Özkan Küçük: ‘Belgesel ve kurmacanın doğası bozuldu’

ozkan_kucuk

Özkan Küçük yıllarca sinemanın içinde olan, deneyen genelde belgeseller çeken bir isim. Son filmi Pepûk yönetmenin kurmaca çektiği bir filmi. Bir abi kızkardeş hikayesine odaklanan film hikayesini ve ismini Pepûk kuşundan alıyor. Küçük’le Diyarbakır’ı, Diyarbakır sevgisini onu film çekmeye iten duyguları ve tabii Pepûk’u konuştuk… İyi okumalar…

Röportaj: Banu Bozdemir

Bugüne kadar birçok belgesel film çektin, bazı filmlerde yönetmen yardımcılığı, kurgu ve görüntü yönetmenliği yaptın… Kendi kurmacanı çekmen neden bu kadar geç oldu diye sorsam?

Yanlış bir kolektivizm anlayışı yüzünden sanırım. Hep beraber film yaptığımızı sanıyorduk ama öyle değildi. Biraz da oyalanıyorduk. Çok düşünmüşümdür; Özcan’la yaptığımız Momi gibi filmleri yapabilir durumdayken gündemimizden çıkardık. Veya Yapıcılar gibi belgeselleri erteledik durduk. Zamanı iyi değerlendirebileceğimiz bir alt yapı da yoktu doğrusu. Film yapmayı fazla büyüttüğümüz için film yapmak zamana yayılıyordu. Yaptığım belgeselleri de hep dar zamanlarda, aradan çıkardım aslında. Küçük küçük sayısız film çıkarabileceğimiz onca sene boyunca çok az film yaptık ve yaptım. Halen bile abartıyorum bu işi. Hal böyle olunca, bir sürü proje düşünüyorsun ama yapmadığın için bir çeşit paslanma oluyor. Olgunlaşma da gecikiyor. O tuhaf çarkın içinden çıkınca bazı konularda zayıf kaldığımı fark ettim ama artık biraz geç olmuştu. Ama yüzleşmek için bile olsa film yapmalıydım ve yaptım.

Pepuk’un ilgi çekici bir hikayesi var. Bir abi kardeş hikayesi. Kızın anlattığı hikayeyi filmin içindeki gerçekliğe nasıl uyarladınız. Bu hikayenin bir arka planı var mı?

Aslında tersinden gelişti diyebilirim. Başta elimde yaşanmış bir olaydan esinlendiğim bir abi kardeş hikayesi vardı sadece. Ben o hikayeyle minimal bir tarzda Diyarbakır’ı ve Pişman Abi’yi anlatmak istiyordum sadece. Seslerle de oynadığım bir tarz denemesi yapmak istiyordum aslında. O hikayenin Pepûk Kuşu Hikayesine benzerliğini eşim ve yapımcım Serra keşfetti. Hikayeyi Pepûk efsanesiyle buluşturmak için epeyce uğraştım. Çünkü bu iki hikayeyi birleştirecek bir araç bulamıyordum. Didaktik olmasından ya da eklektik bir bağlantı kurmaktan korkuyordum. Sonunda izlediğim bir film bana yol gösterdi; resimlere yöneldim.

Pepûk’un yapım aşaması ise korktuğumdan daha rahat gelişti. Şaşılacak derecede şanslı olduğum bir zamanda filmi yağmurlu geçen 5 gün boyunca yağmurdan etkilenmeden çektik. Altıncı gün öyle bir yağmur geldi ki, iyi ki dün bitmiş diye çok sevindim.

Pepûk’un çekimleri, bana Diyarbakır’da düşük bütçeyle neler yapabileceğimi gösterdiği için bu filme ayrı bir müteşekkirim. Şimdi ilk fırsatta bu deneyimi düşük bütçeli bir uzun metrajda deneyeceğim. Korkularımı yendim bu filmle.

Belgesellerinin bir kısmı Diyarbakır üzerine. Belgesel yaşadığın yere ve çağa tanıklık etmekse sen bunu iyi başarıyorsun. Diyarbakır’ın damları, orada yapılan bir festivalin izlerini takip etmek, oraya gelen bir sanatçıya tanıklık etmek… Belgesel ile kurmaca arasındaki fark nedir senin için?

Teşekkür ederim. Diyarbakır yapmak istediğim filmlerde kendimi ifade etmede bana çok yardımı dokunmuş olan bir kent. Biraz tesadüflerin etkisi de var; bir dönem filmler bir birine bağlandı, eklendi öyle. Kısa geliş gidişlerde bile insanı film yapmaya itiyor Diyarbakır.

Benim için belgeselle kurmaca arasında çok fark yok…. Aynı dünyanın farklı bakış açıları gibiler.

pepuk002

Kendini belgesel ile daha iyi ifade ediyorsun diye düşünüyorum. Sence hangisi daha kolay. Kurmaca mı belgesel mi? Kurmaca senaryo aşamasıyla daha mı öne çıkıyor? Belgesel ise sahicilik ile kurmacanın kanadını kırıyor mu?..

Belgesele daha yatkın olduğum veya yaptığım belgesellerin konularına daha aşina olduğum için bugüne kadar belgesel daha kolaymış gibi geliyordu. Belgesel yaparken gerçekçilik derdin olmuyor, inandırıcı olmakla uğraşmıyorsun, çünkü gerçeğin kendisiyle çalışma yanılsaması var… O yüzden kafan rahat, başka detaylara yoğunlaşıyorsun… Ama kurmaca da gerçekçi olmak, yapıntı olmadığını kanıtlamak gibi bir çaba içinde buluyorsun kendini… Bu yüzden zor bir soru ve zor bir karar. Ama biri diğerinden daha kolay diyemem; her ikisinin de kendi doğalarından kaynaklı kolaylıkları ve zorlukları var. Hem belgesel ve hem de kurmaca yapıyor olmanın tadınınsa ayrı bir güzel olduğunu söyleyebilirim. Tabi hakkını vermek şartıyla.

Tabi günümüzde artık belgeselin o naif gerçekliğini bulmak da zor. Sağolsun sinemacılar, festival jürileri ve fonlar hep birlikte belgeselin o naifliğini bozdular. İçinde yapıntı barındırmayan belgeseli sinemadan saymamaya başladılar maalesef. Bu da bizim gibi belgeselcilerin dünyasını sinemanın paylaşım ve izlenme alanlarına kapattı.

Kısacası bence, belgeselle kurmacanın her ikisinin de doğası bozuma uğradı. Şimdi fazlasıyla iç içe duruyorlar ve arada iyi belgeseller harcanıyor.

Pepuk’ta da bir Diyarbakır sevgisi seziliyor. Duvar yazısında ‘Diyarbakır’ı seviyorum çünkü içinde sen varsın’ yazıyor… Bu sevgi neyden kaynaklanıyor?

Diyarbakır bir çok çalışmamı gerçekleştirdiğim bir yer. Bana cömert davrandı. Ama buna rağmen zor bir şehir. Burada yaşamak ve burada film yapmak güzel olduğu kadar birçok zorluğu da barındırıyor. Burada kendi memleketimde nasıl sürgün olunabileceğini bile yaşadım. Ama içinde barındırdıkları, sunduğu çeşitlilikle bu sürgünlüğü unutturan bir şehir.

İşte bu yüzden, hiç bir şey olmasa da içinde sen olduğun için Diyarbakır’ı seviyorum diyebileceğin bir şehir. Bu duvar yazısı Elia Suleiman’ın bir filminde gözüme ilişmişti; çok sevmiştim ve Pepûk’ta yerini bulduğu için kullanmak istedim. Sanırım kimse fark etmedi ama güzel bir gönderme oldu.

Pepuk bir kuş ismi ve uğursuzluk getirdiğine inanılırmış… Yani okuduğum kadarıyla söylüyorum. Abinin güvercin sevgisi, kardeşine olan güvensizliği vs.. bunların hepsi filmin sonunu hazırlıyor. Yani bir nevi efsane gerçek oluyor öyle mi?

Evet, efsanenin gölgesi bugün de üzerimizde. Efsanelerin, mitolojinin bugüne de ait olduğunu hatırlatırcasına… Aslında efsanenin orijinalinde büyük kız kardeş erkek kardeşi öldürüyor; ama ben bunu günümüze bu şekilde uyarlamak istedim. Çünkü asıl ilgilendiğim kimin kimi öldürdüğü değil, kardeş sevgisi, güvensizlik, pişmanlık… Bu gibi duygulara yoğunlaşmak istedim.

Abisinin kardeşine olan güvensizliği sonucunda kızın intihar etmesi biraz sakil duruyor? Yani aralarındaki bağın kuvveti, kırılgan ve naifliği kızı vahim bir sonuca götürmek için biraz kötücül durmuyor mu? Orayı biraz açabilir misin?

Güvensizlik, şiddet uygulamayı düşünmesi ve en kötüsü babaya söylemeyle tehdit etmesi bir arada düşünüldüğünde kızın intiharı düşünmesi, dramatürjik açıdan çok sıkıntılı olmayacak gibi düşünmüştüm doğrusu. Bana abiden dayak yemesinden çok abinin el kaldırması daha güçlü bir gerekçe gibi göründü hep. Yani aralarındaki ilişkinin güçlü ve kırılgan oluşu. Yanı sıra cezaevinde olan baba figürünün aralarında kaskatı duruşu var.

Şöyle düşündüm hep; baba cezaevinde, muhtemelen toplumsal hak arayışı yüzünden, mağdur durumda olduğu için kendisinin yerine kendisinden daha güçlü bir figür durumunda. Muhtemelen yanlarında olsa, Azad’ın rolü değişecek, Şilan’la çatışmaları da bu kadar can yakıcı olmayacaktı. Gerçek bir babanın yerine mağdur bir kahraman olan babanın gölgesinin etkisi daha güçlü bence.

Hikaye çok karanlık olmasına rağmen, bu naif karakterlere ölümle sonuçlanan bir son yakıştırmadığım için de filmin sonunda sürpriz bir uyanış eklemek istedim. Böylece hem bedeli çok ağır olmayan bir yüzleşme yaşamış olacak Azad ve hem de biraz iyi niyetli bir okumayla tüm bunların Şilan’ın bir düşüymüş gibi de okunabileceği bir yapı kurmuş oldum.

Filmde dağınık duran ama filme etki eden karakterler var, örneğin baba, kızın erkek arkadaşı ve bir de anne. Bu kadar dağınık olmalarına rağmen ana öyküye etkilerinin fazla olması hikayeye iyi bir etki katıyor? Bu konuda senin düşüncelerin?

Senaryo aşamasındayken de bu konuda çok eleştiri alıyordum. En çok da annenin cezaevini ziyaretinin hikayeyi dağıttığı söylendi. Ama ben hem bu karakterlere hem de onların yaptıklarına, naif hallerine ihtiyaç duyuyordum. Bence bu karakterler, naiflik noktasında buluştukları için hikayenin atmosferine güç katıyorlar.

pepuk001

Çekeceğin filmlerde ilk düşüncen, olmazsa olmaz şartın var mı? Nedir?

Pek yok sanırım, yani bildiğim kadarıyla… Hikaye tek bir noktadan bile beni etkiliyorsa film yapmaya değer diye düşünmüşümdür her zaman. Çünkü bu tek bir nokta seyirciyi de etkileyecek ve filme bağlayacaktır.

Kısa film politik mi olmalı, o konudaki düşüncen nedir?

Hayatın içinden olması yeterli bence. Hayata dürüst yaklaşan bir film, kendiliğinden politiktir zaten.

Bir filmde teknik mi içerik mi daha çok seni ilgilendirir?

Sanırım ayırmak zor. İçerik dediğimiz bence tekniği de, ya da üslubu da, içeriyor olsa gerek. Üslubu çıkardığımızda hikaye/içerik sadece kötü bir tekrara dönüşür.

Kültür Bakanlığı desteği alıyor musun? Desteğin önemli olduğunu düşünüyor musun?

Pepûk bakanlık desteği alabildiğim ilk projem. Daha önce defalarca başvuru yaptım ama destek alamadım. Bundan sonra da alır mıyım bilemiyorum, gittikçe orada işleyişte değişiklik oluyor. Destek elbette önemli. Filmin çekilmesini garanti altına alıyor destek. Tabi desteğin bakanlıkça yapılması da şart değil. Bazen bir arkadaşın yaptığı minik bir katkı bile filmin yol almasını sağlayabiliyor.Bu nedenle farklı dayanışma yapıları kurmak da önemli. Ve de bağımsız destek fonlarının oluşması ne güzel olur.

Kurmaca çekmeye devam edecek misin, bundan sonra çekeceksen kafanda bir konu var mı?

Evet, kurmacaya da devam edeceğim, belgesele de. Epey biriken proje var; olanaklar oluştuğunda sanırım peş peşe yapacağım bu filmleri. Şimdi somut olan birer belgesel, kısa ve uzun metraj var. Artık hangisi yürürse, bakalım…

Takip ettiğiniz kısa filmciler var mı?

Yok. Öne çıkan filmleri görmeye çalışıyorum o kadar. Kısa filmde istikrar da yok zaten. Biraz iyi bir kısa film çeken, bakıyorsun iki üç yıl uğraşıyor uzun metraj için. Oysa o arada kısa filmler yaparak tekniğini geliştirebilir. Bir de bakıyorsun ilk kısa filmi çok iyi iken arkadan gelen film vasatı aşamıyor.

Benim sormadığım senin söylemek istediklerin var mı?

Kürt sinemasını sormadın. Bir de Diyarbakır’da yükselişte olan sinema ortamını. Aslında bir biriyle bağlantılı olan bu konularda biraz konuşmak isterdim. Ama belki başka sefere…

Yazar hakkında: Banu Bozdemir

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu... Sinema yazarlığına Klaket dergisiyle adım attı, Milliyet Sanat muhabirliği yaptı. Film+, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Vatan'da çalıştı. Sky Türk Tv’de sinema, "sanat ve sevgilim İstanbul" programlarında yapımcı, sunucu ve yönetmenlik yaptı. TRT için Bakış isimli bir kısa film çekti. Cinedergi.com da editör… Yayınlanmış 18 adet çocuk kitabı var ve Leylalı Haller adında bir gençlik romanı var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir