İstanbul Modern’de Gotik Sinema Günleri

 

SemraBirkaç günlüğüne kontes olmak…

Ne zamandır, şu soğuk ve bulutlu İstanbul günlerinde, şehrin kendisi gibi gizemli ve karanlık bir aktivite peşindeydim. Siz de benim gibi bir korkusever ve hayalperestseniz; çevrenizde otoyol, kalabalık, karbondioksit ve binadan biraz fazlasını görüyorsunuz demektir. En derin korkularınız bir yandan sizi rahatsız ediyor, bir yandan da hoşunuza gidiyordur. Zaman zaman şehrin karmaşasından uzaklaşıp, gotik sinemanın korkulu ve romantik dünyasına kendini kaptırmak, eminim size de iyi geliyordur. Bazen kapkaranlık bir ormanın içlerine doğru yürüyen bir insanda, bazen okültizmle ilgilenerek, iblisleri başına musallat eden bir cemiyette kendinizi buluyorsunuzdur. Bırakın başkaları salak desin ama size göre mutfaktan ürpertici bir ses geldiyse o mutfağa mutlaka gidilmelidir. Çünkü ürpertici ses çekicidir. İşte ben bu duygularla doluyken, kuzguni İstanbul’un bir köşesinde, içinde sinema olan o davetkar aktiviteyle karşılaştım. “İste ve bırak, evren sana onu sunacak” felsefesi bir kez daha işe yaramıştı. 26 Şubat-8 Mart tarihleri arasında, İstanbul Modern’in modern ama aynı zamanda tarih kokan dekorasyonunda, gotik denen kendine has kültürün sinema soslu halini tattım. Enfes bir ziyafet oldu.

Gotik: Sinemanın Karanlık Yüreği

Her an bir yerlerden bir vampir, bir kurt adam, bir hayalet fırlayacakmış gibi duran İstanbul’dan; 26 Şubat-8 Mart tarihleri arasında “gotik sinema günleri” geçti. İstanbul Modern Sinema, British Council ve British Film Institute bir araya gelerek, Britanya yapımı korku klasiklerinden örnekler sundukları “Gotik: Sinemanın Karanlık Yüreği” isimli bir program hazırladılar. Bu alışılmadık film programının tanıtımında geçen şu söz, her şeyi özetliyordu: En karanlık arzu ve korkularımızla beslenen gotik hikayelerden bir seçki. Istıraplı ruhlara teselli veren bu program sayesinde bir süreliğine, gotik sinemanın karanlık dehlizlerinde, dilediğimizce gezinme fırsatı bulduk.

Gotik, Orta Çağı kapatan Rönasans’ı başlatan bir sanat akımı. Etkileri daha çok sanatta ve yazı stilinde görülmüş. Edebiyatta ise ilk olarak 18. ve 19. yüzyıllarda, Britanya’da Mary Shelly, Bram Stoker gibi yazarların olay yaratan romanlarıyla doğmuş. Bu romanların sinemaya uyarlanmasıyla da Dracula, Frankenstein gibi karakterler ete kemiğe bürünmüş. Daha sonra Britanya sinemasının mizahi ve cesur anlatım tarzı gotik edebiyatla birleşmiş ve ortaya karakteristik korku filmleri çıkmış.

“Gotik: Sinemanın Karanlık Yüreği” programının en eski yapımı, sessiz sinema dönemine ait, 15 dakikalık “The Mistletoe Bough”tu. Bunun dışında içinde siyah beyaz filmlerin, deneysel yapımların yer aldığı, 50’lerden 80’lere dek birçok korku klasiği; gotik sinema günleri kapsamında izleyicisiyle buluştu. Gösterilen filmler arasında David Lynch, Neil Jordan, Terence Fisher gibi usta yönetmenlerin sıradışı yapıtları da vardı. Özellikle İngiltere’nin en iyi korku filmi kabul edilen “The Wicker Man” ve yönetmeninden popüler “The Elephant Man” programın en dikkat çekici filmleriydi. Ben gösterim boyunca 4 filmi izleme şansı buldum: Percy Stow’dan 1904 yapımı “The Mistletoe Bough”, Neil Jordan’dan 1984 yapımı “The Company of Wolves”, Robin Hardy’den 1973 yapımı “The Wicker Man” ve Terence Fisher’dan 1958 yapımı “Dracula”.

Bugün günlerden gotik

5 Mart Perşembe sabahı, gün içinde 2 film izlemek üzere planımı yaptım. O günün tarzı gotik olmalıydı. Siyah bir elbise, siyah geniş bir şapka, siyah taşlı bir kolye… Ve tabi ki simsiyah, upuzun tırnaklar. Siyah far ve smoothy gotik makyajla da tarzıma son rötuşu vermiş oldum. Evden çıkmadan çantama atıştırmalıklarımı, not defterimi, kalemimi ve program broşürünü attım. İstanbul Modern’e geldiğimde her zamanki gibi biraz geç kalmıştım. Film başlamak üzereydi ve ben ucu ucuna yetiştim. Hafta içi ve korku kuşağı olmasına rağmen, her iki filmde de salon doluydu. Hatta merdivenlerde oturup izleyenler bile oldu.

İlk film “The Company of Wolves”, rüyada başlayıp ormanda devam eden bir büyüme öyküsünü anlatıyordu. “Kırmızı Başlıklı Kız” masalından doneler taşıyan film; kadınlığa yeni yeni adım atan bir genç kıza, bilmiş ninesi tarafından anlatılan grotesk masallara dayanıyordu. “Once upon in a time”…

Filmden ben de kendime notlar çıkardım: 1- Tek kaşlı erkekler tehlikelidir. 2- Ormanda yürürken asla patikadan ayrılma. 3- Kılları içe doğru uzayan erkeklerden uzak dur. 1 buçuk saatin sonunda kendimi koltuğa yayılmış ve mahmur bir halde buldum. Sinema salonunun hemen yanındaki kahve makinesi olmasaydı napardım bilmiyorum. 3 bardak kahve içtikten sonra günün diğer filmine girmeye hazırdım.

İkinci film, “The Wicker Man” adında müthiş bir pagan filmiydi. Özellikle şarkıları ve 70’lere has diliyle bana zamanı unutturdu. Polis memuru Howie, İskoç adalarından birinde kayıp bir kızı araştırmaktadır. Fakat burada birtakım fallik objeler, putperest ayinler ve tasavvur edemediği bir özgürlükle karşılaşır. Chistopher Lee’nin neşeli tavırları, filmin renkli ve tuhaf atmosferi çok keyifliydi. Doğanın gücü, kadının doğurganlığı, erkeğin penisi, ölüm, aşk gibi konular bambaşka bir şekilde yorumlanmıştı. Özellikle Britt Ekland’ın duvarda yaptığı dansı ve hasır adamlı adak sahnesini favorilerim arasına aldım. Günü, ada sakinleriyle birlikte bahar dansı yaparak noktaladık.

Tüm gün yaşadığım yoğun film deneyiminden sonra, biraz düşünmek ve izlediğim filmleri sindirmek için Tophane’de yürüdüm. Hani belki yolda esrarengiz bir şeyler görürüm ya da bir oyuktan geçerek öteki varlıkların dünyasına adım atarım diye. Aklıma Giovanni Scognamillo’nun yıllar önce okuduğum, “İstanbul’un Gizemleri” adlı kitabı geldi. Elbet bir yerlerde bu dünyaya ait olmayan, uğursuz bir şeyler vardı. Ben maceraya hazırdım fakat taksiler ve tramvay dışında, gördüğüm en ucubik şey Marmaray oldu. Ben de dev ve kanlı bir burger yiyerek kendimi ödüllendirdim. İçimdeki kurt adam acıkmıştı. Bu arada 8 Mart’taki diğer filme kadar Dr. Van Helsing’in tüm talimatlarını dikkatle okumalıydım.

8 Mart akşamında Dracula’yla randevum vardı. Bir gün öncesinden epey içmiş ve sabahlamış olduğum için sinemaya vampir tarafından ısırılmış kurban gibi gittim. Sağlıklı bi şey görünce, istemsiz bir şekilde dişlerimi çıkarıyordum. Bu seferki gösterime biraz kalabalık gittik. Daha önceki deneyimimi dinleyen arkadaşlarım bana katılmak istemişlerdi. Önce “The Mistletoe Bough”ı izledik. Tarihin en eski korku filmlerinden biri olan “The Mistletoe Bough”ta, düğünde saklambaç oynarken,girdiği bir sandıkta unutulan bir gelin anlatılıyordu. Gelin 18 yıl sonra bulunur fakat artık bir hayalettir. Bu çok eski filmin yeniden düzenlenmiş haline Saint Etienne grubundan Pete Wiggs’in müzikleri eşlik ediyordu.

Sadece bu program kapsamında izleyebileceğimiz ve günümüzün teknolojik dünyasına kıyasla epey ilkel olan film, oldukça ilgimizi çekti. Ne de olsa bir zamanlar, artık film bile çekebildiğimiz telefonlar yoktu. Bu anlamda sinemanın tarihini görmek açısından güzel bir deneyim oldu. “The Mistletoe Bough”un ardından tüm ihtişamıyla “Dracula” başladı. Kendimi bildim bileli vampirlerle ilgili ne varsa severek takip ettim. Fanatik bir Dracula hayranı olmam da cabası. Ayrıca Dracula’ların en karizmatiği Christopher Lee’nin insanı içine çeken oyunculuğu ve merdivenlerin başında uzun peleriniyle dikilmesi beni her zaman etkilemiştir. Dracula hikayesini zaten biliyoruz. Fakat bu filmde en az Dracula kadar dikkat çeken bir karakter daha vardı. Bordo kadife ceketi, taşlı travatı, soğukkanlı tavırları ve bilimsel bakış açısıyla Dr. Van Helsing, bizi en az Dracula kadar kendisine hayran bıraktı. Film kilise orgu melodisi, güneşten yanan bedenler ve çığlıkların ardından sona erdi. Işıklar açıldı, bizler de Pazar gününün soğuk ve sakin sokaklarına attık kendimizi. Dracula’dan esinlenerek, ay ışığının altında şarap içmek hepimize iyi gelecekti. Bir masanın etrafında toplandık ve o zamanın olanaklarıyla bu kadar temiz ve etkileyici filmler çeken insanlara kadeh kaldırarak yaşadığımız deneyimi ebedileştirdik.

Fantastik korku dünyasının bir parçası olmak ve gotik sinemadan haz almak benim için çok değerli. Yoksa başka nasıl İngiltere’nin sisli ve solgun vadilerinde, köhne bir şatonun ve simsiyah bir at arabasının sahibi olabilirim? Yoksa nasıl öteki dünyanın acayip varlıklarına tekinsiz şeyler fısıldayabilirim? Siz rating vermeseniz de IMDb’ciler, siz ödül vermeseniz de Oscar’cılar, iyi ki korku sineması var.

Yazar hakkında: Semra Uygun

Fantastik sinema ve korku sineması için yeni ve acayip şeyler yaptı. “Korkteyl” programını yazdı ve sundu. “Midnite Movies” grubunu kurdu, korkuyu ötekilerle paylaştı. Semra deli gibi film izliyor, Tür, yıl, oyuncu, yönetmen ayırmaksızın izliyor; abur cuburlarını, dostlarını yanından eksik etmeksizin izliyor. Ama Semra hala doğru filmi bulamadı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir