İyilik ve Kötülüğün Arasındaki Derin Güzellik: Daredevil

 

Daredevil’ı dizi formatına aktarmak cidden zor işti ve baştan söylemeliyim ki Netflix bunu bileğinin hakkıyla başardı. İlk sezonu bir anda çat diye karşımıza çıkardılar ve eğer Türkiye’de bir temsilciliği olsaydı eminim başka kaynak aramaz, Netflix’e gaymeleri gömerdik biz…

Herkesten biraz rol çalan, Game of Thrones’un 5. sezonundan bölümler malum ortamlara sızmışken bile adından söz ettirmeyi başaran, ortalığın çizgi roman dizisi / filminden geçilmediği şu dönemde dahi adı manşetlere çıkan Daredevil nasıl bir dizi gerçekten? Başlanmalı mı? Abartılıyor mu? Klasik “geek” hezeyanı mı? Yoksa çizgi roman geçmişinden bağımsız bir gözle bakıldığında bile izlenmeye değecek bir dizi mi? Bunu karakterin kendisi hakkında bilinen genel-geçer şeyler dışında “Spoiler” vermeden 13 bölümü özetleyerek anlatmaya çalışacağım. Eğer Daredevil hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız biraz “Spoiler” yemeniz olası, dolayısı ile bu durumun önüne geçmek için direk “Son Söz” bölümüne atlayabilirsiniz.

S01E01 “Into the Ring” ve İlk 10 Dakika

İyi (süper) kahraman öykülerini gerçekten “iyi” yapan şeyin doğum anına odaklanmak olduğunu sanırdık fakat muazzam dizilerle, filmlerle hatta kitaplarla geçen yıllar bunun aslında öyle olmadığını gösterdi. Syd Field’a göre senaryonuzun yapımcının çöp tenekesine gitmemesi için yapmanız gereken en büyük hamle ilk 10 dakikayı olağanüstü kılmak. “Into the Ring” bölümüyle de yazar Drew Goddard ve yönetmen Phil Abraham bunu gerçekten başarıyor. İlk 10 dakika içinde Matt Murdock’ı “özel” kılan kazaya şahitlik ediyor ve babasıyla tanışıyoruz. Matt’in başına gelen kazanın sebebinin “kader” değil “karakteri” olduğunu görüyoruz; bir yaşlının hayatını kurtarmak için gözlerini kaybediyor.

Küçük bir yerde yetişen Matt / Daredevil dini tınısı en yüksek süper kahramanlardan biridir ki başarılı bir “günah çıkarma” sahnesiyle karakterin pedere itirafı aracılığıyla hem (bir nevi) iç sesini duyuyor hem de Katolik kimliğine şahit oluyoruz. Sanırım bir süper kahramanı ve hikâyesini tanımlamak için yapılabilecek en iyi üç şey bir arada: Belirleyici ve ayırt edici özellik (körlük), (temsili) iç ses, dini (ya da sosyal) alt metin.

10 dakika bitmeden süper kahramanımızın nasıl göründüğünü ve nasıl dövüştüğünü görüyoruz. Oldukça karanlık tonlarla, hatta çizgi roman estetiğinde “sarı aydınlatma ile” çekilen dövüş sahnelerinde MCU’nun en ses getiren işlerinden birine imza atıyorlar. Çünkü arka plan genellikle karanlık olmasına rağmen hem kimin nasıl dövüştüğü anlaşılıyor, hem kahraman yorulup nefes nefese kalıyor hem de en önemlisi çizgi roman dünyası ile gerçekçiliğin tonu arasında kabul edilebilir bir denge sağlanıyor.

Jenerik ve müzik ile de tanıştıktan sonra da Matt Murdock’ı tamamlayan en büyük / önemli isim Foggy Nelson da öyküye dâhil oluyor. Ve yeni avukatlık firması, espriler, Matt Murdock’ı canlandıran Charlie Cox’un Buğra Gülsoy’a benzemesi falan derken başarıyla tamamlanan ilk 10 dakikayı keyifle seyretmiş oluyoruz. Evet, çocuk bokundan belli olur. Daredevil iyi bir dizi!

S01E02 “Cut Man” ve Tek Plan Koridor Sahnesinin Azameti

Bu bölüm hakkında söylenecek çok şey var. Claire Temple karakteri öyküye dâhil oluyor, Daredevil bir “kahraman” olarak ne kadar “incinebilir” ve gerçek olduğunu daha bölümün ve sezonun hemen başında gösteriyor. Her şeyden önemlisi Matt’in babasıyla ilişkisine, dolayısıyla geçmişine odaklanılıyor. Fakat bir görüntü bin satırdan evladır ya… Bu yüzden herkesin aklında kalan tek bir şey var: Dövüş tasarımcısı Philip J. Silvera’nın ekibiyle kısacık günlere sıkıştırdığı Oldboy kalitesi ve herkesi ekrana mıhlayan tek plan koridor sahnesinin azameti! Söz konusu sahneyi buradan izleyebilirsiniz.

S01E03 “Rabbit in a Snowstorm” ve İkilemler

Daredevil bir sürü ikilemi içinde barındıran bir karakter: Katolik bir şeytan, kızıl bir siyah, avukat bir eşkıya ve kör bir süper kahraman. “Rabbit in a Snowstorm” bölümü dizinin gerektiğinde bir “Law & Order” potansiyeli taşıyabileceğini hatta bunun da ötesine geçerek “insan hukukunun” ne kadar sınırlı ve kötüye kullanıma açık olabileceğini gösteriyor. Ne onla ne de onsuz olabildiğimiz adalet sistemimiz Kardaşev Kademesi’nde bir tık bile ilerleyemeyişimizin en büyük sebebi ve Daredevil gerçeklerin ahlaki yargılamasının olmayışını, hukuk hakkında ne düşündüğümüzü ya da ne hissettiğimizi değil, sadece neyin ne olduğunu açıklamanın gerektiğini faydacılığa kaçmayan bir dille, yani şiddetle anlatıyor. Matt Murdock kar kıyamet ortasında kalmış bir tavşancık; ne yuvası olan hukuka geri dönebiliyor ne de karın bir karış altındaki havuca elini uzatıp silahı düşmanının kalbine saplayabiliyor.

S01E04 “In the Blood” ve Rus Mafyası 101

Anatoly ve Vladimir Kardeşlerle Rus Mafyasına Giriş (101) dersi aldığımız bu bölüm Siberya’da açılıp Hell’s Kitchen’da kapanıyor. Vanessa Marianna sosuyla Wilson Fisk’in “kim olduğunu” tüm çıplaklığıyla anladığımız “In the Blood” adına yaraşır ölçüde kanlı ve karanlık bir bölüm. Bir yandan Marvel evreninin en takıntılı gazetecilerinden biri olan Ben Urich ortalığı kızıştırmaya başlarken, bir yandan alevlenen iyiler ve kötüler savaşı çıtayı bir bar daha yukarı taşımayı başarıyor. Yine de gözümüzden kaçmış olmasın; Daha adında meymenet olmayan Hell’s Kitchen bile fırsatlar abidesi olmak için tası toprağı altın diye tanımlanırken Moskova’nın çöplük olarak nitelendirilmesi insana bir Amerikan dizisi izlediğini asla unutturmuyor. Ah sen yok musun sen Hollywood!

S01E05 “World on Fire” ve FPS Daredevil

Bu bölümde ilk defa Matt Murdock’ın gözünden dünyayı görüyoruz ki tüm Daredevil deneyimi için oldukça önemli bir kilometre taşı. Ama tüm dünyanın yanması sadece Matt’in onu nasıl gördüğüyle ilgili değil; bu dizide her şeyin ikincil ve gerçek bir anlamı var ve dünya hakikaten, böyle bildiğin alev alıyor.

S01E06 “Condemned” ve Marvel Tarihindeki En Güzel Gönderme

Fazla söze gerek yok. Şu görüntü yeter.

S01E07 “Stick” ve Adı Üzerinde Stick

Frank Miller tarafından yaratılan Stick karakteri eninde sonunda dizide görmeyi beklediğimiz bir ikondu. Tıpkı Elektra gibi… Elektra henüz görünmedi (Üniversite anılarında bahsedilen taş ve Yunan hatun o değilse tabii) ama Stick (bende biraz Heroes tadı da bırakarak) sahneye debdebeli bir giriş yaptı. “Black Sky” adı verilen son derece tehlikeli ve nadir bir silahı yok etmek için New York’a gelen Stick bu hususta yıllardır görmediği öğrencisinden yardım isteyince ortaya flashback açısından zengin ve dizinin gidişatı açısından enteresan dönemeçler içeren bir bölüm çıktı. Ben tatmin oldum.

S01E08 “Shadows in the Glass” ve Bir Villain’ın Doğuşu

Wilson Fisk’i canlandıran Vincent D’Onofrio’dan kimisi İtalya’dan gelmiş bir Zuppa kadar memnun, kimisiyse hiç hoşnut değil. Ama ben Marvel evreninden bağımsız baktığımda izlediğim şeyden zevk aldığımı düşünüyorum. Beni çizgi romanlarda en çok rahatsız eden şeylerden biri kötü adamların şehir / bölge takıntıları olmuştur ki dünyayı yönetebilecek imkânlara sahip biri –örneğin Lex Luthor- kafayı bir mahalleye takar kalır; bu durumun aynısı Fisk için de geçerli. Fakat Fisk’i Luthor’dan, Arrow’daki Starling City gebeşlerinden ya da Gotham’daki benzerlerinden ayıran bir faktör var; bu da şehirle / bölgeyle ilgili takıntısının babasıyla ilgili travmasından kaynaklanıyor oluşu… Bu bağlamda süregelen sancılı doğuşunu Batman’in koordinat düzlemindeki zıttı olarak tanımlıyor ve Daredevil’da Fisk’i izlemekten acayip bir keyif alıyorum. Bence oyuncu da ne yapması gerekiyorsa onu yapıyor.

S01E09 “Speak of the Devil” ve İti An Çomağı Hazırla

Dizinin en etkilendiğim bölümlerinden biri bu oldu sanırım, belki de en sevdiğim. Matt ile pederin “şeytan ve melekler” üzerine olan konuşması, süper kahramanların artık mide bulandıran “öldürmek istemiyorum” triplerine Katolik bir pencere açtı ki bunun drama anlamında bu kadar etkileyici olabileceğini tahmin etmezdim. Demek ki ahitten umudu kesmemek lazımmış. İnançsızlar için din propagandası gibi algılanabilecek bu bölüm aslında felsefi açıdan son derece doyurucu sorgulamalar içeriyordu. Teorik anlamdaki “şeytan” bin bir pagan figürünü tek hedefe indiren taktik bir kurnazlık iken pratik anlamdaki “şeytan”, aramızda dolaşan bir gerçek miydi? Ya 94’te Ruanda’da olanlar? Tutsiler ve Hutiler’in arasında dolaşan şey gerçek anlamıyla Şeytan’ın ta kendisi miydi cidden? Bu arada misyonerlik faaliyeti için olay yerinde bulunan pederin klasik Katolik propagandası yaptığını düşünebilirsiniz fakat bu dizinin minik bir köşesini kapsayan bu “tatsız” hikâye kanlı insanlık tarihinin gerçek bir parçasıdır maalesef. Yaklaşık 100 gün süren bir kıyımda 500.000–1.000.000 arası Ruandalı soykırıma uğramıştır. Ben de şeytanın yeryüzünde yürüdüğüne inananlardan biriyim.

S01E10 “Nelson v. Murdock” ve Nelson ve Murdock

Birçok dizide süper kahramanın gizli kimliğinin açığa çıkışını izledik. Birçoğundaysa bu sırrı öğrenenler birkaç gün trip attıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etti. Kimisi anında olaya vakıf olurken, kimisi sanki her gün olağanüstü şeylere şahit oluyormuş gibi kafa yedirtici gelişmelere tık diye adapte oldu. Ama hiçbirinde Nelson’da olduğu kadar bu yalandan / gerçekten etkilenen bir karakter izlememiştik. Nelson’ın Matt’e yer açan / yol veren bir “yancıdan” çok gerçek bir karakter olduğunu en iyi anlatan bölüm olan “Nelson v. Murdock” tüm süper kahraman dizilerine ders olsun diye çekilmiş herhalde. İnsan –eğer varsa- kendi “kankasıyla” kavga etmiş kadar oluyor. Siz böyle bir süper gücünüz olsa en yakın arkadaşınıza bunu söyler miydiniz? Ya da size söylemese ne hissederdiniz?

S01E11 “The Path of the Righteous” ve Fırtına’nın Gözüyle Fırtına Öncesi Sessizlik Arası Bir Yer

“Fırtına’nın Gözüyle Fırtına Öncesi Sessizlik Arası Bir Yer” bu bölüm için söylenebilecek en doğru şeydi sanırım. Çok şey anlatan ama bunları fısıldayan bir bölümdü. Ta ki son ana kadar: BAM! Dizi domino taşları gibi ince ince işlediği bir hikâyeyi, toptan bir yıkımla seyircinin avucundan aldı. Karen Page’i “doğruluk yolundan ayırıp” karanlık bir yola soktu. Kötüyü yetim, bizi öksüz bıraktı. Bir dizinin / filmin kalitesini belirleyen şeylerden başlıcasının onun kötü karakteri olduğu düşünülürse bu bölümün ne kadar cesur bir adım attığı daha iyi anlaşılabilir. Ama bu adım onu nereye taşıdı? Bu tartışılır.

S01E12 “The Ones We Leave Behind” ve Post-Travmatik Stres Bozukluğu

Evet, tüm bölümün ana teması buydu: Post-Travmatik Stres Bozukluğu. Edilen bir veda, aynısını izleyicisine de yaşattı. Finalden önceki son dönemeçti.

S01E13 “Daredevil” ve Sıfırdan Önce Ne Varsa

Her şeyi son bölüme sıkıştıran özellikte bir sezon finali olduğu için son bölümün yükü çok ağırdı. Bağlanması gereken çok fazla öykü, çözülmesi gereken çok fazla düğüm bir aradaydı. Bu anlamda bölümü hem yazan hem de yöneten Steven S. DeKnight elinden geleni yapmıştır diyebilirim.

Tıpkı True Detective’de olduğu gibi Daredevil’ın da finaldeki sorunu, tüm karakterlerin ince ince işlenmesinden ötürü ortaya çıkan bir “aceleye gelmişlik” hissi oldu. Ben çok az dizinin finalde bu problemin üstesinden gelebildiğini / gelebileceğini düşünüyorum. Girişe ve gelişmeye çok fazla zaman harcandığında ne olursa olsun yapılan final insanı tatmin etmiyor. Bu artık atasözü haline gelen Lost’ta da böyle oldu, çok tartışılan Battlestar Galactica’da da… True Detective’de de böyle oldu ve Daredevil’da da. Her ihtiyaca cevap veren bir final çekebilmek gerçekten çok zor ve bunu başarabilen dizi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Bunun da bir sezon finali olduğu düşünülürse Daredevil’ın asıl yaptığı şey, mantıken devasa bir pilot bölümden öncesine odaklanmak ve seyirciyi ana hikâyeye hazırlamaktı diyebiliriz. Dizi aslında şimdi başlıyor olacak. Bizim izlediğimiz şey bir “orijin” / “köken” öyküsüydü. Artık sıfır noktasındayız. Ve şu anda “eksik” bulduğumuz birçok şeyin cevabını ilerleyen sezonlarda alacağımızı umuyorum. Örneğin Leland Owlsley’in oğlunu muhtemelen “The Owl” olarak göreceğiz, Melvin Potter ve Betsy’nin öyküsü daha ince / detaylı işlenecek, Daredevil’ın herkese dert olan kostümü Nelson’ın da ima ettiği gibi değişecek ya da “Battle of NY” gibi birçok MCU göndermesini bu dizide görmeye devam edeceğiz.

Son Söz:

Daredevil iyi bir dizi ama sağda solda abartıldığı kadar dizi hayatınıza damga vuracak, sizi bütün süper kahraman dizilerinden / filmlerinden soğutacak kadar “aman aman muazzam” bir dizi de değil. Kendine has artıları, eksileri var. Her dizi gibi seveni / sevmeyeni olacak. Eğer aradığınız şey Flash ya da Arrow gibi “eğlencelik” bir süper kahraman dizisi ise Daredevil’ın duruşu biraz daha farklı; işlere daha gerçekçi ve doygun bir pencereden bakıyor. Fakat gerçekçilik hedefiniz ortalama bir polisiye dizisi kadar bile olsa bir süper kahraman dizisinde ne aradığınızı da sorgulayabilirsiniz.

Ben Daredevil’ı izlemeye devam edeceğim. Üçüncü sezonu beklediğim gibi olmayan, hatta yarısında izlemeyi bıraktığım Arrow’un kanattığı yaraya Daredevil’ın yeni sezonunu basmayı düşünüyorum. Umarım bu yazı yazılırken 9,3 olan IMDB ortalamasına kanıp her şeyi tamamen doğru yaptıkları yanılgısına düşmezler ve daha da iyi bir dizi izleriz. Başlamak için yeni dizi arayanlara, hele ki süper kahraman dizisi arıyorlarsa Daredevil’ı gönül rahatlığıyla öneriyorum. Şimdiden herkese iyi seyirler

 

Yazar hakkında: Emel Bilge Çınar

1985 yılında İstanbul’da doğdu. İlk sinema deneyimi Jurassic Park olmuştur. Animasyon ve VFX alanında eğitim almak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Türkiye’ye döndükten sonra 3 yıl boyunca Post Producer olarak çalıştı. Bugünlerde bağımsız olarak 3D animasyon ve oyun yapımı üzerinde emek harcıyor. 2009′dan bu yana çeşitli mecralarda sinema ve TV üzerine yazılar yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir