Invasion of the Body Snatchers (1956)

Sorunsuz Bir Dünyaya Yeniden Doğmak! 

Tıpkı edebiyatta olduğu gibi, sinemada da, toplumsal düşünce tarihinin temel meselelerini ele alış biçimiyle ‘zamanlar-üstü’ niteliği kazanmış eserler vardır. Bu tip filmlerin üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, tartışmaya açtığı sorunlar, kapanmamış yaralar gibi, halâ orada öylece durur. İşte, böyle sonu gelmez tartışmalardan, bir türlü çözüme kavuşturulamamış meselelerden biri de “bizler” ve “ötekiler/diğerleri” ayrımıdır. “Bizler ve bizden olmayanlar” ayrımcılığı, insanlık tarihinin en eski çatışma cephelerinden biridir ve -çoğu büyük toplumsal sorunda olduğu gibi- özünde, doğal dengeyi sağlayacağı öngörülen sınırların belirlenmesindeki güçlük yatmaktadır. Tabiatın özünde, çeşitlilikten doğan çatışma ve ayrımcılık zaten vardır, bitki ve hayvanların doğası ve özellikle hayvansal içgüdülerdeki tehlike algısı belirli bir ölçüde ayrımcılığı zaten canlıya dayatır. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki; insanlar, hayvanlar ve bazı bitkiler, diğer canlıları kategorize ederler, sınıflandırırlar.    

Invasion of the Body Snatchers (1956)İnsanoğlu; düşünme ve muhakeme yeteneği gelişmiş bir tür olmasına rağmen, binlerce yıldır kurduğu onca medeniyette, farklılıklara hoş görüyle bakan, ayrımcılığı etkisiz hale getirebilmiş ortak bilinç düzeyine erişebilmiş durumda değildir. Don Siegel’in “Invasion of the Body Snatchers”ı (1956) biraz da bu konuyu -metaforik olarak- ele alan usta işi senaryosuyla, son derece saygın bir konuma yükselmiştir. Film; dünya dışından gelen işgalci organizmaların insanların vücutlarını, düşüncelerini, hafızalarını (geçmişlerini) kısacası tüm hayatlarını ele geçirmelerini ele alan bir tür “uzaylı istilâsı” filmidir. Fakat özünde “Invasion of the Body Snatchers”ın (1956); başta, McCarthy döneminin cadı avı olmak üzere her türlü azınlığa uygulanan baskıyı, bizden ve bizden olmayan ayrımının yarattığı vahşi ortamı metaforize ettiği görülmektedir. “Bizim gibi ol, bizim gibi düşün, bizim gibi yaşa, kısacası bizden (yana) ol ya da öl” tipi dayatmacı bakış açısı antik çağlardan beri hemen her yerde halâ geçerliliğini koruyan acımasız, gaddar, insanlık-dışı, korkunç bir düşünce değil midir?

“Invasion of the Body Snatchers”ın bir sahnesinde Becky; uykuyu andıran hafif bir baygınlık geçirmiş gibidir (ama emin olamayız), Dr. Miles, Becky’i kucağına alır, biraz yürüdükten sonra sevgilisiyle beraber yere yuvarlanır, Becky’e sarılır, onu öper ve sonra tüyler ürpertici bir şey olur. Becky, hissiz gözlerle Miles’a bakmaktadır. Daha birkaç saat önce “senden çocuklarım olsun istiyorum”, “sevmek ve sevilmek istiyorum yoksa ölürüm daha iyi” diyen Becky gitmiş, yerine uzaylıların ele geçirdiği (sisteme adapte olmuş) bir canavar gelmiştir. Anlaşılan Becky, artık onlardan biridir. İrkiltici bir şaşkınlık içindeki Miles, hayatının en büyük şokunu, en büyük korkusunu yaşar. Hemen oradan uzaklaşır, koşmaya başlar, Becky  ardından “O, burada! O, burada! Yakalayın onu! Yakalayın onu!” diye bas bas bağırır, diğerlerini yardıma çağırır. Miles’ın yerini ifşa eden (sevgilisi) ‘Becky’ ya da yakın arkadaşı Jack Belicec veya meslektaşı Danny Kauffman karakterleri; başta Amerikan Aleyhtarı Faaliyetleri Araştırma Komisyonu’na (HUAC) ifade veren ve eski arkadaşlarını gammazlayan ihbarcılar olmak üzere, Hitler, Mussolini ve Stalin dönemleri gibi her türlü baskıcı dönemde sayıları hızla artan, bir zamanlar omuz omuza mücadele verdiği dava arkadaşlarını, dostlarını, aile üyelerini gammazlayan, sistemle bir şekilde anlaşan, ona boyun eğen ve sonra sistemin kararlı bir savunucusu haline gelen herkesi eğretilemektedir. Filme, politik bir karamsarlık hakimdir.

Invasion of the Body Snatchers (1957)

Zaman ilerledikçe; uçsuz bucaksız geniş arazilerin insanın boğulacak gibi olduğu daracık koridorlardan bir farkının kalmadığını görürüz. Kaçacak hiçbir yer yoktur artık. Köşe başlarını tutmuş çoğunluğun azınlığa karşı tahammülü sıfırlanmıştır. Doğrudan kovalamacalar başlamıştır. Artık uzaylı formundaki Kauffman, filmin bir yerinde onlardan biri olmayı reddedip uzaklara çekip gitmek istediğini söyleyen/öneren Miles’a şöyle der: “Gitmene izin veremeyiz, siz bizim için tehlikelisiniz.” Tehlike ve tehdit algısı kötü bir şeylerin olacağına dair paranoyayı beslemeye devam eder. Senaryo; başlangıçta küçük sayılabilecek bir cemiyetin, giderek güçlenmesi, sayıca üstün hale gelmesi ve sonra geri kalanları kendine tabi kılmak için yaşam haklarını elinden alacak kadar ileri gitmesiyle beraber, kaçınılmaz bir şekilde yazıldığı dönemin koşullarıyla koşut politik değerlendirmelere açık bir hale gelmiştir. Son tahlilde; “Invasion of the Body Snatchers”, politik bir film olup, çıkmıştır.

Sıradaki sensin! 

 “Invasion of the Body Snatchers”da; işgalci yaşam formunun amacı herkesin birbirinin aynı olduğu bir dünyadır. Farklı olan herhangi bir şeye tahammülü olmayan bu canlı formu; aşk, arzu, tutku, hırs, inanç, gam, keder, üzüntü, güzellik, hoşluk gibi hiçbir duygunun olmadığı sadece ve sadece hayatta kalma içgüdüsüne dayanan bir yaşam düzeni kurmak istemektedir. Sevmek ve sevilmek yoktur o dünyada, farklı düşünmek, farklı olmak, farklı yaşamak yoktur, “öteki” yoktur, sadece “tür”e hizmet etmek, ‘herkes’ gibi olmak, boyun eğmek ve koşulsuz biat etmek vardır.

Invasion of the Body Snatchers (1956)

 “Invasion of the Body Snatchers”; ayrımcı düşünceden beslenen baskıların altında ezilen azınlıkların filmi olarak görülebilir. Dr. Miles için çember o kadar hızlı daralmaktadır ki, giderek yalnızlaşan dünyası hayatta kalma içgüdüsüyle birleşip kalp atışlarınızı hızlandıran bir ölüm-kalım hikayesine dönüşür. Dr. Miles’ın güvendiği tüm dağlara kar yağar, neye tutunursa elinde kalır, bütün hayatı alt-üst olur. Pelikül, paranoya ve histeriyle adeta çalkalanır. Filmin finalinde zavallı Miles’ı, “Sıradaki sensin! Sıradaki sensin!” diye çaresizce bağırırken görürüz. Sözcükler, kendi ıssızlığında korkunç biçimde yankılanır: “Sıradaki sensin! Sıradaki sensin!” (Film; yapımcısı Walter Wanger ve yönetmeni Don Siegel’in karşı çıkmalarına rağmen, sonradan eklenen bir ‘ön bölüm’ ve ‘son bölüm’ ile son derece karamsar tablosundan sıyrılıp, biraz daha mutlu ve umutlu bir sonla bitirilir. Sinemalarda o versiyon yayınlanır. Ben yönetmenin, anılarında “Siegel versiyonu” olarak andığı ve tren istasyonunda başlayıp, karayolundaki ümitsizce çırpınışla biten versiyonunu esas alıyorum.)

Invasion of the Body Snatchers (1956)Gelelim benim filmi sevmemin asıl nedenine…

Aslında; “Invasion of the Body Snatchers”ın (1956) hikayesinde, bugün halâ güncelliğini koruyan bir başka önemli eleştiri daha yatmaktadır. Buradaki işgalci/istilacı canlı formu ‘bitki’ gibidir. Tohumlamaya benzer bir yöntemle insanları kopyalar, uyuduklarında da belleklerini bütünüyle ele geçirip yerini alır. Filmde yaratıklar, ‘pod’ (tohum zarfı, tohum zarı) olarak adlandırılırlar. Hisleri yoktur, içgüdüsel olarak hareket ederler, hayatta kalma dürtüleri belirgindir, ‘rutin’i korurlar ve bize ‘birileri’ni anımsatırlar. Gayet yakından tanıdığımız birilerini…

Yönetmen Don Siegel; “A Siegel Film” adlı hatıra kitabında filmden bahsederken, “Daniel Mainwaring ve ben (senaryoyu yazarken), çoğu çalışma arkadaşımızın, tanıdığımızın ve aile üyemizin zaten birer bitki (pod) olduğunu biliyorduk” der ve hemen ardından halâ geçerliliğini koruyan can alıcı sorusunu sorar:

“Acaba (arkadaşlarımızdan, tanıdıklarımızdan, aile üyelerimizden) kaç tanesi sabah kalkar, kahvaltılarını yapar (asla gazete okumaksızın), işe gider, yemek yemek için eve döner ve uyumaya gider? ”

İstilâ filmlerinin en seçkin örneklerinden biri kabul edilen “Invasion of the Body Snatchers”ın (1956) değindiği en önemli mesele bence budur. Evet bir salgın, bulaşıcı bir kitlesel histeri vardır ama bu öyle dışarıdan falan gelmemiştir. Bir şekilde sonu gelmez bir rutinin esiri olmuş, hemen her gün anlamsız bir şekilde kendini tekrar eden, konformistliği de geçtim, yaşadığı dandik hayatın kararlı bir savunucusu olan ve hatta başkalarına da bunu dikte eden, sadece yaşamış olmak için yaşayan bir insanın bir bitkiden ne farkı vardır? İnsan olmanın güzelliğini, hissetmenin (sevmenin, sevilmenin, tutkuyla güzel bir şeye bağlanmanın vb.) benzersizliğini yitirmenin bir mazereti, bir savunması olabilir mi?

Dr. Miles; hemen hemen hepimizi avucunun içine alan ve sonu gelmez tekrarlarla bizi adeta bitkisel bir hayata sokan sisteme karşı bir direnişi, bir tür başkaldırıyı simgelemektedir. Miles; sahip olduğu her şeyi kaybedince bile asla pes etmez. Sonuna kadar mücadele eder. Ve filmin bir yerinde şöyle der “Doktorluk hayatımda, insanlıklarını yitiren insanlar gördüm. Tek farkı; birden olmazdı da, yavaş yavaş olurdu. Ama umursuyor gibi de görünmezlerdi. Sadece bazıları umursar. Kalplerimizi dünyaya kapattık ve yüreğimizi nasırlaştırdık” ve ekler “Sadece ‘insan’ kalmak/olmak için savaşmak zorunda kaldığımız zaman, insanlığın bizim için ne kadar kıymetli olduğunu anlıyoruz.” İşte; “Invasion of the Body Snatchers” (1956) bizi insan olmaktan çıkaran ve adeta bir bitki gibi yaşamaya zorlayan her şeye karşı yürütmek zorunda olduğumuz bu savaşın, bu mücadelenin filmidir. “Invasion of the Body Snatchers”, insanlığa dair hemen her şeyi yitirip, adeta bir ot gibi yaşamanın anlamı olmadığının altını çizer. “Uyumayın, her daim uyanık olun” der gibidir bize film, “yoksa sıradaki siz olursunuz!”

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir yorum var

  1. Bu film hiç de yazarın bahsettiği gibi özgürlükçü veya sisteme karşı eleştiri getiren bir film değildir. Zaten Don Siegel’in de muhafazakar bir yönetmen olarak, filmografisi sağcı filmlerle doludur. Invasion of Body Snatchers, aslen komünizme karşı bir propaganda filmi sayılabilir. Filmdeki, kasabalıları birer birer ele geçiren uzaylı bitkiler komünizmi Amerika’da yaymaya çalışan ‘soğuk ve duygusuz’ varlıklardır. Başkahraman film boyunca Amerikalıları bu komünizm tehlikesine karşı uyarmaya çalışır durur. ‘Uyumayın, sıradaki sizsiniz’ derken bu tehlikeye dikkati çeker. Ayrıca Amerikan değerlerine göre yaşamakta olan kasabalıların soğuk ve duygusuz tiplere dönüşmesini, Ameikan sistemine geitirilen bir eleştiri olarak okumak yanlış olur…
    Film bu bakış açısıyla izlendiğinde asıl anlatımı açıkça görülebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: