Jim Jarmusch’un Katarsisi

punkSanatta, siyasette, düşünce hayatında ortaya çıkan yeni görüş hareketlerinde New York önemli merkezlerin başında gelir. Şehrin merkezi 60’larla hippilerin getirdiği kültürel değişimden sonra, 80 ve 90’ların dijital teknoloji çılgınlığından hemen önce terkedilmiş hayalet bir kasaba görünümündedir.

Tugce Madayanti Dizici – twitter.com/madayantii

Aileler taşınmış, binalar terkedilmiş ve şehrin tekin olmayan sokaklarında uyuşturucu ve suç oranı ciddi boyutlara ulaşmıştır. Hal böyleyken, bir avuç sanatçı boş buldukları evlere girip buraya yerleşmeye cesaret eder. Kimisi sahipsiz evlerde bedava, kimisi komik rakamlar ödeyerek yaşamaya başlar. Tehlikeli bölgenin yeni kiracıları onlardır artık; müzisyenler, fotoğrafçılar, sinemacılar, yazarlardan oluşan Punk müziği ve felsefesi ile beslenen bu sanatçılar yeni ve sarsıcı bir şeyler denemeye hazırdırlar. Bu sanatçıların ortaya çıkardıkları eserlerin çarpıcılığından daha etkili olan bir şey vardır; o da paylaşarak yaşamak. Sahip oldukları her şeyi; ekipmanları, yetenekleri, fikirleri, yaratıcılıkları paylaşırlar. Dönem kötü ve zordur, ülkenin içinde bulunduğu çılgınlık hali sanatçıları birbirlerine kenetler. Bu sosyoekonomik boyut ve New York’un bu yeni kiracılarının içinde bulundukları yokluk, yaratıcılıklarının zenginleşmesine vesile olur. Birbirlerini kollayarak yaşarlar, birbirlerinin sanatsal üretimlerinin içinde yer alıp destek olurlar; örneğin bir ressam, yönetmen arkadaşının filminde oyuncu, o yönetmen bir arkadaşının grubunda gitarist olur. O dönem şehirde film çekmek için ne izin alınması ne de ücret ödenmesi gerekmektedir, istedikleri saatte istedikleri yerlerde özgürce çalışma fırsatı bulurlar. Bu durumun uzun metraj örneklerinden biri aynı zamanda No Wave gruplarından birinde klavye çalan ünlü bağımsız sinemacı Jim Jarmush’un ilk filmleridir; ‘Permanent Vacation’ ve ‘Stranger than Paradise’ arkadaş dayanışması ve şehrin açık bir film seti olarak kullanılmasını belgeler nitelikteki yapımlardır.

SADECE BAĞIMSIZLAR HAYATTA KALIR

Tüm bunlardan neden bahsettim? Jim Jarmusch’un son filmi “Only Lovers Left Alive-Sadece Aşıklar Hayatta Kalır” kanımca yönetmenin kendini, yaşadıklarını ve şahit olduklarını en net şekilde anlattığı çok özel bir film. Yani bu film Jim Jarmusch’un katharsisi diyebilirim.

12350939514_3ba9c13f76_z

Filmde olan biteni daha iyi anlayabilmek için tüm bu bahsettiğim arka planı anlatmanın elzem olduğunu düşünüyorum. Yönetmenin ve bu son filmdeki karakterlerin sergiledikleri tüm cool davranışlar, söyledikleri derin değerlendirmeler içeren sözleri adeta bu dönemin olağanüstü bir parodisini sunmakta. Bağımsızların bağımsızı Jim Jarmusch’un yazıp yönettiği ve 2013 yılının en özgün ve en iyi filmi olduğunu düşündüğüm “Sadece Aşıklar Hayatta Kalır” izleyeni hipnotize eden, unutulması güçlü bir film. Tonlaması, ağır işleyişi, kullanılan müzikler, kurgunun ses ve görüntüdeki enfes kullanımı ile yaratılan atmosferde epik mitolojik karakterler gibi dimdik duran Adam ve Eve ile seremoni tamamlanmış. Bizler üç günlük bilgiyi zarafetle karşılamaktan yoksun iken bu ikilinin yüzyıllardır biriktirdikleri bilgi ile bizlere verdiği ders yenilir yutulur cinsten değil. Nedir bu ders? İnsanı esas cool yapanın sadece geceleri güneş gözlüğü ile gezmek değil asıl olanın gözlüğün arkasındaki alçakgönüllülük olduğudur.

VE ŞÖLEN BAŞLAR…

Ekranın tümünü karanlık bir gökyüzü kaplar, üzerinde kırmızı gotik bir yazı karakteri belirir “Only Lovers Left Alive” yazmaktadır. Ve o an bambaşka bir aleme götürüleceğimizi anlarız. Yazı kalkar, gökyüzü ağır bir şekilde dönmeye başlar. Bu kara delik birden eski bir plak çalara dönüşür. Dönen plağın çıkarttığı cızırtıdan 60’lı yılların dumanlı, kafası iyi müziğinin melodileri duyarız. Ardından Wanda Jackson’ın tüyleri diken diken eden sesi ile “Funnel of Love” parçası çalmaya başlar… Yüzyıllardır birbirlerine aşık olan vampir çift Adam ve Eve’i kendilerine özgün düzenlenmiş ayrı evlerinde görürüz.

screen-shot-2014-03-07-at-3-20-banner

Eve, Fas-Tanca’da perdelerle çevrili yatağında uzanmaktadır, odası mumlar ve kitaplarla dolu… Adam, Detroit’te perdeleri kapalı, plaklar, gitarlar, amfiler ile dolu evinde… Zaten bu açılış sahnesini izlediğinizde hipnotize olup filmin içine çekilmişsiniz demektir….Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, bilim, edebiyat, müzik, sanat ama her şeyden önemlisi aşk üzerine son derece güçlü ve tutkulu önemli şeyler söyleyen bir film. Elbette yüzyıllardır yaşayan vampirlerin bu sözleri söylemesi ancak Jarmusch gibi bir zekânın elinden çıkınca bu denli harika olmuş. Onun bilinçli bir şekilde asırlardır süren klişeleri irdelemesi ve eşsiz mizahi benzetmeleri bu filmi tamamen sofistike bir orijinalliğe götürmeyi başarmış.

EVE VE ADAM

Bu vampir hikayesinde baş vampirlerimiz asırlardır beraber olmalarına rağmen hala ilk günkü gibi birbirlerine aşıklardır. İnanılmaz derecece kültürlüdürler, edebiyat ve müzik alanlarında kusursuz zevkleri vardır. Pek çok beste, roman aslında onların elinden çıkmış fakat isimlerini hep gizlemişlerdir. Eve, Tanca’dayken telepati yolu ile Adam’ın iyi olmadığını hisseder ve Detroit’e gelir. Beraber iyi müzik dinlerler, iyi kan içerler, eski arkadaşları olan Lord Byron’dan bahsederler.

12350479925_7d64de0674_z

Filmde vampir âşıklarımızın kan içişlerinin tasviri onları adeta eroin alıyorlarmış gibi görmemizi sağlamakta. Ayrıca kanı içtikten sonraki vampirlerimizin uçuşa geçmeleri bana Sid ve Nancy ikilisini anımsatmadı değil. Bu betimleme kanımca iki yöne çekilebilir. Sanatsal üretimin, özgün olabilmenin, iyi müzikten, sanattan anlamanın alt kültür sahnesine ait gibi görülmesi. Ve alt kültürün en büyük besin kaynağının uyuşturucu olması. Bundan uyuşturucunun yüceltildiği varsayımına uzaktayım çünkü filmin hikâyesinden tüm olağan dışı ögeleri çıkarırsak filmin eski dönemlerin cool rockerlarının esprili ve hatta komik bir skeci olduğu fikrindeyim.

ZOMBİLER ŞEHRİ VE AVA

Filmdeki şahane sahnelerden birinde Eve ve Adam antika bir Jaguar ile terkedilmiş görünen Detroit sokaklarında gezerler hem de Jarmusch’un da aralarında bulunduğu SQÜRL grubunun enfes müziği eşliğinde. İnsanlara “zombi” diyen vampirlerimiz, araba ile gezerken bir yandan zombilerin yani insanların doğayı, kültürü kısacası el attıkları her şeyi mahvettikleri bir dünyayı bizlere gösterirler.

12350928694_c86dd9a574_z

Ansızın Eve’in kız kardeşi Ava (Mia Wasikowska) gelir. Ava’nın gelmesi ile kısa bir süre gerçek hikâyeye ara verilmiş olunur. Şımarık ve sadece eğlenmek isteyen, aslında vampirden çok zombi tarifine uyan Ava’nın sorumsuzluk ve dengesizlikleri ile eğlendikten sonra gerçek ikilimize geri döneriz…

MARLOWE VE IAN

Münzevi bir hayata çekilmiş olan müzisyen Adam’ın içinde yaşadığı çürümeye paralel olarak Detroit’te yaşaması oldukça anlamlı ve sembolik. Karanlıklara gömülü evinde tam anlamıyla dünyadan saklanmaktadır. hurt_marlowe_only-lovers-left-aliveDünya ile tek bağı bir hastanedeki doktora gidip beslenmek için taze kan almak ve kendisine müzik aletleri temin etmek için evin gelen tek zombi, rockçı yamağı tiplemeli Ian’dır. Eve’in yaşadığı yer olan egzotik Tanca’da casus filmlerindeki gibi gizemli bir şekilde dolanırken bizleri hayli kültürlü, zarif ve yaşlı olan Christopher Marlowe isimli bir vampir ile tanıştırır. Vampirin ismi Shakespeare’in oyunlarını yazan kişi olduğu söylenen kişi ile aynı olması elbette tesadüfi değil. Shakespeare’in kimliği hakkında uzun zamandır süregelen bir anlaşmazlık konusunda Jim Jarmusch inandığı şeyi net bir şekilde söylüyor bu filmde. Bu düşünceyi ise Shakespeare’i “okuma yazma bilmeyen zombi” olarak tanımlayan Adam bizlere söylüyor.

VAMPİR LİTERATÜRÜ

Jim Jarmusch bu film ile vampir literatürüne bazı yenilikler de getirmiş. Bu yeniliklerin filmi daha ilgi çekici kıldığını söylemem lazım. Özellikle Twilight tarzı gençlik filmleri ile tüketildiğini düşündüğüm bu köklü literatür kaliteli dokunuşlara her zaman açık olmuştur. Filmde oldukça büyük bir yer tutan ‘iyi mal (iyi kan)’ arayışı bu yeniliklerin başında geliyor. Daha önce belirttiğim gibi uyuşturucu bağımlılığı benzetmesi gibi dursa da vampir literatürü için gayet orijinal bir buluş olmuş. Diğer hoş bir yenilik ise vampirlerin kendi yaşam alanları dışında deri eldiven giyiyor olmaları. Bu hikayeye hem önemli bir kriter kazandırıyor hem de gerçekten oldukça havalı duruyor. Bu sene Byzantium-Bir Vampir Hikâyesi” ile başarılı bir geri dönüş yapan yönetmen Neil Jordan ‘ın vampirler dünyasına orijinal katkılarını da hatırlamak ta fayda var. Örneğin, Byzantium’da vampirlerin dişleri uzamıyor onun yerine başparmak tırnakları sivriliyor ve tırnakla avlarının kanını akıtıyorlardı.

OnlyLoversLeftAlive_Literatura

Peki, insana dair her şey topyekûn kötü mü? Filmde söylenmek istenen bu olabilir mi? Hayır elbette ki değil. Mesela, Adam hayran olduğu, kahramanlaştırdığı kimse olmadığını söylese de yaşadığı odanın duvarlarında Oscar Wilde, Christopher Marlowe, Buster Keaton ve Joe Strummer’ın fotoğrafları asılı durmakta. Hiç bir dönem hiç bir şey tamamen kötü olmaz, iyi de olmaz. Zaten karakterlerimizin bunun tam aksini söylediklerini düşünüyorum. Yüzyıllar boyunca insanoğlu nice eserler verdi, felsefeler üretti, söylemler geliştirdi. İnsanların en büyük hataları bunlara sırtlarını dönmek oldu. Bizleri ilgisizlik, bilgisizlik ve şekilcilik bitirdi. Var olan nice yücelikleri görmedik veya görmezden geldik. Kolaycılığa kaçtı kimimiz, kimimiz çok ciddi takıldı, kimimiz üçkâğıt yaptı, kimimiz çabuk sıkıldı, kimimiz acelesi varmış gibi tüydü, kimimiz ise sadece eğlenmek istedi. Ama durum şudur ki olan oldu ve sadece âşıklar hayatta kaldı.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

  1. Eve’in Detroit yollarına düşmeden önce hazırladığı küçük bavulunda bir de Elif Şafak kitabı vardı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: