John Carter (2012)

Disney Stüdyoları’nın, eski usül fantastik macera filmlerine karşı bir miktar zaafı var. 2003’te başlayan gişe rekortmeni Pirates of the Caribbean serisinin beklenmedik başarısı ve 2010’da vizyona giren, buram buram oryantalizmle kaplı bilgisayar oyunu filmi Prince of Persia’nın topladığı ilgi; şirketin artık modası geçmiş macera filmlerine büyük paralar yatırmayı göze almasında etkili çalışmalar. Korsanlar ve efsunlu Arap geceleri sinemada tuttu ise, neden yirminci yüzyılın ilk yarısının diğer heyecan dolu “oldschool” maceraları ilgi toplayamasın ki? (Tarzan‘ın da yaratıcısı olan) Edgar Rice Burrough’un 1912-1964 yılları arasında kaleme aldığı Barsoom (John Carter) serisi, Mars gezegeni üzerindeki birbirinden çeşitli yaratıkları, imparatorlukları ve gözüpek maceracısı John Carter’ı ile Disney’in bu seneki en büyük animasyondışı projelerindendi.

11 kitaplık büyük bir serinin neredeyse 100 yaşındaki ilk kitabından uyarlanan John Carter, hem oturmuş bir hayran kitlesinin olmaması hem de konusunun ilk bakıştaki demodeliğinden ötürü bir blockbuster için oldukça gölgede kaldı. Gişede beklediği ilgiyi bulamayan bu 250 milyon dolarlık büyük proje, gerek filmin gölgede kalmış kalitesinden gerekse Burrough’e saygıdan ötürü kısaca da olsa incelenmeyi hakediyor.

Film, zengin gezgin Carter’ın ölüm haberi ve yeğeni Edgar’ın miras bırakılan not defterini okumaya başlaması ile hikayeye giriş yapmakta. Arizona bölgesinde Altın arayıcılığı yapan Sivil Savaş gazisi Kaptan John Carter, ne bölge apaçilerinin ne de süvari birliğinin zaptedebildiği, gözüpek ve hırçın bir maceracıdır. Apaçi saldırısında çapraz ateşte kalan Carter kendini can havliyle dağları arasında saklı kalmış Örümcek Mağarası’nın içine atar. O sırada mağarada beklemekte olan eski Mars ırkından bir Thern ile dövüşmek ve onu öldürmek zorunda kalan Carter, bu dövüşün sonunda kendini bir anda Mars’ın göbeğinde bulur. John Carter’ın Mars’ı bize anlatılandan çok farklıdır. Gezegen solunabilir bir atmosfere ve kısıtlı su kaynaklarına sahiptir. Bunun dışında kanlarının mavi olması dışında Dünya’daki türdaşlarından hiçbir farkları olmayan insan uygarlıkları Mars’ın üstünde krallıklar kurmuşlardır. Gezegenin yerçekimi kuvvetindeki farktan ötürü Carter, Mars yüzeyinde büyük fiziksel avantaj elde eder; çok yükseğe zıplayabilmekte ve büyük kayaları kolaylıkla kaldırabilmektedir. Carter’ın bu özelliği gezegenin bir diğer ırkı olan Yeşil Marslı Tharkların ilgisini fazlasıyla çekecektir.

Öncelikle şunu söylemek gerek ki ki, bekletinizi çok yüksek tutmadığınız takdirde John Carter iyi bir sword and planet (kılıç ve gezegen) bilimkurgusu. Hatta bilimkurgunun bu alt türündeki eserler genel olarak düşünüldüğünde filmin türünde oldukça iyi bir eser olduğu bile söylenebilir. Özellikle Carter ile Thark lideri Tars Tarkas arasındaki ilişkinin gelişimi filmde hiç de fena işlenmemiş. Bunun dışında genel olarak John Carter’ın atmosferinde bilimkurgu ve tasarım sevenleri cezbedecek pek çok nokta var. Özellikle bilimkurguda nostaljik tatlar ve belki de biraz Conan the Barbarian esintisi almak isteyenler için John Carter iyi bir seçim. Ne var ki filmin epik bir macera filmi için büyük eksikleri mevcut. Diyaloglar asla vasatın üzerine çıkamıyor ve hikaye akıcılığını, aslında bir yan hikaye sayılması gereken Carter ile Tharklar üzerinden götürüyor. Mars’ın iki büyük krallığı Helium ile Zodanga arasındaki savaş seyirciyi hiçbir şekilde cezbetmiyor. Carter’ın bu savaşa dahiliyeti gayet beklenildiği üzere Prenses Dejah Thoris üzerinden gelişiyor ama açıkçası Carter’ın net bir düşmanla çarpıştığı da söylenemez. Film genel olarak çok fazla irili ufaklı düşman barındırıyor ve hiçbirine yeterince odaklanmıyor. Carter’ın asıl düşmanlarının tüm gezegeni bir derin devlet ağıyla yönetmeye çalışan Thernler olduğunu söyleyebiliriz ancak Disney, John Carter’ı tek filmle sınırlandırmak istemediğinden Thernleri tadımlık karizmatik düşmanlar olarak bırakmayı tercih etmiş.Gerçi Thern lideri rolünde Mark Strong fazlasıyla tatmin edici bir iş çıkarmış bunu da eklemek gerek. Bunun dışında Brassom serisinin yaratıcısı Burrough’u da filmin hikayesine zekice eklemlendiren film yazara vefa borcunu ödemeyi unutmamış.

CGI teknolojisi olarak parmak ısırtan bir noktada olduğumuzu gösteren (hep yakın planda Carter ve Tharkları etkileşim halinde göstermek kolay iş değil) John Carter, görülen o ki devam filmine yakın gelecekte kavuşamayacak.  Eksiklikleri bol olmasına rağmen Carter’ın dünyasının sinemaya daha sağlam bir giriş yapması güzel olabilirdi. Gene de filmin yapım sürecinin pek çok Carter çizgiromanını da beraberinde getirdiğini ve en azından dokuzuncu sanatta John Carter’ın kendine bir yaşam alanı yaratmaya başladığını söyleyebiliriz. Güzel bir aksiyon, kurtarılacak prensesler ve gezegenleri kılıcıyla dize getiren kahramanlar istiyorsanız John Carter’a bir şans verin, keyifli vakit geçirebilirsiniz.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

2 Yorumlar

  1. filmi bittiğinde gerçekten tam anlamı ile “eksik bir eğlence” hissi kalmıştı bende. yazı da da belirtildiği gibi eğlenceli vakit geçirmiştim ama filmde bir şeylerin olmadığı gün gibi ortada. gene bütün eksileri götürecek kocaman bir artısı var Prenses Dejah Thoris’i canlandıran Lynn Collins’in güzelliği.

  2. Yıldız Savaşları, avatar ve mumyayı güzelce karıştır, Klasik beyaz adam kızılderili muhabbetiyle birlikte marsa uyarla. Birde 10dk da bir Karimatik(gırtlaktan)”JOHN CARTER” lafını ihmal etmemek lazım:)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: