John Carpenter’s Vampires (1998)

İzlemediğim ve izlemek için sıraya koyduğum filmlerin sayısını ne siz bana sorun ne ben söyleyeyim. Geçtiğimiz haftasonu uzun zamandır korku filmi izlemiyorum şöyle zombili vampirli eski yeni 5-6 film seçeyim dedim. Dvdlerin arasında bir supermarket reyonundan 1 euroya aldığım ve uzun zamandır izlemeyi unuttuğum John Carpenter’s Vampires filmine elim gitti. Bir Carpenter sever olarak filmi neden izlemediğimi bilmiyorum ama işte arada böyle kaçırıyoruz. Ne yalan söyliyim aslında böyle olması da arada sırada daha hoş geliyor bana.

Vampires filmi Carpenter’ın Gotik Country müzik türü olarak nitelendirebileceğimiz ve kendi yaptığı müzikler ile açılıyor. Karizmatik ama Hayalet avcılarındakileri andıran Vampir avlama ekibi, kovboy Kahramanımız Jack Crow ve Baldwin kardeşlerin en az tanınanı yardımcımız ve de rahip efendi ile vampir avına karizmatik bir giriş yapıyorlar. Gerçi ekibi olay mahalline gelip araçtan inerken görüyoruz ama olsun buna “spoiler” diyelim. Tabi mızraklar, 5 adam bir vampiri tutamamalar falan derken bayağı bir kömür elde ediyorlar.

Baş vampiri (veya vampirbaşını) yakalayamamanın verdiği üzüntüyle mekandan ayrılan kahramanlarımız çareyi içki ve kadında arıyorlar. Grubun başı Jack en güzel hayat kadınını kapacak gibi görünürken motelde sex bira ve rock n roll durumları ayyuka çıkıyor. Rahip bile  yolunu şaşırıyor ama günahın şakası yok Carpenter hesabını kesiyor rahibin oracıkta. Carpenter olayı fazla uzatmıyor ve ilginç bir oral seks ile vampirbaşı, kahramanımız Jack’in sona sakladığı güzelimizi vampir olma yoluna soktuktan sonra Vampir avcılarını sıra dizip teker teker öldürüyor. Tabi bu sahnelerin oldukça “gore” olduğunu söylemek gerekli.  Kahramanımız Jack bir şekilde en az tanınan Baldwin (veya Baldwinlerin en az tanınmışı) ve hayat kadını sarışın bomba Katerina’yı mekandan çıkartıyor ve bu şekilde kaçmayı başarıyorlar.

Bu aksiyonu bol yarım saatten sonra olayın içine Vatikan giriyor. Ne yalan söyliyim Carpenter’ın olaya oradan gireceğini beklemediğim için konuyu derinleştireceğini düşündüm. Ama Carpenter aksiyon ritmini düşürmeden hayat kadınımız ve en az şöhretli Baldwin kardeşimizin (hadi arkadaşı üzmeyelim: Daniel Baldwin’in) romantik ve ucundan azıcık erotik  sahneleri ve Jack’in yeni kankası rahiple muhabbetlerinden sonra yine vampir avına bu sefer 3 kişiyi sokuyor. Tabi o noktada “o zaman filmin başında o kadar yiğide ne gerek vardı 3 kişide işimizi görürmüş” derken filmin final sahnesine varıyoruz. Tabi bu arada konuyu bağlayan hac bulma ve derin vatikan hikayesi ve ısırılan ablamızın vampirbaşı ile telepatisinden bahsetmeyeceğim.

Velhasıl filmin sonunda bir iki süprizle kahramanımız Jack ve yeni kankası spaghetti soslu vampir avcımız rahiple Vampirbaşını alt edip Baldwin kardeşlerin en şöhretsizini aşırı derecede yanıklar diyarına romantik bir şekilde uğurluyorlar.

Filmimiz de burada mutlu bir sonla biterken “Transilvanya niree Amerika’da Teksas nireee” diyoruz.

Gelelim sadede…

Carpenter’ın vampires filmi kesinlikle eğleneceğiniz ve sıkılmadan izleyeceğiniz bir film. Carpenter’ın en iyi filmi değil tabiki ve hatta listemizde The Thing ve They Live üst sıralardaysa bu film aşağılarda yer alabilir ama kesinlikle eğlenceli bir film. Gerçi bu filmi yönetmeden önce film çekmek eğlenceli olmadığı için yönetmenliği bırakmak istiyormuş abimiz. O yüzden böyle eğlenceli bir film yapmış olabilir diye düşünüyorum. Carpenter’ın kafamızı karıştıran vampir kuralları ve Valek’in hac hikayesini de pek ciddiye almamanızı öneririm ama eğer bu filmi ciddiye almazsanız Buffy’i de ciddiye almamanız gerekir. Filmin ortalarında konu biraz ciddileşirken kurulan bağlantıları pek yemedik. Zaten Carpenter’da pek üstünde durmak istememiş. Bence onun filmde altını çizmek istediği 2 şey var; birisi Jack Crow  ve diğeri de onun karizması. Yine de ben bu filmi izlerken oldukça eğlendim o yüzden izlememişlere tavsiyemdir.

Filmdeki gore sahneler iyi, özellikle motel baskını eğlenceli. Sherly ablamızın yatak üzerinde çıplak yattığı sahne akılarda kalan bir sahne. Valek’in bir anda 7 başka vampirle toprak içinden çıkmasına pek anlam veremedim. Ama film ne oluyoruz  Zombi kırması mı falan demeden aksiyona giriyor zaten. Sadece final sahnesinde Valek’in ve vampir güruhunun bu kadar kolay harcanması biraz kötü olmuş diyelim.

Tomas Ian Griffith kesinlikle çok karizmatik bir vampiri canlandırıyor. Uçuş sahneleri bizim Süpermen dönüyordaki uçma sahneleri ile yarışabilir ama onun dışında pek sırıtmıyor (7/10). Filmin John Bon Jovi’li bir de devamı varmış ama 2 film üst üste gitmez diye düşünüyorum o yüzden John Bon Jovi’ye burada 2/10 veriyorum. Sherly Lee ablamızı Twin Peak’ten tanıyoruz.  Kendisi güzel ama telepati sahneleri ve bir vampiri zombi gibi oynaması nedeni ile 5/10’u hakediyor. James Wood karizması iyi ama Jack Crow karakterine veremediği Kovboy Van Helsing tadıyla biraz hayalkırıklığı yaratsa da en azından bir devam filmini hakediyor (7/10). Romantik güzel gözlü Baldwin kardeşlerin en talihsizi ise filmin sonunda vampir olmasına 2 gün kala güzelimizi kaparken benden de 5/10 puan kapıyor. Bu arada John Carpenter imzası taşıyan film müzikleri için 10/10 veriyorum.

Film hakkında Imdb’den okuğum bir bilgiye göre bu film Carpenter’ın 90larda para kazandıran tek filmiymiş. İzleyin, eğlenin.. Eee bir de patlamış mısırınız eksik olmasın. Bakıp bakıp filmi hatırlarsınız.

3 Yorumlar

  1. Tomas Ian Griffith hayatımda gördüğüm en karizmatik vampirdir:)

  2. ustanin underrated filmlerinden biri.

  3. baldirdan kan emme fikri gayet guzeldi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: