!f İstanbul 2012’nin Ardından Geriye Kalanlar

!f İstanbul 2012’nin ardından baktığımızda yine her yıl olduğu gibi -göreceliliğe takılsa da- keyifli bir seyir seçkisi ile çıktı !f karşımıza… Bir kısmı münferit festivallerde gösterim şansı bulmuş, daha ağırlıklı bir kısmı ise belki de festival dışında izleme şansı bulamayacağımız bir liste ile 2012 yılında da rengini korumayı başardı festival.

Tabi her festivalin olmazsa olmazlarından !f’de nasibini aldı… Yine salonlar tıka basa dolu ama, seyirci, tahammül sınırları konusunda pek de cömert hareket etmemeyi cazip buldu. Kimi izleyici “elime ne gelirse kardır” zihniyetinden dolayı yanlış filmlere dadanıp, sudan çıkmış balığa döndü, kimi izleyici ise, bir başka salondaki filmde aldığı bileti yakmamak adına, o anda izlediği filmden feragat ederek salondan çıkmayı tercih etti. Son yıllarda özellikle İstanbul’daki mevcut festivallerdeki “bilet sağlayamama korkusunun” getirisiydi aslında seyircinin bu tercihlerinin sebebi. Bir de henüz hiçbir yerde gösterim şansı bulamamış filmlere yönlendirilen izleyiciler bir kere daha kendilerine sunulan seçki listelerine ağız dolusu küfürler savurarak çıktılar salonlardan. Bu durumda ister istemez ağızlara yapışan “festival filmi ya, garanti sıkıcı olur!” yorumlarını daha fazla duyduk!

İzleyicilerin bir diğer sıkıntısı ise festivalin bilet fiyatlarıydı. İlk seans biletleri 7 lira gibi makul sayılabilecek bir fiyattan satışa sunulmasına rağmen, hafta içi 19:00 ve haftasonuna tekabül eden gösterimlerin fiyatları abartılı sayılacak şekilde pahalıydı! Özellikle çalışan kesimin durumu göz önüne alındığında bir film festivalinden beklenmeyecek aralıkta olduğu söylenebilir bilet fiyatlarının. (Öğrenci 11 TL  –  Tam 14 TL)

Diğer bir sıkıntı da gündüz gösterimlerinin büyük bir kısmının belgesellere ayrılmış olmasıydı kuşkusuz. Tamam seçkide fazlasıyla doyurucu belgeseller vardı ama izleyici, şansını daha zor ulaşılabilir filmlerde denemek istediğinde mümkün mertebe akşam seanlarına yönelmek zorunda kaldı.

Daha çok bilet fiyatlarına yönelik eleştiriler dışında, kararında tercihlere yönelindiğinde, geçtiğimiz yıllardaki !f festivalleri ile arasında çok da radikal bir farklılık yoktu. En önemli hayal kırıklıklıklarım, gitmek isteyip de gidemediğim filmlere dahil oldu. Örneğin, Tatsumi’yi festivalde izleyememek benim için fazlasıyla büyük bir kayıp oldu diyebilirim. Diğer taraftan Rotterdam Festivalinin çiçeği burnunda gülü olan Kasper Hauser Efsanesi’de festival dahilinde izlemeyi en çok istediğim ama fırsatını bulamadığım diğer bir  film oldu… Bu listeye ek olarak Eldfjal/Volkan, Love/Aşk ve Gyakuten Saiban/Dava Vekili’ni de ekleyebilirim…

Gel gelelim, giden gitmiştir o vakit kalan sağlara şöyle bir göz atmak lazım gelir… Buyurunuz efendim…

GANDU / PİSLİK

Yönetmen Kaushik Mukherjee’nin son derece kısa filmografisinin en kayda değer ve şimdilik son halkası olan Gandu’nun kolay bir seyirlik olduğunu ve her damağa hitap ettiğini söyleyebilmek pek mümkün değil! Mukherjee’ye göre, bir çeşit underground hiphop patates baskısı olarak kabul edilebilir bir yapım Gandu. Asian Dub Faundation’ın filme olan müzikal ve kültürel katkılarını da küçümsememek lazım.  Diğer yandan, hem yönetmenin hem de izleyicilerin hemfikir olduğu üzere, Gandu, genel ahlaka taşlı sopalı taaruzda kusur etmeyen bir film!

Hem Mukherjee’nin görsel tercihleri hem de filmin anlatısında izlemiş olduğu rota, Gandu’yu daha ziyade Hindistan underground rap kültürüne adanmış bir belgesel kıvamına yaklaştırıyor. Tabi bol tükürüklü bir müzikal olduğu konusunda orada burada dönen geyiklerin de hakkını teslim etmek gerekir!

Gandu ve Rickshaw’ın, pornografi ile dirsek temasını asla kaybetmeyen koşturmacası, pek çok festivalin seyri zor filmler kısmına adını kalın kalın kazımıştı. Filmi gördüğümüzde de bu iddiaların pek de abartı olmadığını anlamış olduk!  Kendi ülkesi dahil olmak üzere pek çok ülkede yasaklanan ya da sansüre maruz kalan Gandu, belki de İf İstanbul dışında karşımıza biraz zor çıkacak fakat bütün olumsuz yüküne rağmen tecrübe edilmesi gereken hibrid bir yapım!

BELLFLOWER / ARIZA AŞK

Bu sene !f’in hit filmler seçkisinin fazlasıyla dolu olduğunu ve genel seyir tercihimi de fantastik filmler ile hit filmler arasındaki kritik muhakemeler sonucunda meydana çıkarttığımı itiraf etmem gerekiyor!

Türkçesine de aksedildiği üzere, beyazperdede görebileceğimiz arızalı aşklar listesine üst sıralardan balıklama giriş yapabilecek bir ikili var karşımızda! Woodraw ve Milly’nin bu akıllara zarar ilişkisinin arka planı ise son derece farklı bir renk ile süslenmiş vaziyette!

Arıza Aşk, ilk akla gelebilecek örnek olan Mad Max’in dünyasına görsel tonlar bakımından yakın bir geleceği kendisine fon olarak alıyor. Woodraw ve Aiden ise, zamanlarını, bu yeni dünya düzeninde kişisel iktidarlarını sağlayacak olan teknik oyuncaklar tasarlayarak geçiriyorlar. Bu ikiliye göre, kıyamet sonrasında kendi kurdukları çete, iktidarın yeni yüzü olacak ve icat ettikleri teknik ekipmanlar da bu çeteyi zirveye taşıyacak! Bir nevi ergen fantezisi olarak görülebilecek bu girişimleri devam ederken, Woodraw “alışılmadık” bir biçimde Milly ile tanışıyor.

Milly’nin Woodraw’a olan sevgisi / nefreti ise ikilinin kronikleşen hastalıklı ilişkisini bambaşka bir noktaya taşıyor. Yönetmen Evan Glodel, filmi yazıp yönetmenin dışında başrolü de kendisine rezerve ediyor. Neticede görsel tercihleri (Buick’den evrilmiş olan Medusa, alev makinesi ya da sadistik bir hazla yaptırılmış olan yüz dövmesi vs) ve kendine has dokusu ile bir taraftan grindhouse konseptine selam çakan diğer taraftan da kendi kült kitlesini oluşturmayı başaran bir film Bellflower!

PROJECT NIM / PROJE NİM

!f İstanbul 2012, her sene olduğu gibi bu sene de seyri keyifli belgesellere ev sahipliği yaptı ki bu belgesellerden biri de hiç kuşkusuz Teldeki Adam ile adını daha majör bir kitleye duyuran James Marsh’ın yönettiği Proje Nim’di…

Bir deney etrafında, insanlar ile birlikte yaşayan ve bu deney ortamı sayesinde kazanmış olduğu garip beceriler ile çevresindeki herkesi kendisine hayran bırakan Nim’in hikayesini, hem gerçek görüntüler hem de projede yer alan isimlerin röportajları ile belgeleyen Marsh, yine en az Teldeki Adam kadar keyifli bir iş çıkartıyor ortaya.

İnsanlarla yaşarken, bir yandan işaret dili ile anlaşmayı öğrenen, diğer yandan alkol kullanma alışkanlığı edinen Nim; 70’li yıllarda karşı çıkanlarıyla ve taraftarlarıyla, bilim dünyasına hareket getiren bir deneyin parçası olmuştu. Pratikte “başarısız” kabul edilen ve hayvan hakları savunucularının da saldırısına maruz kalan bu proje, Nim’in yer yer eğlenceli yer yer de trajikleşen hikayesini başarılı bir biçimde perdeye taşımasını biliyor. Sundance film festivalinde belgesel dalında En İyi Yönetmen ödülünü kucaklayan Marsh, en iyi belgesel kulvarının da Oscar’daki güçlü temsilcilerinden birine imza atıyor!

THE DESCENDANTS / SENDEN BANA KALAN

Festivalin, hit filmler seçkisinin en popüler mensubuydu Senden Bana Kalan…Üstelik, festival sürerken vizyon şansı bulacağı gibi festival sonuna tekabül eden Oscar töreninin de bayraktar filmlerinden biriydi (ki kendisi en iyi uyarlama senaryo dalındaki ödülü toparlayıp evine götürdü). Bu bağlamda, festival seçkisine hit film eklemenin olumlu ivmesi diyebiliriz Senden Bana Kalan için…

Yönetmen Alexander Payne, 2004 yılında son olarak kalbimizi Sideways ile fethettikten sonra uzun süreli bir sessizliğe gömülmüştü. En azından Paris, Seni Seviyorum dışında kendisinin herhangi bir projesini izleme şansımız olmadı. Neyse ki Payne, bu filmden sonra da arayı bu derece uzun tutmaya niyetli değil!

Karısının geçirdiği trajik bir kaza sonucu, hem kendisini bekleyen diğer acı gerçeklerle hem de kızlarıyla yüzleşmek zorunda kalan Matt’in –biraz da trajikomik olarak adlandırabileceğimiz hikayesini, yine kendine has bir üslupla perdeye taşıyan Payne, bir trajediden keyifli ve mizahi bir seyirliği çekip çıkararak sunuyor biz izleyicilere! Belki de Clooney’i düşüncelerini ifade edemeyen aile babası olarak görmek de biz izleyicilere iyi gelmiş olsa gerek!

Viraneye dönmüş, orta sınıfa mensup orta yaşı geçmiş erkekler üzerine hikayeler inşa etmekte sıkıntısı olmayan Payne, Senden Bana Kalan’da da ritmini ve rengini koruyan, son derece dengeli bir mizah soslu dram ile çıkıyor karşımıza! Kendine has sürprizlerini ve “hınzırlıklarını” da filmine serpiştirmeyi ihmal etmiyor! Festival sonrasında da izleme şansı bulunabilecek bir film olduğuna şüphe yok, ama !f sayesinde bu randevuyu biraz daha erken tarihe almak da göreceli bir avantajdı belki de…

TAKE SHELTER / SIĞINAK

Festivalin ağır toplarından biriydi hiç kuşkusuz! Kendimce bir tabir kullanmam gerekirse Sığınak, gerilimi, aile dramını ve çizgi dışı post apokaliptik tonları başarılı bir biçimde tek potada eriten bir yapım diyebilirim. Bu açıdan da geçtiğimiz yılın sürprizlerinden biri olan Monsters ile aralarında tema benzerliği olduğunu belirtmeden geçmemem gerekir.

Curtis garip kabuslar görmektedir. Post apokaliptik temalı(!) bu kabuslarda, Curtis zaman zaman bir fırtınanın yaklaştığını, zaman zaman kızının ve kendisinin saldırıya uğradığını, zaman zaman da avlusunun talan edildiğini görür. Bunu bir ön görü olarak kabul eden Curtis, arka bahçeye bir sığınak kazar ve kendisini korkunç kıyamete hazırlamaya başlar. Fakat Curtis’in etrafındaki insanlar kendisinin de tıpkı annesi gibi şizofren olduğuna inanırlar!

Her şeyden önce Michael Shannon’un leziz performansı sayesinde dimdik ayakta kalan Sığınak, Oscar’ın o meşhur otoritelerinin bu daldaki “bonkörlüğünden” nasibini alamadı! Kuşkusuz yılın en keyifli filmlerinden biri. Cannes’da Eleştirmenler Haftası büyük ödülünü sırtlayıp götüren film, gösterildiği festivallerin de favorileri arasındaydı!

MAGIC TRIP / SİHİRLİ YOLCULUK

Festivalde izlemek için sabırsızlandığım belgesellerden biriydi Sihirli Yolculuk. Ken Kesey’in o meşhur “arayışının” ürünü olan bu yolculuk, onun peşine takılan bohemler ile birlikte, tuvaline renk üzerine renk eklenen seyri keyifli bir tablo gibi…

Antika bir okul otobüsünü alıp, evirip çevirip, rengarenk boyayıp tepesine de geniş çaplı bir delik konduran bu bohem takımı; 60’lı yılların ilk yarısında kendi hayatları için bir dönüm noktası olduğunu iddia ettikleri efsanevi New York yolculuğuna çıkarlar. Aslında ekibin amacı bu çok renkli yolculuğun tamamını filme almaktır, böylece elleriyle boyadıkları, şekillendirdikleri karşı kültür, nesilden nesile aktarılacaktır. Fakat evdeki hesap yolculuğa uymaz ve Kesey’in planladığı gibi bir doküman elde edilemez.

Ellwood ve Gibney yıllar sonra bu kimisi çöpe karışmış görüntüleri bir araya getirerek, yolculuğun methini duyan/duymayan herkese armağan ederler.

Bu belgesel, bir taraftan beat kuşağının kavram karmaşasını sorgulatırken, diğer taraftan Kesey ve ekibinin bu renkli yolculuğunu yakın bir deneyime almamızı sağlıyor…

TERRI

“Amaaaaaan yine mi bunalım takılan ergen bir “kaybeden” modeli ile baş başayız?” ön yargısına kapılmayın sakın! Evet, ailevi sorunlar, fiziki görünümüne güvenmeyen/güvenemeyen bir genç ve onun yaşamış olduğu duygusal travmalar  ve tabi olmazsa olmaz hayatında eksikliği hissedilen o azizin atına binip karşısına dikilivermesi gibisinden tanıdık temaları olduğu doğru, ama Azazel Jacobs’un bunu nev-i şahsına münhasır bir üslupla sinema perdesini sıvadığını belirtip; hakkını peşin peşin teslim etmek lazım!

Terri 15 yaşında bir genç. Aşırı kilolu… Anne ve babasına dair pek bir anısı yok ve Alzheimer hastalığının pençesinde çırpınan amcası ile aynı evi paylaşıyor. Yaşından büyük sorumluluklar aldığı için çocukluğunu layığı ile yaşayamayan bir genç Terri. Kendisine pek de adaletli davranmayan hayata karşı kalkan olarak da pijamalarını kullanıyor. Okulda…Evde…sokakta…Her yerde üzerinde pijamaları, tıpkı bir kostüm gibi!

Okulun psikoloğunun markajına girmesi ile birlikte, hayatındaki hareket de artıyor!  Bay Fitzgerald, önce kendi iyi ve kötü eşiklerinin üstün körü tanımını yapıyor Terri’ye; sonrasında ise onu hızlandırılmış bir sosyallik maratonuna sokuyor. Başlangıçta “tuhaflıklarını” yadırgayan Terri, Fitzgerald’ın özel ilgisi sayesinde, yolunu bulmaya çalışıyor. Bu etki-tepki münasebetine dayalı hızlı ivme, onu ilk cinsel deneyimine bile yaklaştırıyor üstelik.

Azazel Jacobs’un bir nevi sorunlu büyüme hikayelerinin varyasyonu olan Terri, göz pınarına dokunmayan bir dram ile izleyeni kahkahalara boğmayan bir komedi skalasının tam ortasında duruyor gibi. Kendi film ailesinin bir önceki üyesi olan Momma’s Man / Annesinin oğlu da 2009 yılının !f seçkisinde izleyici ile buluşma fırsatı yakaladığını da not olarak düşelim… İleride !f’in gediklilerinden olursa şaşırmamak gerek…

FINISTERRAE

Sanıyorum ki yılın bu “erken döneminde” fazlasıyla sevdiğim –ve tabi fazlasıyla da abarttığım- birkaç filmden biri hiç kuşkusuz Finisterrae!

Bildiğimiz türden bir arafta kalma hikayesini pek sık yaşayamayacağımız görsel bir deneyime dönüştüren bu Katalan-Rus ortak yapımı absürt fantastik komedi örneği; kendi üslubuna –meraklısını- hayran bırakacak bir yapıya sahip kuşkusuz!

Neil Young, film için “yüksek sanatla basit komedinin tuhaf ama güzel bir birleşimi” yorumunu yapmış! Hali ile katılmamak pek mümkün değil.

Araf’ın pek de eğlenceli olmadığına kanaat etmiş olan iki hayalet, bu bölgenin sınırlarını aşma girişiminde bulunur. Neticede yollarının dünyanın sonunda bir yerlerde biteceğine inanarak yola koyulurlar. Takip ettikleri rota ise Camina de Santiago rotasıdır (!)

Eduard Grau’nun filmi çok geniş tanımlara mahal veriyor kuşkusuz. Üzerine çarşaf geçirmiş iki hayaletin basit ve çocuksu fiziksel dizaynı ile nefis görüntü yönetiminin birleştiği topyekün bir minimalist sinema harbi. Üstelik hayaletlerden biri at diğer de tekerlekli sandalye kullanıyor. Basit görsel objelerden, akılda kalıcı sahneler çekip çıkarabilmeyi başaran Grau, leziz ve tattan anlayan damaklara hitap eden müzik seçimi ile de bu absürt yol filmini eğlenceli bir hale getiriyor!

Finistarrea belki “meraklısına” bandrolü yapıştırmamız gereken bir film olabilir ama kesinlikle kaçırılmaması gereken bir sinemasal deneyim!

SAYA ZAMURAI / KILIÇSIZ SAMURAY

Sanıyorum ki, !f seçkisinin beni en çok cezbeden tarafı fantastik kategorisi olsa da, Saya Zamurai ve Finisterrae dışında göremediğim filmler yüzünden vicdan azabı çektiğimi belirtmeliyim.

Tahmin edileceği üzere, festivalin benim için fazlasıyla önemli ve ekseriyette en çok keyif aldığım filmlerinden biriydi kendisi. Samurayların kılıç taşımamasının  cezasının idam olduğu bir dönemde, yaşadığı duygusal felaket nedeniyle kılıç taşımama kararı alan Nomi ve küçük kızının hikayesini izliyoruz.

Peşine düşen ödül avcılarından bir şekilde paçayı sıyırmayı başaran ve virane haline rağmen alışılmadık –ve anlaşılmadık-  bir biçimde hayata sarılan Nomi, Shogun’un adamları tarafından yakalanır. Fakat Shogun ona bir yaşama fırsatı sunar. Annesinin ölümünden beri hiç gülmemiş olan Shogun’un oğlunu 30 gün içerisinde güldürmeyi başarırsa Nomi’nin hayatı bağışlanacaktır.

Nomi, Shogun’un oğlunu güldürebilmek için her gün ayrı bir yöntem dener. Denediği yöntemler ile de kendisini şekilden şekle sokar. Zamanla Nomi’nin tiyatral yöntemleri halka arz edilmeye başlar. Böylelikle Nomi hem halka eğlence sunar hem de destekçiler kazanır. Fakat her gösteri, umutsuz ve mutsuz samurayı biraz daha yıpratmaktadır.

Hitoshi Matsumoto’nun bu doğru yönlendirilmiş enerjiye sahip absürt komedi çeşitlemesi, Takaaki Nomi’nin vücut dilinden ve Masatô Ibu komik derecede ifadesiz yüzünden fazlasıyla güç alan, alışılmış absürt mizahın(!) bile dışına taşan bir deneyim!

50-50 / ŞANSA BAK

Türkçesinden yapılacak çıkarım biraz rahatsız olabilir. Hınzır ve laçka bir komedi filmi ile karşılaşacağınız izlenimine kapılmanız ise zararınıza olur muhtemelen. Seth Rogen’in varlığına rağmen üstelik!

Alkol kullanmayan, hayatı boyunca ağzına sigara sürmemiş, sağlıklı yaşam konseptine göbekten bağlı 27 yaşındaki Adam, kansere yakalanır. Doktorun ağzından, son derece sakin bir biçimde çıkar bu kötü haber. Üstelik bilmemkaç milyonda bir görülen bir kanserdir pençesine düştüğü… Daha da kötüsü garip bir mutasyona uğrayarak yayılan bu kanserden kurtulma şansı yüzde 50’dir…

Doğal olarak Adam’ın çevresindeki iyileri, kötüleri, duyarlıları, umursamazları, bonkörleri ve bencilleri sıkı bir sınava tabi tutacağı bir dönemdir bu dönem…

Will Reiser’ın hemen hemen otobiyografik sayılabilecek olan hikayesi, ne cılk bir mizaha ne de yerli yersiz duygu sömürüsüne izin veriyor. Son derece dingin ve samimi bir hikaye var karşımızda. Üstelik “kanka komedisi” münasebetine rağmen, tuvalet mizahının köşesine bile yanaşmadan kendi yolunu ve ritmini buluyor…

BECOMING CHAZ / CHAZ OLMAK

Malumunuz Chaz Bono’nun kadınlıktan, erkekliğe geçiş sürecini konu ediniyor kendisine Becoming Chaz…  Ne olmak gerektiğini, olduğun gibi yaşamanın ya da yaşamak zorunda kalmanın sıkıntısını çekmeye dair bilindik kelamlar ediyor aslında belgesel…

Ötekileşmek ve ötekileştirilmek, üstelik buna da hür tercihlerin sebebi ile maruz kalmak üzerine ettiği kelamlar ya da Chaz’in, tercihinin uzun ve meşakkatli yolu, sizi etkileyecektir kuşkusuz, diğer taraftan da ezberinizi bozma gibi bir hamleye de yanaşmayacaktır…

Becoming Chaz, belki de !f İstanbul festivali dışında başka bir yerde başka bir zamanda ilgiye ve alakaya sonuna kadar layık olabilecek bir yapım olabilir ama Chaz’in bu son derece kritik kararı verme süreci ve ardından gelen tıbbi adımlar, her izleyicinin merakını kamçılayacak cinsten midir? İşte orası tartışılır…

SHE MONKEYS / MAYMUN KIZLAR

Ergenlik ve –erken ergenlik- dönemine tekabül eden, kızlar arasındaki iktidar ve kontrol mekanizmasının 83 dakikaya yayılarak işlendiği bu İsveç yapımı film, festivalin orta kararlarından biri olmasının dışında en az keyif aldığım yapımlardan da biriydi aynı zamanda…

Emma ve Cassandra arasındaki, fiziksel ve ruhsal kontrol mücadelesi, kuşkusuz orta metraj bir filmin kovuğunu rahatlıkla doldurabilir.  Cassandra’nın Emma üzerindeki –amacı tam olarak saptanamayan- yönlendirme gücü, ikiliyi aşk ve nefret git gelinin arasında da durmadan çalkalar. Gel gelelim hikayenin sosunu biraz daha tatlandırmak adına Emma’nın kız kardeşinin bakıcısı ve kuzenine aşık olması ile birlikte 83 dakikayı biraz daha dolgun gösterecek nur topu gibi bir ilişkiler çelişkiler yumağı çıkar ortaya! Diğer taraftan ortada bir kısa diğeri orta ebattan hallice iki farklı hikaye bulunmaktadır…

Orada burada film hakkında, “bu zamana kadar gördüğünüz sinemasal deneyimlerin fazlasıyla dışında”  gibisinden iddialı cümlelerin kurulduğuna tanık oldum! Fakat She Monkeys, bana biraz, sıradanlığının farkında olan ve bunu yırtıp atabilmek adına sıra dışı gözüken hamlelere baş vurup sevimsizleşen bir film gibi gözüktü daha ziyade…

ZENNE

İlk gösterimi Antalya Film Festivali’nde yapılan Zenne, genel gösterimden sonra !f İstanbul’da da izleyici karşısına çıktı. Zaten üzerine fazlasıyla yazılıp çizildiği için, sinekritik sularına dalmamayı uygun görüyorum. Diğer taraftan seyircinin hala ilk gösterimdeki kadar filmi bağrına basması da gözlerden kaçmadı.

EYES WITHOUT FACE / YÜZÜ OLMAYAN GÖZLER

Yüzü Olmayan Gözler, festivalin kült seçkisindeki isabetli bir tercih olmanın dışında, panellerin de tartışma konusuydu. Hem popüler sinemada emsal örneklerin çoğaldığı (Almodovar – The Skin I Live In) hem de tıpta yüz nakli gibisinden kritik bir adımın atıldığı şu günlerde, üzerine kelam edilebilecek daha doğru bir tercih bulunamazdı!

Georges Franju’nun 1960 tarihli bu lirik korku-gerilim şaheserini, beyazperdede izleme şansına sahip olmak bile bir çeşit ayrıcalık olarak görülmektedir tarafımdan. Heyhat ki !f bu isteğime de kısa vadede yanıt vermiş oldu!!!

3 Yorumlar

  1. Seth Cohen ? Seth Rogen olmasın o ?

  2. bravo büyük hata…10 puanı yazdım hanenize :))))

  3. bomba gibi bir seçki olmuş.Take Shelter’i izleyeli 3 gün oldu etkisindeyim hala.Project Nim’i ise evrim ile ilgilenen herkese tavsiye ederim.Zaten arkasında ki isim James Marsh

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: