O / It Hakkında Merak Ettiğiniz Her Şey

Andy Muschietti’nin yönettiği New Line Cinema yapımı korku-gerilim filmi O / It, Stephen King’in, onlarca yıldır okuyucuları dehşete düşüren, aynı adlı popüler romanına dayanıyor.

Film Maine’in Derry kasabasında yaşayan, kendilerini “Kaybedenler Kulübü” olarak adlandıran, toplumdan dışlanmış yedi gencin hikayesini anlatıyor. Bu gençlerden her biri o ya da bu nedenle soyutlanmıştır; her biri yerel zorba sürüsünün hedefidir ve hepsi içsel korkularının, yalnızca O olarak adlandırabildikleri, antik çağlardan bugüne gelmiş, şekil değiştiren bir yırtıcı tarafından vücut bulmuş hâlini görmüşlerdir.

Derry kasabası, var olduğundan beri, bu varlığın avlanma alanı olmuştur. Her 27 yılda bir seçtiği avların, yani Derry çocuklarının korkularından beslenmek için kanalizasyondan çıkıp gelir. Dehşet ve heyecan dolu bir yaz mevsiminde bir araya gelen Kaybedenler, kendi korkularını yenmek ve yağmurlu bir günde peşinden koştuğu kağıttan kayığı rögardan aşağı düşüp Palyaço Pennywise’ın eline geçen küçük bir çocukla başlayan yeni bir öldürme döngüsünü durdurmak için birbirlerine kenetlenirler.

O / It filminin başrolünü hikayenin merkezindeki kötü varlık Pennywise’ı canlandıran Bill Skarsgård üstlendi. Ona genç oyunculardan oluşan bir kadro eşlik etti: Jaeden Lieberher, Jeremy Ray Taylor, Sophia Lillis, Finn Wolfhard, Wyatt Oleff, Chosen Jacobs, Jack Dylan Grazer, Nicholas Hamilton ve sinemaya bu filmle adım atan Jackson Robert Scott.

YAPIM HAKKINDA

Seni ne korkutur?

İster yatağınızın altında bir canavar, ister karanlıktaki bir şey, ister gölgelerde kol gezen bir varlık olsun, O / It filminde en büyük korkularınızdan kaçış yok. Stephen King’in çoksatan yapıtı ilk kez beyazperdeye uyarlanıyor. Yönetmen Andy Muschietti, “Korku evrenseldir; hepimizin anlayabildiği bir şeydir. Üstelik size saldırmakla kalmayıp, size en çok korktuğunuz şeyle saldıran bir şeyden daha dehşet verici ne olabilir?” diye soruyor.

Gizemli bir şekilde kısa olan başlığın gönderme yaptığı şey, hikayenin merkezindeki kötü varlık: Kurbanlarının en derin korkularının şekline bürünen ve her 27 yılda bir uykudan uyanarak Derry-Maine’in en savunmasız sakinleriyle, yani çocuklarla beslenen tarih öncesi bir şekil-değiştiren. Fakat bu kez, kendilerine “Kaybedenler Kulübü” diyen, yedi dışlanmış genç her şeyi kapsadığını düşündükleri bir zamirle, “O” diye adlandırdıkları gizemli varlıkla savaşmak üzere birlik olurlar. Ama aslında bu varlığın başka bir ismi vardır… korku tarihinde ikonlaşmış bir isim: Dans Eden Palyaço Pennywise.

İlk olarak 1986 yılında yayımlanan It anında klasikler arasına girdi ve o yılın en çok satan kitabı oldu. Otuz yılı aşkın süredir okurları büyüleyen bu kalıcı bestseller, korku edebiyatının tartışmasız ustasının en iyi ve en etkili eserlerinden biri kabul edilerek, yıllar içinde sayısız film ve televizyon projesine ilham verdi.

Filmin başındaki sinemacı için bu kesinlikle doğruydu. “Stephen King’in büyük bir hayranıyım; büyürken en sevdiğim yazardı, dolayısıyla O / It benim için bir rüya projeydi” diyen Muschietti, şöyle devam ediyor: “Korkutucu filmler yapmayı seven biri olarak, bu his her zaman çok ilgimi çekti. En büyük dehşeti muhtemelen ilk korku filminizi izlediğinizde duymuşsunuzdur. Bu, hayatınızın geri kalanında bir daha yaşamayacağınız bir duygudur. İşte bu yüzden, o hissi geri getirmek benim için hayali bir görev oldu adeta. Yaratmama yardım eden şey bu çünkü inanıyorum ki başka insanları ancak sizi de korkutan bir şeyle korkutabilirsiniz.”

Hikayede Stephen King’in alametifarikası olan bir katman daha bulunuyor. Katıksız korkuyu büyüme deneyimiyle daha iyi örtüştüren bir başka yazar olmadığı söylenebilir, belki de bunu en mükemmel olarak O / It’in merkezindeki ergenliğe geçiş hikayesinde yapmıştır. Yapımcı Seth Grahame-Smith şunu vurguluyor: “Bu sürecin en başından biliyorduk ki It bir korku hikayesinden daha fazlasıydı ve film de romanın farklı tonlarını yansıtmak zorundaydı. Hikaye bu gençlerin tam da ergenliğe ulaştıkları dönemde geçtiği için film karakter güdümlü anların hem cazip hem de kimi zaman dehşet verici olduğunu yansıtsın istedik.”

Yapımcı David Katzenberg buna katılıyor: “Film boyunca, bu öğelerden her birinin öne çıktığı anlar var; yani duygu ile korku arasında ilginç bir denge söz konusu. Her iki unsuru doğru şekilde yakalamak, gerek filmin temposu gerek hikaye anlatımı açısından önemliydi.”

Andy Muschietti’nin kız kardeşi ve yaratıcı ortağı Barbara Muschietti bu dengeyi yakalayan senaristlerden övgüyle söz ediyor. “Chase Palmer, Cary Fukunaga ve Gary Dauberman, Kaybedenler Kulübü üyeleri arasındaki dokunaklı arkadaşlığı yakalamayı ve hatta ergenlikte ilk aşka dokunmayı başardılar. Ama sakın yanılmayın: Korkacaksınız” diyor gülerek.

O / It’in dehşeti kötü kalpli palyaço Pennywise’dır. O, bir çocuk yiyicisi ve korku uzmanıdır. Rolü üstlenen Bill Skarsgård şunları söylüyor: “Büyürken It’i ve Pennywise karakterini çok iyi tanımıştım. Ben konuya şöyle bakıyorum: Pennywise çocukları tüketebilmek için onların gördükleri şeye inanmalarına ve korkmalarına ihtiyaç duyuyor çünkü korku ete lezzet veriyor. Benim için bu, çocukken de ve hatta şimdi de, gelmiş geçmiş en korkutucu konsept.”

Kaybedenler Kulübü’nün temsilcisi, aktör Jaeden Lieberher ise, “Burada olay kesinlikle korkuyu yenmek çünkü eğer çocuklar Pennywise’dan korkmazlarsa, onu yenmek için bir şansları olur. Fakat başlarına gelen o feci şeyleri izlemek gerçekten ürkütücü” diyor.

Yapım ekibindekiler -yapımcılar Roy Lee ve Dan Lin de bu ekipteydi- projeyi geliştirirken, böylesine zengin bir şekilde anlatılmış, bin küsur sayfalık bir kitabı beyazperdeye aktarmanın muazzam bir meydan okuma olduğunun farkındalardı. Bu yüzden, kitabın ilk yarısına odaklanıldı çünkü bu kısımda Kaybedenler Kulübü’ndekiler hâlâ çocuktular ve Pennywise’ın başlıca avıydılar. Dauberman, yine de, “It kadar sevilen bir kitabın ilk yarısını bile uyarlamaktaki en büyük zorluk, kitabı ilk okuyuşumuzdan beri kafamızda yer eden unutulmaz kısımlar arasında seçim yapmaktı” diyor.

Grahame-Smith şunu ekliyor: “Romanın ruhuna sadık kalma konusunda hepimiz -romanı nihayet beyazperdeye taşımak için çok çalışmış olan herkes buna dahil- büyük bir sorumluluk hissettik çünkü Stephen King hayranları için son derece önemli bir kitap bu.”

Dauberman ise, “Bu gerçekten işbirliği içeren bir süreçti” dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Andy pek çok fikir üretti. En çok tartıştığımız konulardan biri Kaybedenler’in karşılaştığı bireysel korkuların onların kimliklerini nasıl tanımlayacağıydı. Andy bu unsurun karakterlerin eylemlerini nasıl belirlediği üzerine çok kafa yordu; tabi ki romanda bulduğu tohumlardan yola çıkarak her şeyi anlamlandırmaya çalıştı.”

Katzenberg de benzer bir görüş belirtiyor: “Andy’nin film için net bir vizyonu var. Belli ki korkuyu iyi biliyor.” Yapımcı bu sözlerle Muschietti’nin hit film Mama’daki çalışmasına gönderme yapıyor ve şöyle devam ediyor: “Ama bunun yanında, O / It’te zıt duyguları yakalamayı ve onları tutarlı bir şekilde bir araya getirmeyi de başardı. Bu proje için müthiş bir seçimdi.”

Yapımcıların senaryoyu uyarlarken yapması gereken önemli bir değişiklik daha vardı. King romanın ilk kısmının zamanını 50’ler olarak belirlemişti, Ancak hikayeyi 80’lere taşımaya karar verildi. Barbara Muschietti bunun nedenini şöyle açıklıyor: “1950’ler Stephen King’in ergenlik yıllarıydı. Dolayısıyla, kendi nesli söz konusuydu ve kitap da kendi gelişim yıllarının korkularını yansıtıyordu. Stephen her zaman şöyle der: ‘Bildiğin şeyi yaz.’ Bu yüzden biz de filmi kendi bildiğimiz şey -1980’lerde büyümek- hakkında yapmak ve o zamanlar korktuğumuz şeyleri çağrıştırmak istedik.”

Andy Muschietti ise şunları ekliyor: “1950’lerde, çocuklar çok farklı şeylerden korkuyorlardı; örneğin o dönemin filmlerinde gördükleri klasik canavarlardan. Orijinal hikayede Pennywise bunlardan bazılarının kılığına giriyor. Filmde korkuların yeniden hayal edilmesi çok katmanlı ve derin; hatta filmde gittiğimiz noktalar romanın hayranlarını bile şaşırtabilir.”

Yazar Stephen King şunları kaydediyor: “Yapımcılar romandan biraz farklı bir yöne kaydılar ama önemli olan şey şu anafikri korumuş olmaları: Pennywise en çok neden korktuklarını anlayıp, o şeye dönüşerek bu çocuklara ulaşıyor. Andy bunu anlamış, tamamen anlamış. Bence kendisi bizi gururlandırdı.”

KAYBEDENLER

Birlikte hareket edersek kazanırız.

Kendilerine Kaybedenler Kulübü adını veren ortaokullu yedi ergen O / It’in kalbini ve ruhunu oluşturuyorlar. Bu ergenler, bireysel olarak, şekil değiştiren kudretli bir varlık şöyle dursun, okul zorbalarıyla bile başa çıkabilecek donanımda değildirler. Fakat beraber olduklarında, birbirlerini ve kasabalarını kurtarmak için arkadaşlıklarının ve kararlılıklarının oluşturduğu özel bir cesarete sahiptirler; asırlardır meydan okunmamış korkunç bir tehdide kafa tutarlar.

Yönetmen bunu doğruluyor: “Kaybedenler güçlerini birlik olmalarından alıyorlar. Grubun dinamiğinin -lider ve güç konumu değişiklikleri- film boyunca değişimine tanık olmak ilginçti.  Hepsinin kendilerine ait anları var. Güzel bir hikaye; özellikle de, sıkıntılı dönemlerde insanlığın, güvenin ve sevginin yüzeye çıktığını görmek.”

King romanında kahramanları çocuk olarak sunmasının çok belirli bir nedeni olduğunu dile getiriyor: “Noel Baba’ya ve Paskalya Tavşanı’na inanmayacak kadar büyük çocuklar ile ışıklar söndüğünde yatağın altında bir şey olabileceğini düşünerek korkacak kadar küçük çocuklar arasında bir sınır, bir alan var. Ben bu çocukları alıp onları, canavarlara hâlâ inandıkları için, bu yaratığı gördükleri ve ona karşı mücadele etme kapasitesine sahip oldukları bir duruma sokmak istedim. Ancak bir yandan da, tamamen güçsüz olan küçük çocuklardan yaşça daha büyükler; bu sayede eyleme geçebiliyorlar.”

Yapımcılar Kaybedenler rollerini kazanacak oyuncuları bulmak için yüzlerce umut dolu adayın seçmelere katıldığı, yorucu bir arayışa girdiler. Muschietti, “Bu filmin oyuncu seçimleri çok zorlu bir süreçti; pek çok kişiyi izledik. Fakat karakterle aynı DNA’yı paylaşan bir oyuncu bulmak müthiş bir duygu. Bir yönetmen açısından heyecan verici bir şey bu çünkü karakterlerin hayata geçmesi için en iyi oyuncu kadrosunu bir araya getirmek esastı.”

Bu zengin karakterler için oyuncu seçimi yalnızca oyuncuların bulunmasını değil, onların tek bir birim olarak inandırıcı bir şekilde kenetlenmeye elverişli uyuma sahip olmalarını sağlamayı da içeriyordu. “Casting yönetmenimiz Rich Delia muhteşem bir iş çıkardı” diyen Barbara Muschietti, şöyle devam ediyor: “Bize öylesine müthiş gençler getirdi ki işin en zor kısmı onları elemek oldu. Mükemmel kombinasyonu bulmak için onları gruplandırmak çok eğlenceliydi ve seçilen oyuncular arasında hemen oluşan bağı gördüğümüzde, doğru seçimi yaptığımızı anladık.”

Grahame-Smith oyuncuların rollerine adanmışlık ve yaşlarının ötesinde bir beceriyle yaklaştıklarını belirtiyor: “Hepsi sete odaklanmış, hazırlıklı ve çalışmaya istekli bir şekilde geldi. Doğru noktalarda durdular, repliklerini hatırladılar ve ellerinden gelenin en iyisini ortaya koydular. İzlemesi müthiş bir süreçti.”

Jaeden Lieberher küçük kardeşi George’un (sinemaya yeni adım atan Jackson Robert Scott canlandırdı) anısını zihninden silip atamayan utangaç kekeme Bill Denbrough’yu canlandırdı. Herkesin Georgie dediği küçük çocuğun hunharca öldürülmesi hikayenin ve Bill’in yolculuğunun lokomotifi olur. Lieberher bu trajedinin Bill’e bir görev yüklediğini ifade ediyor: “Filmin başında, Bill ile Georgie arasındaki tatlı ilişkiyi görüyorsunuz. Georgie ortadan kaybolduğunda, Bill kendini suçlu hissediyor çünkü yeni kağıttan kayığıyla oynaması için yağmurda dışarı çıkması için kardeşine izin veren kendisi. Georgie o sırada kayboluyor. Sonrasında, Bill’in evdeki yaşamı oldukça zorlu geçiyor. Anne babası ona destek olmuyorlar, Georgie öldüğünden beri ona karşı soğuk ve mesafeliler. Yani, Bill’in yalnızca arkadaşları var. Bir tek onlarla gerçekten konuşabiliyor.”

Bill’in en yakın arkadaşı Richie Tozier, şişe dibi gibi bir gözlük takan, çenebaz ve şakacı bir çocuktur. Rolü canlandıran Finn Wolfhard şunları söylüyor: “Richie biraz şapşal. Video oyunları ve televizyonu seviyor ki bu ikimizin ortak yönü. Grubun espritüeli olmaya çalışıyor ama kimse onun kendisinin sandığı kadar komik olduğunu düşünmüyor. Ondan sıkılıyor ve başlarından savıyorlar. Georgie kaybolduktan sonra, işler ciddileşmeye başlıyor ve Richie, Derry’de çok acayip bir şey olduğunu fark ediyor, gülüp geçemediği bir şey bu.”

Sophia Lillis, Kaybedenler Kulübü’nün tek kız üyesi Beverly Marsh’ı canlandırdı. Beverly ergenlik öncesi dönemlerini yaşayan arkadaşları üzerindeki etkisinden habersizmiş gibi davranmaktadır. Evindeki taciz ortamına rağmen -ya da belki o yüzden- Beverly “hepsinin en güçlüsü ve en cesuru” diyen Lillis, şöyle devam ediyor: “Çok bağımsız ruhlu; başka insanların ne düşündüğünü umursamıyormuş gibi davranıyor ama aslında arkadaşlarının olmasını ve bir şeyin parçası olmayı istiyor. Başka insanlarla bağlantı kurmayı arzu etmekle birlikte, korkuyor ve babası gibi insanlarla karşılaşmak istemiyor. Bu yüzden, başkalarıyla arasına mesafe koyuyor ta ki Kaybedenler’e katılana kadar elbette.”

İçi ilaçlarla, astım spreyiyle ve dezenfektanlarla dolu çantasına adeta yapışık gibi gezen hastalık hastası, ufak tefek Eddie Kaspbrak rolünü Jack Dylan Grazer üstlendi. “Eddie nevrotik bir çocuk” diye açıklıyor Grazer ve ekliyor: “Annesi yüzünden mikroplar konusunda paranoyak hale gelmiş ve bu da onun sosyal hayatını mahvetmiş. Ama bütün hayatı boyunca kendine söylenegelmiş olduğu kadar zayıf değil. Arkadaşlarıyla birlikte Pennywise’ın karşısına çıkması onun aslında ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.”

Yedi çocuk içinde en şüphecisi olan Stanley Uris’i canlandıran Wyatt Oleff karakter için şunları söylüyor: “Stan’de OKB (saplantı bozukluğu) var; düzensizlikten hoşlanmıyor. Böyle durumlarda kafasından geçenler başa çıkabileceğinden daha karmaşık oluyor. Pennywise onu korkutmakla kalmayıp gücendiriyor da… Stan böyle bir şeyin kendi gerçekliğinde var olmasını kabullenemiyor çünkü bunun mantıksal bir bağlantısı yok.” On üç yaşının arifesinde, Stanley’nin Bar Mitzvah törenine hazırlanması gerekirken Kaybedenler, Pennywise tarafından kesinlikle farklı bir ergenlik ayinine maruz bırakılacaktırlar. Stanley’nin tüm dikkatini söz konusu ayine yöneltmesi Haham olan babasını hayrete düşürecektir.

Vahşi bir saldırıya uğramasının ardından -Pennywise değil, kasabanın zorba çetelerinden biri tarafından- Kaybedenler’e katılan Ben Hanscom’u Jeremy Ray Taylor canlandırdı. Ben fiziksel anlamda en formda çocuk olmayabilir ama Taylor’a göre başka özellikleri var. “Ben grubun zekisi; kütüphanede zaman geçirmekten hoşlanıyor… Yani sanırım ona grubun ineği diyebiliriz” diyor Taylor gülerek ve ekliyor: “Derry’nin rahatsız edici cinayet geçmişini ve kaybolan insanları Ben keşfediyor. Ben’in hiç arkadaşı olmamış. Bu yüzden, Kaybedenler Kulübü’nde olmak onun için dünyanın en harika şeyi.”

Chosen Jacobs, kulübün son üyesi olan Mike Hanlon’ı canlandırdı. Genç aktör bu karakteri şöyle tanımlıyor: “Mike ayakları yere basan, samimi bir çocuk. Kasabanın dışında çok mütevazı bir hayat yaşıyor. Hala ırkçı önyargılar olduğu için, zenci olmak onun kendini dışlanmış hissetmesine neden oluyor. Kaybedenler Kulübü’nde yer almak Mike için şahsen çok şey ifade ediyor çünkü burada o güne dek gördüğü tek hakiki dostluğu tadıyor.”

Kaybedenler Kulübü’nün Pennywise’a karşı savaşlarında en güçlü silahları dayanışma ve sevgidir. Barbara Muschietti bunu doğruluyor: “Hayatta kalabilmelerinin tek yolu birlikte hareket edip, hem içlerindeki hem de dışarıdaki iblislerle yüzleşmek.”

Oyuncular bu olguyu çok ciddiye aldılar. Kaybedenler arasında oluşmuş dostluk, kulüp üyelerini canlandıran oyuncuların ilişkisine de yansıdı. Ana çekimlerin başlamasından önce, yapımcılar bir tür eğitim programı oluşturdular. Grahame-Smith hikayenin geçtiği dönemde bu genç oyuncuların henüz doğmamış olduğunu bildiği için, onlara küçük birer 80’ler el kitabı hazırladı. “O döneme ait filmleri, müziği, video oyunlarını, kıyafetleri ve benzeri şeyleri bir kitapçıkta derledim. Hatta nasıl konuştuğumuza dair bilgi verdim; nesnelerin, örneğin bir telefonun nasıl göründüğünü resimlerle aktardım. Eğitim programına benim küçük katkım bu  şekildeydi” diyor Grahame-Smith.

Birlikte geçirilen zamanın amacı oyuncular arasında bir bağ oluşmasına yardım etmekti. Fakat yapım ekibi bile çocukların kameralar kapalıyken bile birbirleriyle bu kadar yakın olmasını beklemiyordu. Küçük oyuncular ayrılmaz oldular, birbirlerinin evinde uyudular, film geceleri yaptılar, şakalaştılar ve elbette karaoke partileri yaptılar; yapım ve çekim ekipleri de sık sık bu partilere katıldılar.

“Birbirlerinin en iyi arkadaşları oldular” diyor Grahame-Smith ve ekliyor: “Bence bu, oyuncu seçmeleri sürecinde Andy’nin onlarda istisnai bir şey gördüğünün bir kanıtı. Hem kamera önünde hem kamera arkasında çocuklukların en önemli yazlarını yaşadıklarını görebiliyordunuz.”

Muschietti bunu doğruluyor: “Aralarındaki bağ hakikiydi, derindi. Gelecekte her ne olursa olsun, bence asla unutmayacakları çok özel bir dönem geçirdiler. Onlara gerçekten minnettarım, daha mükemmel olamazlardı.”

Pennywise hiç kuşkusuz en ölümcülü olsa da, Derry’de büyüyen çocuklar için tek tehlike değildir. Bowers çetesi -Henry Bowers’ın başını çektiği, şiddet meraklısı serserilerden oluşan aşağılık bir grup- her zaman zorbalık yapacak birilerinin peşindedirler ve bulabildikleri en zayıf ve en savunmasız çocukları hedef alırlar. Henry’yi canlandıran Avustralyalı aktör Nicholas Hamilton, bu karakter için, “psikopat bir pislik; bir zorbadan fazlası, şeytani biri” diyor. Henry Bowers’ın aynı ölçüde acımasız suç ortakları; Owen Teague’in canlandırdığı Patrick Hockstetter, Logan Thompson’ın canlandırdığı Victor Criss ve Jake Sim’in canlandırdığı Belch Huggins’dir.

Çocuklarının karşılaştığı korkunç tehlikelere karşın, Derry’deki yetişkinler onlara yardım etme konusunda isteksiz ya da yetersiz görünürler; zorbaları göz ardı ederler, kurulduğundan itibaren kasabalarını cezalandıran canavara ise tamamen göz yumarlar. Bir şiddet eylemine bile duyarsız kalmaları Pennywise’ın tüm kasaba üzerindeki ruhani hakimiyetinin tüyler ürpertici bir hatırlatıcısıdır. Grahame-Smith şunu ifade ediyor: “Normalde çok daha ivedilikle tepki vermesi gereken yetişkinlerin, olup biten korkunç şeylerin gerçekleşmesine ve geçiştirilmesine izin veriyor gibi görünmelerine tanık oluyorsunuz. Birbirinin üzerine yapıştırılan kayıp çocuk ilanlarına rağmen kimse bu konuda bir şey yapmıyor. Çocuklar nihayet hiçbir yetişkinin, hatta anne babalarının bile onlara yardım etmeyeceğini, bu durumun çaresine kendilerinin bakmak zorunda kalacaklarını idrak ediyorlar. Ve çocuksanız, hayal edebileceğiniz en dehşet verici şeylerden biridir bu.”

PENNYWISE

 Pennywise için bir ziyafet. Olgun korku, ham dehşet…

Yapımcılar Pennywise rolünü üstlenecek aktörün filmin kesinlikle her yönünde kilit rol oynayacağının farkındaydılar. Kapsamlı bir sürecin ardından, bu istenen rolü Bill Skarsgård kaptı. “Bill’de bulduğumuz şey, içgüdülerinin, Andy’nin Penywise’a ilişkin vizyonuyla tamamen aynı frekansta olmasıydı” diyor Barbara Muschietti.

Yönetmen de bunu doğruluyor: “Bill’in performansı beni ilk olarak seçmelerde yakaladı ve o andan itibaren her gün yeni bir sürprizle karşılaştım. Karaktere gizemli ve ilginç bir nitelik katmakla kalmadı, Pennywise’ın deliliğini teatral olarak irdeleme cesaretini gösterdi. Bakışlarında bir delilik vardı ve beden dili tamamen tedirgin ediciydi. Bu rolün bazı fiziksel gereklilikleri çok yorucuydu ama Bill’e hakkını teslim etmeliyim: Enerjisi her zaman tastamamdı.” Buna karşılık olarak, Skarsgård da Muschietti’nin rehberliğine bel bağladığını ve yönetmenin kendisine duyduğu güveni takdir ettiğini belirtiyor: “Andy bana, ben de ona güvendim. İyi ellerde olduğumu biliyordum, o yüzden kendimi bütünüyle teslim ettim. İkimizin arasında harika bir işbirliği vardı.”

Grahame-Smith, “Bill’in fiziksellik, tavır ve ifadeler olarak bu karaktere kattıklarını ne kadar anlatsam azdır” diyor.

Aslında, aktörün role getirmeyi becerdiği ifadelerden biri yönetmeni şaşırttı. Muschietti bunu şöyle açıklıyor: “Pennywise’ın şehla görünmesi baştan beri aklımda olan bir şeydi: Bir gözünün dışa doğru baktığı, yani şaşılığın tam tersi bir çılgın bakış istedim. Bill’e bundan karakterin bir özelliği olarak söz ettim çünkü bunu post prodüksiyonda yapacağımız bir şey olarak düşünmüştüm. Ama o, ‘Ben bunu yapabilirim’ dedi ve oracıkta yapıverdi. Ödüm koptu! Bunu filmde göreceksiniz; oldukça ürkütücü. Öte yandan, göz rengini maviden sarıya döndürmek Bill’in yapamayacağı bir şeydi -bunu post prodüksiyonda yaptık- ama gözü döndürme olayı tamamen onun marifeti.” Pennywise’ın çocuklara duyduğu iştahı göz önünde bulunduran Muschietti, karakter için biraz bebek yüzlü, iri gözler, kalkık bir burun, güzel saçlı, elma yanaklı bir imaj hayal etti. “Çocuksu fiziksel özelliklerle donatmanın onu daha da tedirgin edici kılacağını düşündüm çünkü masum ve tatlı görünüşü ile yaptığı böylesine korkunç şeyler arasında bir tezat oluşacaktı.”

Özel efektler makyaj sanatçıları Alec Gillis ve Tom Woodruff geniş bir kafatası tasarladılar ve yaptılar. Kafatasını “devasa, çatlak bir kavuna” benzeten Gillis, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Genellikle baştan aşağı tasarlarız ama Andy bana neredeyse bitmiş bir tasarım gönderdi ve karakterin adeta bir çocuk gibi görünmesi gerektiğini belirtti. Bu gerçekten çok hoşuma gitti.” Pennywise’ın yüzü, jilet kadar keskin iri dişler ve genelde salyalar akan bir ağızla tamamlandı.

Karakterin kostümü için tasarımcı Janie Bryant palyaço kıyafetine Ortaçağ, Rönesans ve Elizabeth dönemi tarzı öğeler ekledi. Bunun amacı Pennywise’ın Derry’yi yüzlerce yıldır dehşete boğduğu gerçeğini vurgulamaktı. Kıyafete pliler de ekleyen Bryant, “Derin pliler Pennywise’ın kostümünün organik ve sürüngenimsi niteliklerini pekiştirdi.”

Skarsgård karakterin fiziksel özelliklerinin yanı sıra, kendine özgü sesini ve deli kahkahasını da yaratmaya odaklandı. Ses için, “biraz çatlak ve tiz bir tonda” karar kıldı. Skarsgård’ın bu söylence karakteri hayata geçirme süreci tamamlandığında, yapım ekibi Kaybedenler Kulübü’nün üyelerini canlandıran oyuncuların Pennywise’a ilk tepkilerini zayıflatmamak için, onu, en azından ilk başta ayrı tutmaya kararlıydılar. Katzenberg bu konuda şunları söylüyor: “Pennywise’ı onunla birlikte ilk sahnelerine kadar çocuklardan sakladık. Bence bu sayede Pennywise’ın kim olduğunu öğrenme ve gerçekten korkma süreçlerine katkı sağladık.”

Muschietti, Pennywise’ı perdeye ne zaman çıkaracağı üzerine uzun uzadıya düşündü. Yönetmen bunun nedenini şöyle açıklıyor: “Kitabın, pek çok insanın görmeyi beklediği, ikonlaşmış bir anıydı bu. Sahne büyüleyici; Pennywise’ın ilk kez görünüşü merak uyandırıcı ve karizmatik ama aynı zamanda onda yanlış bir şeyler olduğunu anlıyorsunuz. Öte yandan, bir tür sihirle gizlenmiş bir durumu var ki bu da çok tedirgin edici.” Bu tedirginlik hissi Barbara Muschietti’nin özdeşleşebildiği bir şeydi. “Doğal olarak, Pennywise’ı ilk görüşümüz müthiş önemli bir sahne. Kendi adıma konuşacak olursam, aklınızda yer ediyor. Kitabı ilk okuyuşumdan itibaren, bir rögara bakıp Pennywise’ın orada kol gezdiğini düşünmemek benim için çok zordu” diyor Barbara Muschietti gülümseyerek ve ekliyor: “Unutmayacağınız bir görüntü yaratmak istedik.

DERRY’Yİ İNŞA ETMEK

Bu kasabada olan tüm kötü şeylerin nedeni tek bir şey. Şeytani bir şey.

Orijinalinde Stephen King tarafından hayal edilen şekliyle Derry yazarın memleketi olan Maine’in Bangor şehrine dayanıyordu. Muschietti ortam hakkında bir his edinmek için Bangor’ı ziyaret ettiyse de, lojistik nedenlerden ötürü burada çekim yapmak mümkün değildi. Yapımcılar, bunun yerine sınırı geçip, kendi Derry’lerini Ontario-Kanada’da Port Hope beldesinde yarattı.

Derry’deki yürek sıkıştıran sekansların birçoğu gündüz vakti gerçekleştiğinden, bir tabloyu andıran bu güneşli kasabaya nüfuz etmiş dehşet hissini uyandıracak ışıklandırmayı yaratmak görüntü yönetmeni Chung-Hoon Chung için sürekli bir meydan okumaydı.

Port Hope yakınındaki ormanlık bir alan Derry dışındaki Barrens (Çoraklık) isimli çorak arazinin yerine geçti. “Kitaptaki Barrens tasvirine inanılmaz benzeyen bir yerdi” diyor Muschietti.

Hikayenin önemli mekanlarından bazıları Ontario’nun başka bölgelerinde bulundu ya da inşa edildi. Bunlardan biri de romanın hayranlarının iyi bildiği bir adresteki, 29 Neibolt Caddesindeki yasak evdi. Uzun süre önce terk edilmiş, yıkık dökük ev aslında iki yapının bileşiminden oluşuyordu: Sıfırdan inşa edilen dış yapı ve Bleak Caddesi adlı bir yolda mevcut olan bir evin iç yapısı.

Yapım tasarımcısı Claude Paré şunları paylaşıyor: “Evin sahibinin izniyle, ne gerekiyorsa yapma olanağı bulduk. Önce evi orijinal durumuna getirdik, sonra zenginleştirdiğimiz bazı Viktorya ayrıntıları ekledik. Ardından duvarlardan alçılar dökülen, kırık pencere pervazlarından içeri ölü yaprakların dolduğu ve tozun her yeri kapladığı bir dekorasyon yaptık. Pencerelerin geri kalanlarını kendimizin yarattığı önlü arkalı baskılı Viktorya dönemi gazeteleriyle kapladık.” Dış cephenin inşası konusunda ise, Paré şunu aktarıyor: “Ahşabı eskittik, gümüşümsü gri bir renk alana ve inandırıcı ölçüde yıpranmış görünene kadar yakıldı ve basınçlı suyla yıkandı ve uzun süre önce kopmuş panjurların gölge izlerinin durduğu, gümüş grisi renge boyadık.” Tasarımcı evin içi ile dışını görsel olarak eşleştirmenin önemli olduğunu biliyordu ve bu fikri pekiştirmek için incelikli ayrıntılar kullandı. “Ön verandadan pencerelere tırmanan sarmaşıklar ekledik. İçerde ise bu sarmaşıkların tavanı sarıp salona doğru sarkmasını sağladık” diyor Paré.

Yapımcılar, ayrıca, Toronto’daki Pinewood Stüdyoları’nda üç dev plato kapattılar. Platolardan birinde, Paré’nin ekibi Pennywise’ın grotesk yeraltı ininin yerine geçecek devasa bir sarnıç inşa etti. Yapıda oyuncaklar ve kumaşların karışımıyla bir ölüm ve çürümüşlük havası yaratıldı. Bu yerin ortasında birçoğu asırlar öncesinden kalmış oyuncaklardan oluşan, göz alıcı ve dehşetengiz bir tepe yer almaktaydı. Tüm oyuncaklar Pennywise’ın kurbanlarına aitti. Paré bu konuda, “Tepenin dibi pis ve siyah çünkü yüzyıllardır orada duran oyuncaklardan oluşuyor. Tepenin yukarılarına çıkıldıkça daha yeni oyuncaklar görülüyor” diyor.

Platolar Kaybedenler’in cesurca dolaştığı dönemeçli tüneller ve kanalizasyon kanallarından oluşan labirente de ev sahipliği yaptı. Paré yıllar önce inşa edilmişler izlenimi yaratacak malzemeleri bulmak için inşaat ekibiyle birlikte çalıştı.

Pennywise’ın ilk olarak görüldüğü rögar iki ayrı mekanda çekildi: Georgie’nin akıllarda yer eden sarı yağmurluğu giydiği ve yağmur dolu Derry sokaklarında kağıttan kayığının peşinden koşturduğu dış mekan ile küçük çocuğun Pennywise’la konuşması ve bunun şoke edici sonucunun geçtiği iç mekan. Bu çekim bir platoda, yükseltilmiş bir platform kullanılarak gerçekleştirildi.

Platolarda inşa edilen diğer setlerden ikisi, Beverly’nin bir lavabo giderinden fışkıran kana bulandığı sahnedeki, virane bir apartman dairesinin berbat banyosu; diğeri ise, Pennywise’ın aniden çamurlu sudan çıkıverdiği su basmış bodrum katı setiydi. Burada, Pennywise, akıllardan silinmeyecek o cümleyi söylüyor: “Sen de suyun yüzeyinde yüzeceksin”… bu hem yıkıcı bir açıklama hem de uğursuz bir tehdittir.

Pennywise ikonografisinin tüm parçalarından bir tanesi kuşaktan kuşağa aktarılmıştır: Kırmızı balon. “Balonlar olmadan bir IT filmi yapmanız söz konusu olamaz” diyen Andy Muschietti, şöyle devam ediyor: “Pennywise’ı onları ilk kez tutarken gördüğünüzde, yakından bakarsanız şekillerinin biraz tuhaf olduğunu fark edebilirsiniz çünkü bunlar gerçek balon değil. Onları Pennywise yaratıyor. O bir şekil-değiştiren ve balonlar da onun vücudunun bir uzantısı. Dolayısıyla, bu kadar tanıdık bir şeyi bu kadar tuhaf bir şekilde görmek sahiden gerçeküstü ve rahatsız edici.”

BUNU DUYDUN MU?

Eğer o geri dönerse, biz de döneceğiz…

Ses ve müzik; ruh halini, duyguyu ve tabii ki gerilimi belirleme ve yükseltmede kilit rol oynuyordu. Andy Muschietti’yle yakın bir çalışma içine giren mikserciler Chris Jenkins ve Michael Keller, ses kurgu editörü Victor Ray Ennis ve ses tasarımcısı Paul Hackner izleyicileri Derry’yi saran dehşetin için sokabilmek için sarmal bir ses dokusu yarattılar.

İroniktir ki ses ekibi için kural çoğu zaman sessizlikti. Keller şu açıklamayı yapıyor: “O / It neredeyse tamamen sessiz olan pek çok sahne içeriyor ama hemen sonrasında beklenmedik bir anda büyük bir korku ortaya çıkıyor. Bizim görevimiz sesi yönetip o korkuların tüyosunu vermekten kaçınmaktı.”

Benzer şekilde, film boyunca atmosferde etki yaratmak üzere incelikli fakat güçlü dokunuşlar da kullanıldı. Örneğin, Neibolt Caddesi’ndeki evde tüyler ürpertici ortam sesleri hakimdir. Derry’nin tünellerinin ve kanalizasyon borularının, Keller’ın ifadesiyle, kendi aura “aromaları” vardır. “Küçük bir tünel için, mono ses kullanıyorduk. Ama Pennywise’ın devasa sarnıcına girdiğimizde, çok miktarda yankılanım ve çevreyi kuşatan ses var” diye açıklıyor Keller.

Ses ekibi Skarsgård’ın karakter için yarattığı kahkahayla da oynayabiliyordu. Örneğin, film boyunca palyaçonun kıkırdamalarının farklı modülasyonlarını kullanarak düşük frekans yaratırken, bazı durumlarda beklenmedik bir şeye dönüşen subliminal vokalizasyonlardan yararlandılar. Filme son dokunuş müzikle yapıldı. Besteci Benjamin Wallfisch hikayenin geçtiği dönemi düşünerek müziğini 1980’lerin macera film müziği geleneğine uygun olarak klasik senfoniye dayandırdı. Öte yandan, müziğin eşsiz bir şeyi ifade etmesi gerektiğini de biliyordu. Wallfisch’e göre, “Akıl almaz kötülükler yapabilen ve şekil-değiştiren ve ancak bir grup bireyin birlik olmasıyla yenilebilecek olan bir yaratığın hikayesini anlatmak için bir şarkı yaratmak şunları gerektiriyordu: Metamorfoz temalar ve en önemlisi de filmi sürükleyen derin duygusal gerçeğin sürekli olarak yönlendirdiği bir müzik dili.” Pennywise, Kaybedenler, Georgie ve hatta Derry için kendilerine özgü temalar olsa da, Wallfisch “Pennywise’ın, etrafındaki her şeyi etkilediğini aktarmak için” tüm bu karakterler arasında bir sinerji olmasını istedi.

Özellikle vurgulanması gereken bir nokta, Pennywise’ın temasının 17. yüzyıldan gelme bir çocuk şarkı söyleme oyunu “Oranges and Lemons”a dayanması. Bazı tarihçiler bu oyunun çocuk kurban etmeyle ilişkili olduğunu iddia etmekte. “Şarkının filmde tek bir kez kullandığımız son kuplesi şöyle: ‘Bak bir mum geliyor seni yatağında yakmak için / Bak bir balta geliyor kafanı koparmak için’” diyor Wallfisch ve ekliyor: “Tuhaf bir şekilde şakacı ve görünürde zararsız bir şarkı olmakla birlikte, karanlık ve şeytani bir yanı var, tıpkı filmimizin kötü karakteri gibi. Pennywise ne zaman kurbanlarına saldırsa ya da saldırmayı düşünse bu şarkıyı kullandık.”

Muschietti, Wallfisch’in müziğinin “Kaybedenler’in yaşadığı olağandışı yaz tatilinin büyüsü ve gizemini” de mükemmel şekilde vurguladığını belirtiyor. Stephen King ise bu konuda şunu söylüyor: “Korku filmleri güçlüdür. İnsanlar bir sinema salonunda korkutulmayı sever çünkü burası güvenli bir ortamdır ve gerçek hayatta yaşamanız mümkün olmayan duyguları tadabilirsiniz. O / It bundan fazlasını yapıyor; bu film bize yetişkinler olarak çocukken yaşadığımız güçlü duyguları yeniden tatma fırsatı veriyor. Filmin bu kadar başarılı olduğunu düşünmemin nedenlerinden biri bu.”

Muschietti da sözlerini şöyle noktalıyor: “O / It’in çok korkutucu ama çok da dokunaklı olmasını istedim. Bu bir korku filmi olsa da, dostluğu, sevgiyi ve inanmanın birleştirici gücünü de işliyor. İzleyicileri duygusal bir yolculuğa çıkarmak istiyoruz, çok korkutucu bir yolculuğa!”

Yazar hakkında: Öteki Sinema

Öteki Sinema editörleri Prometheus’un David’i gibi… Siz uyurken bile, hoşunuza gidecek yazıları buluyor, itinayla hazırlıyor ve yayına sunuyor. Öteki Sinema çalışıyor!

2 Yorumlar

  1. Stephen King’le ilgili, hem Under the Dome hem de bu kitapta söylenecek tek bir söz var: Sonuna kadar acayip iyi getiriyor, sonunuysa saçma sapan bağlıyor. Bu kitabın sonu aşırı güçlü korkunç bir ışık ve dev örümcek olmamalıydı… Hadi örümcek kalsın, keşke aşırı güçlü ışık, aşırı kuvvetli arkadaşlık bağları gibi şeyler eklemese korku romanlarına…

    Yeni uyarlamada Pennywise’ı nasıl tasvir ettiklerini çok merak ediyorum, dizi uyarlamasında çok beğenmiştim.

  2. Meraklısı için; O’nun tam çevirisi Altın Kitaplar’dan çıkmış, 1100 sayfa boyunca Stephen King’e doyacaksınız!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir