Jurassic Park The Game

Seksenlerin sonunda doğmanın şüphesiz en güzel yanı, bilimkurgunun en yenilikçi eserlerinden birini ve getirdiği dalgayı çocuk yaşta tecrübe edebilmekti sanırım. Steven Spielberg’in Michael Crichton’ın bestseller kitabından uyarladığı şaheser film Jurassic Park (JP), döneminin popüler kültürünü inanılmaz bir başarı ile bir anda işgal edivermişti. Gerek canavar/ekolojik korku sinemasına getirdiği yeni soluk, gerekse yirminci yüzyılın sonlarında yükselişe geçen biyomühendislik sektörünü bir bilimkurguya yedirişindeki kalite ile Jurassic Park, doksanların ilk yıllarının en yenilikçi ve düşünmeye sevkeden filmlerinden biri olmuştu. Filmin yarattığı sansasyon ile irili ufaklı bir sürü dinozor dergisi, oyuncağı ortalığı sarmış, (büyük kısmı çöp bilgi barındırmasına rağmen)  DNA’nın kudreti hakkındaki bir pop kültür de bu dönem oluşmaya başlamıştı. Ne var ki ardından gelen The Lost World ve Jurassic Park 3, ilk filmin üzerine yeni şeyler taşıyamadı. Sonunda JP doksanların saygı duyulan ve hayran kitlesi büyük ama daha da ilişilmeyen bir blockbusterı olarak sinema tarihinde koltuğuna çökmek zorunda kaldı.

JP’nin video oyun dünyasındaki durumu film serisi gibi inişli çıkışlı değil, neredeyse her dönem vasatın altında bir çizgideydi. NES,SNES, Sega Genesis için çıkan irili ufaklı oyunla başlayan JP oyunlarının rüzgarı üçüncü filmin ardından PC’de de kendine alan açmış, ancak bu oyunların “dinozor parkı simulasyonu” gibi filmlerle atmosfer dışında hiçbir yakınlık kurmayan yapımlar olmasından ötürü rüzgar erken durulmuştu. Tek istisna oyun, The Lost World’ten bir yıl sonrasını anlatan Trespasser idi. Tresspaser, günümüz standartlarındaki 3D fizik motorlarının ilk atalarından birini kullanması ile ilgi çekmiş ancak oynanışının bir azap ateşi olmasından ötürü pek çok oyun incelemesinde (haklı olarak) yerden yere vurulmuştu.

Hal böyle olunca macera oyunları ile meşhur Telltale Games’in 2011 sonunda satışa sunulan projesi Jurassic Park The Game, JP tarihi için özel bir önem taşıyor. Jurassic Park: The Game, JP külliyatının filmler dışındaki ilk ve tek dişe dokunur ürünü denilebilir. Peki oyun şirketin son projesi The Walking Dead kadar iyi bir yapım mı? Ne yazık ki değil. Buna rağmen nostalji tutkunlarına eski filmi seyretme heyecanı verecek kadar çizgiyi tutturan bir JP eserinden bahsediyoruz, bir miktar konuşmakta fayda var.

Dört bölümden oluşan JP: The Game, ilk filmin olaylarını başka karakterlerin gözünden anlatıyor. Hatırlamayanlar için kısa bir özet geçersek, biyomühendisliğin Babil Kulesi olan Jurassic Park, milyarder John Hammond’un bir eğlence parkı olarak pazarlamak istediği projesidir. Parkta çalışan bilgisayar programcısı Dennis Nedry, bir miktar dinozor embriyosunu rakip şirketlere satmaya karar verir ve embriyoları gizli bölmesi olan bir traş köpüğü şişesinin içine saklayıp yanında kaçırır. Dennis kaçmadan önce parkın güvenlik sistemini de çökertmeyi ihmal etmez (ve bu olay tarihöncesi cehennemin kapısını açar). Ne var ki fırtınanın şiddetlenmesinden ötürü Dennis planladığı zamanda adadan kaçamaz ve bir dilophosaurus tarafından parçalanır. Dennis’in embriyo dolu şişesi ise çamur yığınının içinde kaybolup gider. JP: The Game, bizi öncelikle Dennis’in adanın limanında onu beklemekte olan kontaklarıyla  tanıştırıyor. Miles ve Nima, Dennis’in gecikmesi üzerine kendilerini adanın derinliklerine atar ve kısa sürede Dennis’in cesedi ile karşılaşırlar. Nima çevreyi araştırırken çamura gömülen köpük şişesini bulur ancak ikili küçük bir dilophosaurus sürüsünün saldırısına uğrar. Miles paramparça edilirken Nima yaralı bir şekilde ilk saldırıdan kurtulur; ancak kolundaki yara zehirlidir. Ölümle cebelleşen Nima, şans eseri kızıyla adayı terketmek üzere olan veteriner Gerry Harding ve kızı Jess ile karşılaşır. Gerry ve Jess hem Nima’yı iyileştirmeli hem de gittikçe şiddetlenen dinozor teröründen kurtulmanın yolunu bulmalıdırlar.

Oyun bu üç karakterle olayları başlatsa da bununla yetinmiyor ve hikayeyi genişleterek yeni yeni karakterleri de devreye sokuyor. JP: The Game, oynanış mantığı olarak The Walking Dead’in her manada prototipi denilebilir. Düz çizgide ilerleyen hikaye, “quicktime event” denilen doğru zamanda doğru tuş kombinasyonunu yapmak üzerine kurulu adrenalin bombası aksiyon sahneleri ile güçlendiriliyor, biz de hikayenin seyri gereği hangi karakter bize sunuluyor ise o karakter eşliğinde bu kombinasyonları gerçekleştiriyoruz. Ne var ki oyunun Telltale Games’in bu bağlamdaki ilk gerçek denemesi olması (Back To The Future oyunları JP’den önce satışa sunulmalarına rağmen yapım süreci olarak JP daha eski bir proje) ve kendinden önce tatmin edici kalitede bir örneğin oyun dünyasında da bulunmamasından ötürü JP: The Game ne yazık ki doğru tarif olamamış. Neredeyse her şeyin quicktime’a bağlanması yersiz olmuş ve oyun aslında çok daha kısa olabilecekken yersiz görevlerle süresini uzatmaya çalışmış. Dinozorlarla megafonlardan ses vererek davranış biyolojisi deneyi yapmak, dürbünle etrafı seyretmek ya da kutu taşımak (evet kutu taşımak!) oyunun dinamiğini çok ama çok yavaşlatan görevler ve bunların sayısının elden geldiğince az olması gerekirdi. İnsanlar bir JP oyununda raptorlardan kaçmak ister, helikoptere akü takmakla uğraşmak değil. Oyun bu dengeyi tutturamadığından orijinal filmin ruhuna sadık çok iyi aksiyon anları (eğlence trenine saldıran Herrerasauruslar ya da Gerry’nin T-Rex ve Triceratops kavgasında arada kalması gibi) yaşatmasına rağmen  JP: The Game, eğlence konusunda vasatın üstünde bir not alamıyor. Bunda ne kadar güzel de olsa aynı JP soundtrackinin tekrar tekrar fonda çalmasının da etkisi yok değil. Kritik anlar dışında müzik kullanımı tekdüze ve ne bir JP oyununa, ne de herhangi bir macera oyununa uygun. Şüphe ve merak duygularını tetikleyecek müzikler kullanılmalı ve genel olarak oyuncunun ilgisi hep canlı tutulmalıydı.

Tabii bu hataların hepsi türünün ilk örneği olmaktan kaynaklanıyor. JP: The Game, The Walking Dead’e kıyasla çok daha macera oyununa kayan bir çizgide, bulmacalar çok daha fazla. Buna rağmen oyun, The Walking Dead gibi “rol yapma” hissiyatı taşıtmıyor, beş altı farklı karakteri kullanmamıza rağme yaptığımız seçimler öylesine tek yönlü ve basit ki ne bir karakter derinliği hissedebiliyoruz ne de özdeşlik kurabiliyoruz.

Ancak şu da bir gerçek ki JP hastası birinin gözlerini yaşartacak referanslar, oyunda fazlasıyla mevcut. Zaten ilk hikayeye göbekten bağlanmış bir senaryoya sahip JP: The Game, ilk filmin karakterlerini göstermese de pek çok noktada mevzuya bağlıyor ve ilk filmin mekanlarını pek çok kez ziyaret ediyoruz. Özellikle ilk bölümün sonunun aynı filmin finalinde olduğu gibi adadaki küçük müzede geçmesi ve çok stil sahibi bir T-Rex’ten kaçış kısmı barındırması öncesindeki sıkıcı dakikaları büyük ölçüde telafi ediyor. Biraz törpülense JP: The Game’in hikayesi iyi bir JP devam/spin off filmi olabilirmiş.

Sonuç olarak JP: The Game eksileri bol da olsa gerek interaktif sinema oyunları gerekse JP külliyatı için iyi ve önemli bir örnek. İflah olmaz bir dinozor hastası iseniz kesin seversiniz, değilseniz ama vaktiniz varsa da yaşayacağınız şey kayıp olmaz. Orijinal JP filmi 2013’ün ilk çeyreğinde 3D olarak yeniden vizyon yüzü görecek, filmi yeniden seyredecek iseniz birkaç saat verip bu oyunla kendinizi öncesinde gaza getirmeniz gayet mümkün.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir