In a Glass Cage (1986)

1986, İspanyol yapımı Tras el cristal (In a Glass Cage) için sinema tarihinin en asap bozucu sanat filmlerinden biri diyebiliriz. Marki De Sade’ın sularında gezinen In a Glass Cage, işkenceci, pedofil, eski bir Nazi’nin hikayesini anlatıyor.

in_a_glass_cage_uncut-cdcovers_cc-front

Kendi ailesinden gizli olarak evinin ahırında ufak bir çocuğa işkence yapıp, onu dudaklarından öpüp, kafasına bir kalasla vurarak çocuğu öldürdükten sonra, artık bu hayata daha fazla dayanamayan yaşlı Klaus, kendini evinin damından atıyor. Ancak bu intihar girişimi başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Klaus boynundan aşağısı felçli bir şekilde, metal, kaba, kocaman bir solunum aletinin içinde yatarak yaşamaya mahkum oluyor. Cam bir kafesin içinde…

glass_cage10-vertKlaus felç olduktan sonra ise Klaus’a bakıcılık yapmak istediğini söyleyen bir genç çıkageliyor. Bu gencin Klaus’un eski hayatında önemli bir yeri olduğunu, sadece Klaus tarafından tacize uğrayan bir çocuk olmaktan çok daha da fazlasını buluyoruz. Hikaye gerçekten akıl almaz yerlere gidiyor ve yer yer oldukça tahammülü zor durumlar seyirciyi bekliyor. Franco dönemi sonrasında geçen In a Glass Cage’in, Franco sonrası politik ve kültürel değerler altında incelenmesi de kaçınılmaz oluyor. Tabi bu Sadist bir hikaye için eşi bulunmaz bir zemin teşkil ediyor. Dahası, Klaus’un eski bir Nazi olması işin içine tarih boyutunu da sokuyor. İster istemez İspanya’nın ‘Kutsal Savaşlar’ adı altında geçirdiği vahşet dolu yıllar ve Güney Amerika’daki korkunç katliam katliamlar akıllara geliyor.

Yarı korku filmi, yarı sanat filmi, yarı sömürü filmi (exploitation) diyebileceğimiz bu film için kimi sinema eleştirmenleri ‘paracinema’ etiketini koymuşlar. Paracinema dedikleri (‘para’ asağı yukarı ‘ötesi’ anlamına geliyor, parapsikoloji gibi) janralar arasındaki sınırları yıkıp, direk bilinç altına, hikayenin adeta iç organlarına inerek, duygusal bir seviyede seyirciye hitab eden filmler demek oluyor. Yani filmin izleyici ile heycanladırmak, korkutmak, iğendirmek, tahrik etmek koşullarıyla birebir ilişkiye girmesi ön planda olan bir sinema. Cronenberg’in vücut-korku (body-horror) temalı filmleri, Dali’nin Endülüs Köpeği (1929) ve Zulawski’nin Posession’i (1981) belli başlı paracinema örnekleri sayılıyor.

Klaus’un intiharı aslında Klaus’un yaptıklarından pişman olduğunun ipucunu veriyor. Kalus’un, içindeki bu sadist dürtülere karşı koyamadığını ve işkence yaparak geçirdiği hayatının azabında kavrulduğunu anlıyoruz. Akıllara Fritz Lang’in başyapıtı M (1931) geliyor. (Peter Lorre’nin filmin finalinde verdiği savunma adeta izleyiciyi bu çocuk katili adama acıyacak bir hale getirir ve izleyici bu acıma duygusu yüzünden kendisinden şüphe eder, kendisini sorgular). Bu, bir anlamda ‘insan, kendi karakterinden ne kadar sorumlu?’ felsefesini masaya yatırıyor. Tabi burada ‘özgür irade ve kadercilik’ başlığı altında sonu gelmeyen bir kuyuya gidiyor işler.

Filmin baslangıcındaki fotoğraf objektifi imgesi seyirciye bütün bu filmin nasıl bir ‘göz’ olduğunu, nasıl her detayına dikkatle baktığını ve her detayını dikkatle gösterdiğini anlatıyor. Filmin detaycılığı ve mükkemmelliyetçiliği, seyirciye bu ‘insanın karanlık yönü’nü fetişize ettiğini hissettiriyor. Marki De Sade’ın, Georges Batailles’ın ve Ömer Seyfettin’in, işkenceleri anlatırkenki özenli detaycılığı gibi, bu film de büyük bir özenle seyirciye kendini sunuyor. Öyle ki, bu işkenceler, sapkınlıklar ve şeytani olaylar adeta erotize ediliyor. Bu erotizasyon sonucunda film ve seyirci ile daha derin bir ilişki kurulmuş oluyor. Yani, filmin asap bozucu olması Faces of Death (1978), August Underground (2001) veya Guine Pig (1985) gibi yüzeysel ve tek boyutlu değil. In a Glass Cage, izleyicinin beynine ve bedenine hitap ediyor. Paracinema ve vücut-korku öğeleri ön plana çıkarak, bu detaycılık ve özen içinde doruk noktasına ulaşıyor.

DVD öncesi dönemde yarı-yeraltı sinema dünyasında kült statüsüne ulaşmış bu film, 20 yıl sonra, bugün hakkında birçok denemeler yazılmış, Art-Shocker olarak tanımlanan bir sanat eseri olarak hala gücünden hiçbirşey kaybetmemiş; İzledikten sonra seyircinin bir daha hayata aynı gözlerle bakamayacağı bir tecrübe.

Kaynak:
http://www.offscreen.com/biblio/phile/essays/glass_cage/

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

4 Yorumlar

  1. quattromosche

    Güzel ve bilgi dolu bir tanıtım olmuş. Elinize sağlık.

    Her ne kadar şiddeti görselleştirmekte pek kaçınılmamış da olsa, hatta denildiği gibi bu şiddet neredeyse erotik de olsa (ki özellikle çıplaklıktan falan bahsetmiyorum) sömürü içine pek sokamıyorum bu filmi. Ama tartışmalara çok açık olduğu kesin. İyi yönetilmiş, iyi oynanmış, güzel hikayesiyle hala da etkisini sürdüren bir film. Bir aralar gay sinema akımına dahil edilerek bahsediliyordu ama bunun çok yüzeysel bir yorum olduğunu düşünüyorum. Yoksa, her içinde çıplaklık olan filmi erotik olarak nitelemekten bir farkı yok. İlla bir akrabalık kurmak gerekirse Il Portiere Di Notte’ye (1974) daha yakın buluyorum. O da dolaylı olarak.

    Ciddi bir izleyici tarafından mutlaka izlenilmeli ve tartışılmalı…

  2. Tesekkurler Can. Sayende gerçekten çok etkileyici bir film izlemiş oldum.

    Ozellikle Griselda ve Angelo arasındaki kovalamaca sahnesi ile finaldeki Rena’nın transformasyon sahnesi beni büyüledi.

    Şiddetle tavsiye olunur. İzleyin, izlettirin.

  3. ne demek!

  4. tesadüf soundtracklarini indirip dinlemiş bulunmaktayım bu da neymiş acaba die merak edip arattıktan sonra filmin konusunuda okumuş oldum ve çok merak ettim en kısa zmnda filmi alıp izlemeyi düşünüorm..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: