenesinde çalışmaya başlayıncaya kadar. “Histeri” teşhisi konan kadınlar tedavi için Dr. Dalrymple’ın kapısının önünde uzun kuyruklar oluşturur, zira Mortimer masajda tam bir ustadır. Fakat bir süre sonra “mesleki deformasyon” yaşar ve vulva masajını otomatik olarak yapabilecek bir aletin üzerinde çalışmaya başlar. Bu icat için çalışırken en yakın arkadaşı, sıra dışı mucit Edmund’dan da büyük destek alır. İkili birlikte vibratörü icat ederler ve kadınlardan büyük takdir kazanırlar. İlginç değil mi?

Hysteria’nın en büyük başarısı, seyirciyi hikayesini anlattığı/gösterdiği zamana gerçekten taşıyabilmesi. Filmin başarılı mekan tasarımları izleyeni etkiliyor. Örneğin; yoldan geçen bir beyefendi, az önce geçen bir faytonun bıraktığı pisliğe basıyor ve ayağını gireceği binanın girişinde bulunan ayak silme aparatına sürterek temizliyor. Ulu bilge Google’dan baktım ki gerçekten bunlardan varmış. Yeni bir şey görmüş, öğrenmiş olduk. Harika!

8093936762_cbf9af0a20_z

Ancak kağıt üzerinde harika duran öykünün sıkıntıları da çok. Maggie Gyllenhaal’ın sıcak oyunculuğu filmi sırtlansa da filmin hikaye oluşturma tekniği fena halde sıradan. Neredeyse BBC dramalarından ödünç alınmış bir sıkıcı olma hali tüm filme sinmiş. Alışılmadık bir öyküyü de epey yaralıyor bu durum. Sinema filmi yapmak yerine 13 bölümlük bir drama çekselermiş dedirtiyor izlerken. Diyaloglar, olayların gelişimi bu zaman düzeyine yayılmış gibi çünkü.

Açıkçası filmin hedef kitlesini tahmin etmekte de zorlanıyorum. Ülkemizde ‘vajina’ ve buna bağlı meselelerin hala bir tabu olduğunu düşünürsek… Gerçi, film bu konuda erotik bir tuzağa düşmemek için insanüstü gayret gösteriyor ve özellikle ‘vajina terapisi’ sekanslarında komedinin dozunu yükseltiyor. Açık toplumların geçmişini gözlemlemek ve değer yargılarımızın neden bu kadar farklı olduğunu anlamak için de faydalı olabilir. En azından, hikaye açısından farklı bir şeyler keşfetmek isteyen ve İstanbul film Festivali’nde gösterildiği zaman ıskalayan izleyiciler için iyi bir seçim olabilir.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir