Bitirimliğin Olmayan Cazibesi: Jilet Kazım (1971)

Bir Yılmaz Atadeniz filmi olan Jilet Kazım’ı yazmak istiyordum ne zamandır. Bu yazım pek övgü dolu olmayacak ne yazık ki. Aslında bu filmleri tanıtırken yapmak istediğim şey salt filmlerin niteliği ile ilgili kalem oynatmak değil, bu filmlerin nasıl bir toplumsal ve ekonomik arka planın eseri olduğunu sergilemek ve bu tür filmlerde çoğunlukla gülüp geçtiğimiz içeriğe veya biçime ait defoların hangi sosyoekonomik rahatsızlıkların semptomu olabileceğine kafa yormak.

Gelelim Jilet Kazım’a. İrfan Güven, nam-ı diğer Jilet Kazım (İrfan Atasoy) parkta bütün gün çorabında sakladığı jiletleri ağaca fırlatmakla meşgul olan lümpen bir kardeşimizdir. Gene parkta jilet atarak zaman öldürdüğü günlerin birinde karşıdaki banka çocuklu bir kadın oturur. Kadın (Aynur Akarsu) oradan geçmekte olan bir adamın peşine takılırken çocuğun biberonunu düşürdüğünü fark etmez. İyilik yapacağı tutan Kazım, biberonu kadına vermek üzere peşinden giderken kendini bir curcunanın içinde bulur. Çocuklu kadın, peşinden gittiği adamı vurur ve ortalık karışır. Duruma müdahale etmek için silahına davranan Kazım adamı kurtaramaz üstüne üstlük cinayet zanlısı olur. Vurulan adamın son sözleri “kara kedi” olur. Kazım polislerden ve peşindeki kim olduğunu bilmediği adamlardan kaçarken yol kenarında durmuş bir arabaya atlar ve içindeki kadınla (Fatoş / Feri Cansel) birlikte arabayı kaçırır. Yolda kendilerinin polis olduğunu söyleyen bir takım adamlar arabanın yolunu keser ve onları kaçırır. Yolda lastik patlayınca durmak zorunda kalırlar. Kazım, Fatoş’la birlikte adamların elinden kaçmayı başarır. Kazım ile Fatoş arasındaki nefret ilişkisi (ki olaylarla hiç ilgisi olmayan Fatoş’un arabasını kaçırarak onu da olayların içine çekmiştir), bir anda aşk ilişkisine dönüşür. Kazım “kara kedi” isminin ne olabileceğini düşünürken bunun bir pavyon adından başka bir şey olamayacağı aklına gelir. Tam tahmin ettiği gibi her şey Kara Kedi pavyonunun sahibi Kara Bekir’in başının altından çıkmaktadır. (Ne sandınız, Yavruağzı Bekir veya Siklamen Bekir olacak değildi ya!) Kazım ve Fatoş, Bekir’in pavyonuna sızmak için yabancı bir müzik grubu kılığına girer. Patronun gözdesi Aynur onları tanır ve Kara Bekir’in adamları onu yakalayarak işkence etmeye başlar. Bu arada Kazım’ı da üstüne duvar örerek bir yere hapsederler. Kazım çorabına sakladığı jiletlerin ve her nasılsa Kara Bekir’in salak adamlarının üst aramasında bulamadığı dinamitin yardımıyla duvarı yıkar. Sonra Kara Bekir’in peşine düşen Kazım onu yakalar ve adalete teslim eder.

Bir Yılmaz Atadeniz hastası olarak itiraf etmeliyim ki Jilet Kazım Atadeniz’in İrfan Atasoy’lu filmleri içinde en kötüsü olmak için Azrail Peşimizde (1971) ile kora kor mücadele edebilecek derecede baştan savma bir yapım.

Bitirimliğin Olmayan Cazibesi

Filmin ortasındaki aşk hikayesinden, başı durduk yere belaya sokulan bir kadının belanın sebebi olan adama aşık olmasından yola çıkarak sinemamızda pek çok filmde işlenmiş olan bitirimliğin karşı konulamaz(!) cazibesi konusunu mercek altına almak istiyorum.

Daha önceki yazılarımda Yeşilçam’ın bitmez tükenmez fakir oğlan/zengin kız, zengin oğlan/fakir kız hikayelerinin, kırsal kesimden şehirlere akmaya başladığı bir zaman dilimine denk geldiğini söylemiştik. Sınıf farkını kullanan bu hikayelerin sınıf farklılığının üstünü örtmek üzere pazarlanan ütopyalar olduğunu söylemiştik. Bir süre sonra, ki bu 70’li yılların ilk yarısıdır, Türkiye, dünya ile birlikte ekonomik krize sürüklenmeye başlar. Avrupa’da 2. Dünya Savaşı sonrası büyümeyle, refahla geçen “Şanlı 30 Yıl” yavaş yavaş kepenk kapatmaktadır. İç pazarlar doymuş, kırıcı rekabet sonrası kar oranları düşmüş, işçi hareketleri güçlenmiştir. Türkiye’de kırsal kesimden hızla şehirlerin kenar mahallelerine akmaya başlayan kalabalıklar sağlıksız koşullar altında “istif edilmektedir”. Yaşanan sağlıklı bir şehirleşmeden çok şehrin taşralaşmasına dönüşürken artık Yeşilçam’ın pazarladığı ütopyalar iş görmez olur. Bunun yerine avantür filmler insanlara bitirimsever fanteziler pazarlar bir süre. İş yoksa bilek gücü vardır! Mertlik vardır! Bileği güçlü olan parsayı toplamaktadır. Para da, aşk da onlarındır! Bir süre bu gündüz düşü pazarlanır insanlara, özellikle de erkeklere. Halbuki güç dünyası bir hiyerarşiden ibarettir. Orada yalnızca el öptürerek ayakta kalınmaz. El öptürdüğünüz kadar el de öpmeniz gerekir. Bir yerlerde sizi koruyan, kollayan abiniz yoksa sırtınız er geç yere getirilecektir. Bitirimlik düşünün mafya duvarına tosladığı yer burasıdır.

Gelelim gündüz düşümüzün kadınların bitirimleri sevdiğine dair iddiasına. Bitirimlik, kabalıktır, küfürdür, kavga gürültüdür, terli çamaşır ve çorap kokusudur, yara, bere, sıyrık, morluk, sökük ve yırtık demektir. Kadın baskı altında tutulsa dahi tüm bunları sevemez. Katlanır yalnızca!

Peki kadınların bitirimliği sevdiğine dair efsane nereden çıkar? Roman yazarı değil de filozof olsa pek çok filozofa nal toplatacak derecede derin bir düşünüşe sahip olan Marcel Proust şöyle der:

“Sevdiğimiz zaman aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir”(1)

Gayet net. Şehirleşememiş şehirlerin çeperlerinde yaşayan gençler, ki “gençlik” diyebileceğimiz bir katmanın oluşabilmesi için bile sağlıklı bir şehirleşme elzemdir, henüz karşı cins ile sağlıklı iletişim kurma yeteneğinden tamamen yoksundur. Tahterevallinin erkek tarafı ne kadar yükselirse kadın da o kadar aşağıda kalmaktadır. Karşısındaki ile sağlıklı iletişim kuramayan erkek karşısındakini yok sayarak herşeyi kendi fantezilerinden ibaret sanmaktadır. Aynaya bakmakta olduğunun farkına varmadan karşısındakinin kadın olduğunu sanmaktadır.

Aksiyoncu bitirimliğin, “Şahin’e doluşup köşedeki internet kafecinin doldurduğu mp3 yüklü flash diski araba teybine takarak bangır bangır gezen Neymar saçlı gençler” adını verebileceğimiz yaşam formuna evrilmesi bile en az 40 koca yılımızı aldığına göre varın siz hesap edin bu illetin tamamen iyileşmesinin kaç yüz yıl alacağını!

(1) Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, Marcel Proust, Sf: 164, YKY, 2001

Loading...

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir