Kadınlar Robotlara Karşı: The Stepford Wives

Kadınlar Robotlara Karşı:

Ira Levin’in The Stepford Wives Romanının Forbes ve Oz Uyarlamaları

 

Ira Levin’in The Stepford Wives (Stepford Kadınları) eseri 1972 de yayınlanmış, 1975’te Bryan Forbes, 2004’te Frank Oz tarafından sinemaya uyarlanmış ve çeşitli dizi ve filmlere de kaynak olmuş bir gerilim-gizem romanıdır. Kitabın 1975 film uyarlaması bilim-kurgu ve gerilim başlıkları altında listelenirken, 2004 uyarlamasında bu başlıklara komedi de eklenir. Roman ve uyarlamalar 1970’lerin  ve İkinci Dalga feminizmin kadın sorunları üzerinde yoğunlaşırlar. Levin bu distopik bilim kurgusunda 1970’lerde kadınların içinde bulunduğu durumu karamsar bir şekilde betimler; sadece feminizmin değil genel anlamda kadınların, ataerkil düzen karşısındaki yenilgisini gözler önüne serer.  Roman ve 1975 uyarlaması, kadınları makineleştirip onlara imkânsız cinsiyet rolleri yükleyen toplumun, ataerkil düzenin ve kadınların bu düzenden kurtulmayı başaramamalarının bir eleştirisi olduğu gibi insanları makineleştiren teknolojik gelişmelerin de bir eleştirisidir. 2004 uyarlaması ise hem bu eleştirileri daha ileriye götürür hem de sorunları sadece cinsel rolleri ters-yüz edişiyle değil, filmin bitişinde yarattığı dönüşümle de farklı bir şekilde ortaya koyar.Ira Levin romanına Simone de Beauvoir’ın The Second Sex (İkinci Cins) eserinden bir alıntı yaparak başlar:

“Savaş, bugün, farklı bir şekil almakta; erkeği hapsetmektense, kadın kendisi hapisten kurtulmaya çalışıyor; erkeği yüce düzenin içine çekmeye çalışmaktansa kendisi yüce ışığa ulaşmaya çalışıyor. Şimdi erkeğin tavrıysa yeni bir çelişki doğuruyor: isteksiz bir şekilde kadının gitmesine izin veriyor.”

Eseri 1949’da yayınlanan Beauvoir zamanının önde gelen feminist yazarlarındandır. Kadını “öteki” olarak damgalayan ve belli görevleri yerine getirmeye zorlayan sistemi eleştirir, çünkü Beauvoir’a göre kadın, sistemin beklentileri ve zorunluluklarına göre kadın olmakta, kimliği yapay bir şekilde oluşmakta ve doğuştan gelmemektedir. Levin’in yaptığı alıntı da kadınların öz kimliklerine ulaşmak ve erkek dünyasında yer kazanmak için gösterdikleri çabaya gönderme yapmaktadır. Beauvoir sürmekte olan bir savaştan ve içinde bulunduğu durumdan bahseder, kadınların çabasını şekil değiştirmekte olan bir savaş olarak görür. Bu alıntı, bu “savaş”ın geçmişiyle ilgili iki sorun ortaya koymaktadır: kadınlar erkekleri hapsetmeye yani erkekler üzerinde güç ve üstünlük kazanıp onları sosyal hayattan uzaklaştırıp kendi sınırları içine çekmeye çalışmışlardır. Yani kadınlar, üzerlerindeki erkek egemenliğini tersine çevirip, aynı eşitsizliği tekrar etmeye çalışmışlardır. Ancak aynı zamanda kendilerinin de hapsedilmiş olduklarını fark etmezler ya da mahkûmiyetten kurtulmaya çalışmazlar çünkü erkekleri aşağıya çekmekle meşguldürler. Bir sonraki cümle ise, kadınların, erkekleri hapsetmek yerine, kendilerini bu düzene dayalı parmaklıklardan kurtarıp, üstün görülen erkeklerin dünyasına girip eşitlik kazanmaya odaklandıklarını gösterir. Asıl sorunsa son cümleyle ortaya çıkar: bağımsızlık ve eşitlik yine erkeklerin kabulüyle gelir. Erkekler kadınların bu parmaklıklardan kurtulmasına izin verirler ama bu konuda pek de mutlu değildirler.

Roman ve 1975 uyarlaması söz konusu olduğunda alıntıdaki fikir ikisinde de hâkimdir. Okur/izleyici sadece cinsiyetler arası bir savaşla değil, kendi meslekleri ve hayat görüşleri olan kadın karakterler ve onların dönüşümüyle de yüzleşir. Bu kadınlar istedikleri hayatı yaşama hakkına sahiptirler ancak istedikleri eşlerini rahatsız etmediği sürece. Ira Levin bu romanda, eşlerinin parmaklıklardan kurtulmasına “izin vermiş” olan erkeklerin şimdi onları robota dönüştürerek yeniden hapsetmeye çalıştıklarını gösterir, dolayısıyla “mükemmel eş” olgusunun makineleştirilmiş bir hayattan farklı olmadığının da altını çizer.

Roman, kalabalık ve gürültülü şehir hayatını bırakıp, sakin taşra hayatını tercih eden iki çocuklu bir çiftin, sessiz, sakin ve 1950lerden o güne değişmeden kalmış gibi görünen, çağdaş hayatın etkilerinden yalıtılmış Stepford’a taşınmalarıyla başlar. Başkarakter Joanna Eberhart’ın etrafında gördüğü bütün kadınların moda dergilerinden fırlamış gibi görünürken, tamamen ev işleriyle kafayı bozmuş olmalarını fark etmesi ve sonrasında gelişen olayları konu eder. Joanna kendisi gibi “Kadın Bağımsızlık Hareketi”yle (Women’s Liberation) ilgilenen komşusu Bobbie Markowe ile birlikte Stepford kadınlarının garip davranışlarının altındaki gizemi çözmeye çalışır. Ancak Joanna arkadaşı Bobbie’nin de takınçlı bir “ev hanımı”na (hausfrau) dönüştüğünü fark edince, olanların arkasında her gece Erkekler Kulübü’nde (Men’s Association) toplanan eşlerinin parmağı olduğundan şüphelenmeye başlar. Yaptığı araştırma sonucunda Stepford kadınlarının her birinin geçmişte kariyer yapan kadınlar olduklarını, erkeklerinse bir şekilde teknoloji ya da bilim alanlarından birinde çalıştıklarını öğrenince, erkeklerin eşlerine benzeyen ama kendi istedikleri özelliklere sahip robotlar ürettiklerini düşünmeye başlar. Kaçıp komşusu Ruthanne’den yardım isteyeceği sırada kocası Walter’ın arkadaşları tarafından yakalanır ve her şeyin kendi hayal ürünü olduğuna ikna edilir. Metin, erkeklerin masum olduğuna inanması için Bobbie’nin evine götürülen Joanna’nın, Bobbie tarafından öldürüldüğünü düşündürür, ertesi gün Bobbie, markette diğer Stepford kadınları gibi giyinmiş bir şekilde görülür. Roman, Stepford’a en son taşınan komşu Ruthanne’in kitabını bitirebilmek için eşinden çocukları McDonalds’a götürmesini istemesiyle biter.

Hem romanda hem de 1975 uyarlamasında şehir dışına taşınmak Walter’ın fikridir, Joanna “hayat dolu” şehir hayatını özler ki bu Stepford’daki hayatın pek de “canlı” olmadığı ipucunu verir. Şehirden taşraya taşınmak bir gerileme işaretidir; Eberhart’lar gelişmiş, çağdaş hayatı geride bırakıp evlerin ve günlük hayatın 1950leri çağrıştırdığı bir kasabaya taşınırlar. Evler güzel, çevre iyidir ancak sorun Stepford’da yaşayan kadınların da 1950lerin kadınlarının kopyası olmalarıdır; vücutları mükemmel, güzel yüzleri makyajlı, saçları daima yapılı ve ev işleriyle kafayı bozmuş kadınlardır.

1975 uyarlamasını romandan ayıran, Levin’in asla açıkça bu kadınların robot olduklarını söylememesi ya da böyle bir ipucu vermemesidir. Uyarlamada ise müzik kullanımı ve oyunculuk izleyiciye, Stepford’da garip bir şeyler olduğunu fark etmesi için gereken ipuçlarını erkenden vermeye başlar. Müziğin rahatlatmak yerine gerilimin artmasına neden olması bu cennet gibi görünen kasabada korkunç şeyler olduğuna/olacağına işaret eder.

Walter Eberhart da gelecek değişimin habercisidir; kasabadaki Erkekler Kulübü’ne katılır, kulüp Walter’ı tamamıyla erkek ve kadınlardan yalıtılmış erkek-egemen düzenin bir parçası yapar. Joanna, her gün kulüp toplantılarına giden Walter’ı, kadınları dışarıda bırakan bu sisteme kaybetmekten, erkek egemen “arkaik” sisteme dönmekten korkmaktadır. Bir 19. Yüzyıl binasını kullanan Erkekler kulübü, erkek egemen düzenin gücünün yeniden ilan edilişidir. Bu Victoria dönemine ait binanın içindeki erkekler, Victoria dönemi değerlerini de hali hazırda idealize ederler; eşlerinin “evdeki melekler” (angel in the house) gibi olmalarını ve ev sınırları içinde yaşayıp erkeklerin hayatlarına karışmamalarını beklerler. Kadınlardan beklentileri ve onları dönüştürdükleri yeni halleri, Irigaray’in An Ethics of Sexual Difference kitabında eleştirdiği kadın rolüyle örtüşür:

“Eğer geleneksel olarak ve anne olarak, kadın erkek için “yer”i simgeliyorsa, böyle bir sınırlama kadının “şey”e dönüştüğü anlamına gelir, (…)

[…] erkek ona bir ev alır, hata onu içine kapatır, kendi içinde bulunduğu sınırsız alanın aksine farkında olmadan kadın için, onu içine yerleştirdiği sınırlar belirler.” (10-1)

Stepford kadınları da kocaları tarafından sağlanan şeylerle çevrilmişlerdir, karşılığında da kocalarının istedikleri “şey”e dönüşürler veya dönüşmeye zorlanırlar.

Ancak Bobbie Markowe, Joanna’nın sorunlarını paylaşan bir kız kardeş olarak ortaya çıkar. Bobbie “kısa, geniş popolu, mavi Snoopy tişörtü ve kot giymiş (…) elleri küçük, tırnakları kirli” (29) bir kadındır. Bobbie, kıyafetleri, fiziği ve kirli tırnaklarıyla Stepford’un mükemmel kadınlarının tam zıttı bir karakter oluşturur. Dahası, soyadlarını Markowitz’den Markowe’ye değiştirmiş olan Bobbie ve kocasının Yahudi oldukları gerçeği de vardır; Bobbie hem ırk, hem cinsiyet hem de din açısından “öteki”yi simgelemektedir, Ruthanne de Afro-Amerikan kimliğiyle ırksal ötekiyi simgeleyecektir. Ancak 1975 uyarlaması bu hassas konuya dokunmaz, Bobbie’nin geçmişi ve fiziksel görüntüsü kitaptaki gibi çizilmez, aksine, uyarlamada Bobbie uzun ve ince bir kadındır, Ruthanne karakteri ise tamamen çıkartılmıştır. Bu nedenle 1975 uyarlaması ırk ve din yüzünden kimlik problemleri yaşayan kadınların sorunlarını ekrana taşımakta yetersiz kalır.

Roman kimlik ve bağımsızlık konularının ne kadar hassas olduğuna dikkat çeker, Joanna evlenip Eberhart soyadını aldığında artık Joanna Ingalls olarak varolamaz. Joanna kızlık soyadını iki kere özlemli bir şekilde anımsar ki bu durum evliliğin getirdiği mutsuzluk ve büyük değişimi gösterir. Çocukları doğunca Joanna işini bırakır ve ekonomik bağımsızlığını yitirişi eşine bağımlılığı da beraberinde getirir. Hem kitapta hem de uyarlamada Joanna kendi adıyla bir fotoğrafçı olarak hatırlanmayı arzu eder. Öte yandan güzel, zengin, kendi tenis kortu ve hizmetçisi olan, astrolojiye düşkün, eşiyle gerçek bir sevgi paylaşmayan ve seksten pek haz etmeyen Charmain de, robotuyla değiştirildikten sonra tenis kortu eşi için golf sahasına dönüştürülür, çünkü sahip oldukları zaten eşi tarafından sağlanmıştır. Kadınlar yavaş yavaş kendilerine ait olanları bırakırlar ya da bir şekilde erkekler kadınlara verdiklerini geri alırlar. Bu örnekler, kadınların daha robotlarıyla değiştirilmeden önce bağımsızlıklarını kaybettiklerini ve İkinci Dalga feminizmin de başarısızlığa uğradığını gösterir. Robotlarla değiştirilmek, seri üretim objelere dönüşmek kadının bireyliğini ve kimliğini elinden almak demektir. Telotte kitabı Science Fiction Film’de şöyle der:

“Haraway ve Doane’nın okumalarına göre bu film, (…) sadece erkek egemen kültürün kadınlara yüklediği boğucu geleneksel rollerin itham edilmesi değil aynı zamanda kadın tasvirinin erkekler tarafından belirlendiğini (robot eşler için /tarafından benimsenen kıyafetler yoluyla) gösteren bakış açısının, teknolojideki erkek egemenliği aracılığıyla kadının üreme yeteneğine el konuluşunun (mekanik eşler yaratılması) ve kadın tarihinin silinmesinin (kadınlar teknolojik ötekileriyle yer değiştirdiklerinde, bireysel geçmişleri de anlamsızlaşıyor) de itham edilişidir.”

Kısacası, Stepford kadınları onlara kimliklerini veren geçmişlerinden koparılmış boş bedenlere dönüşürler. Romanın başında Walter, Erkekler Kulübünün üyelerini eve davet ettiğinde, erkeklerin kadınlardan neler beklediklerini anlamak kolaylaşır. Joanne, bu erkeklerle konuşup, dinlemelerini sağlayınca kendisini Amerikan feminizm ikonu Gloria Steinem gibi hisseder. Ancak aynı zamanda Ike Mazzard’a şakayla karışık bir şekilde, çizdiği rüya kızlarla ergenlik dönemini mahvettiğini anımsatır. Ama yine de onun gibi biri tarafından eskizinin çizilmesi Joanna’yı heyecanlandırır, çünkü bu onun için Mazzard’ın rüya kızları gibi güzel olduğu anlamına gelir. Joanna, Bobbie’nin buzdolabının üzerinde, Bobbie’nin Ike Mazzard tarafından çizilmiş eskizini gördüğünde, robot eşlerin Ike Mazzard’ın eskizlerinden tasarlandıklarını, erkeklerin eşlerinden, 1950’lerin güzellik anlayışına göre, doğumdan bozulmamış mükemmel bir fiziğe sahip rüya kadınlar olmalarını beklediklerini anlarız. Ancak, manken Charmaine’in robotuyla değiştirilmesinden de anlaşılacağı gibi, güzellik de önemli olan tek şey değildir. Joanna çay hazırlarken, takma adı Diz olan Dale Coba onu izlemektedir ve “kadınları küçük ev işleri yaparken izlemeyi seviyorum”(47) der. Kadının ev işlerinden sorumlu olan kişi rolünün altını çizer. Dale Coba’nın takma adının Disneyland’de “audio-animatronics” için çalıştığı geçmişinden geliyor olması, yeni üretilen bu robot kadınların erkeklerin elinde oyuncak oldukları düşüncesini de destekler. Diz, yetişkinler ve çocukların hayal dünyası kahramanları olan eğlence figürlerini tasarlamıştır ve şimdi de erkeklerin hayal dünyasına hitap eden kadınları tasarlama ve üretme görevini üstlenmiştir. Sadece kimliklerini yok ederek değil, fiziksel özelliklerini de yeniden şekillendirerek kadının bedenini ve beynini de ele geçirir.

Romanda ve uyarlamadaki bir diğer ilgi çekici nokta ise, ses kaydetme sahneleridir. Claude Axhelm, Joanna’nın sesini kaydetmek ister ama sadece kendi getirdiği bir kelimeler kitabını kayıt cihazına okumasını ister. Bu kayıt aslında robot Joanna’nın sesini ve kelime dağarcığını oluşturmak için yapılmaktadır; kısacası erkekler sadece kadın bedenini değil kadının dilini ve söylemini de sahiplenirler. Yeni model robot eşler sadece erkeklerin onlar için seçtiği kelimeleri kullanarak konuşabileceklerdir, bu şekilde kadınların geçmiş bilgilerini de yok ederler ve onları “arkaik” kelimesinin anlamını bile bilemeyecek kadar içi boşaltılmış bir şekilde bırakırlar.

Uyarlamada müzik kullanımı, oyunculuklar olacaklarla ilgili ipuçları verip Stepford’da kadınların korkunç bir dönüşüme uğradıkları hissini güçlendirirken, romandaki (erkeklerin) retorik kullanımı hem Joanna’nın hem de okuyucunun kendi okumalarından şüphe etmelerine yol açar. Joanna her şeyi kendi paranoyası olarak açıklamaya çalışır ama robot olmadığını kanıtlamak için Bobbie’nin evine götürüldüğünde, metinden anlaşıldığı üzere, Bobbie Joanna’yı bıçaklayarak öldürür. Bir sonraki bölüm süpermarkette, Ruthanne’nin Joanna’yı diğer Stepford kadınları gibi giyinmiş bir şekilde görmesiyle açılır. Joanna’nın değişimi ve Ruthanne’in Stepford’un sırrından habersiz olması bağımsız kadınların geleceği için pek umut vermez.

Stepford’da gördüklerimiz, eski ideallere körü körüne bağlı bir grup kadın değil feminizmi ve kadınların bağımsızlığını her zaman tehdit eden tersine bir evrimdir. Romanda Ira Levin, Joanna’yı Bobbie’nin öldürmesini tercih eder ki bu bir feminizm hayali olan “kız kardeşlik” bağının yok oluşunu simgeler. 1975 adaptasyonunda ise çocuklarını bulmak için Erkekler Kulübüne gitmek zorunda kalan ama aslında kandırıldığının çok geç farkına varan Joanna, kendisini Diz’in öldüreceğini sanıp kaçarken açtığı bir kapıdan içeri girdiğinde, kendi yatak odasının kopyası bir odada, kendi robot kopyasıyla karşılaşır. Daha seksi, daha tehditkâr, sürekli gülümseyen robot Joanna, ipek bir kadın çorabıyla Joanna’yı boğarak öldürür, yönetmenin bu seçimi kadının sürekli kendi yaşamını tehdit eden tehlikeli varlığını simgeler, sistemin yarattığı “ev hanımı,” kendi bağımsızlığını yok eder.

İki öldürme sahnesi de, ataerkil düzeni sürdürmek için erkeklerin kadınları nasıl kullandıklarını gösterir. Daha muhafazakâr, kariyeri, özgürlüğü ve bağımsızlığı dışarıda bırakan bir yaşam şekli, eş, ev hanımı, anne, kız çocuğu olma gibi “kadın rolleri”nden sıyrılıp özgürleşmeye çalışan kadınları bir adım geriden izlemektedir. Hem roman hem de 1975 uyarlaması çağdaş kadının yenilgisini, “evdeki melek”in bağımsız kadını yok edişini gösterir. Bu nedenle Levin ve Forbes’un bakış açıları, kadınların geleceği için hiç umut vermediklerinden dolayı, karamsar ya da erkek odaklı olarak görülebilir.

2004 Frank Oz filmi ise konuyu aykırı bir şekilde uyarlar. Uyarlamak “düzeltmek, değiştirmek, uygun hale getirmek” ve uyarlama da “kopyalamadan tekrar etmek/genel bir kültürel yeniden yaratma süreci” anlamlarına geldiği için Oz olayları 2000lerin çağdaş dünyasına taşımaktan, çağdaş cinsiyet ve teknoloji sorunlarını tartışmaktan ve bu çağdaş arka planda olası yeni bir son yazmaktan çekinmez. İki cinsin güçlerini, farklılıklarını göstermeye çalışarak, eşit kılar, onun uyarlamasında kadınlar “Manhattan’lı kariyer cadıları”yken, eşleri karılarının başarıları altında ezilirler. Romanda ve 1975 uyarlamasında çalışan ve para kazanan erkeklerken, Frank Oz’da kadınlar eşlerinden daha fazla kazanıp onları perişan ve güçsüz bir duruma sokarlar. Bu uyarlamada taşraya taşınmak isteyen Joanna’dır, romanın ve ilk uyarlamanın yarı-profesyonel fotoğrafçısı, kızlık soyadıyla hatırlanmak isteyen Joanna, bu uyarlamada New York’ta bir televizyon ağı başkanıdır ve sahneye “bir dev, bir deha, televizyon dünyasının en çalışkan insanı” olarak davet edilir. Kocası Walter’ın soyadı Kresby olmasına rağmen o kızlık soyadı olan Eberhart soyadını kullanır ve böyle tanınır. Bu, kısa siyah saçları, siyah takım elbiseleriyle Joanna’yı daha hırslı ve güçlü bir karakter haline getirir. Hazırladığı bütün TV programları “Ben daha iyisini yaparım,” “Güç Dengesi” gibi cinsiyetler arası rekabete dayalı, daima kadın yarışmacıların erkekleri alt ettiği yarışma programlarıdır. Margaret Thatcher gibi siyah takımlar giyip, cinsiyet problemleri ve iki cins arasındaki problemlerle derinden ilgili kadın karakterleriyle bu uyarlama, feminizmin Üçüncü Dalgasını, yani 1980lerin kadınları erkekleştiren feminizm akımını ekrana taşır. Walter Joanna’ya “ sadece üstün güçlü, nevrotik, korkutucu Manhattan kariyer cadıları siyah giyinir, böyle bir kadın mı olmak istiyorsun?” diye sorduğunda Joanna’nın cevabı “ hem de çocukluğumdan beri” olur. Bu, erkekleşmiş kariyer kadınlarının, yapay bir şekilde kurulmuş ve kadınları sistemin altyapısı haline getirmeye çalışan çağdaş kapitalist düzenin içinde hapsolduklarını gösterir. 1950lerin kadınları nasıl kusursuz ev kadını reklamlarına maruz bırakıldıysalar, çağdaş kadınlar da sahte bir “her şeye sahip kariyer kadınları” imgesine maruz bırakılır.

Ancak, bu uyarlama da eski “ev hanımı”nın her an geri dönebileceği tehlikesinin hala var olduğunu gösterir. Joanna işten çıkarılıp, sinir krizi geçirdikten sonra ailesiyle birlikte Stepford’a taşınır, büyük şehir hayatından, 1950lerin güzel elbiseler, incecik beller ve ev hanımlığı dünyasına ani bir geçiş yaparlar. Ama Stepford’a taşınma sahnesinde kullanılan renkler ve müzik buranın gerçekten cennet gibi bir yer olduğu hissini verir.

Bu uyarlamada Bobbie Markowe romanda betimlendiği gibi karakterize edilmiştir, Ruthanne yerine ise homoseksüel mimar Roger ve onun Cumhuriyetçi eşi senaryoya eklenmiştir. Bu vesileyle 2004 uyarlaması ırk, din, cinsel tercihler gibi 2000lerde hala sorunlar yaşanan konulara da hafifçe dokunmuş olur. Bu uyarlamada sık sık karşılaştığımız bir diğer imge yine bir Victoria dönemi binasında toplanan Erkekler Kulübü’dür. Erkekler her gün bu mekânda toplanırlar ve kadınların içeriye girmesine izin verilmez.

Bu toplantıların sırrı ise, Mike (Microsoft’taki geçmişinden dolayı kullanılan bir takma ad) ve NASA, AOL gibi yerlerde çalışan diğer kocaların, eşlerinin beyinlerine bir nano-çip yerleştirerek onları robotlara dönüştürmeleridir. Çipler kadınların beynine “Kadın Geliştirme Sistemi” dedikleri bir makinenin içinde yerleştirilir ve dönüşümden sonra erkekler robotlaşmış eşlerini bir uzaktan kumandayla kullanmaya başlayabilirler, bu kumanda ile kadınların sadece fiziksel özellikleriyle oynama hakkına değil aynı zamanda eşlerini bankamatik gibi kullanma ya da istediklerinde onları “kapatma” şansına da ulaşırlar. Erkekleri bunu yapmaya iten ise cinsiyetler arası rekabet sonucu erkeklerin üstün konumdaki yerlerini ellerinden kaptırmalarıdır. Joanna dönüştürülmeden hemen önce Walter’ın ona söyledikleri de bu hırsı açıklar:

“Beni her şeyde yendin. Daha iyi eğitimlisin, daha güçlüsün, daha hızlısın, daha iyi dans ediyorsun, daha iyi tenis oynuyorsun, (…) daha iyi bir konuşmacısın, daha iyi bir yöneticisin, sekste bile benden daha iyisin, inkâr etme. (…)   Wonder-woman’la, super-girl’le, amazon kraliçesiyle evlendik biz (…)”

Bu nedenle Erkekler Kulübü ve 1950lerdeki gibi itaatkâr eşler yaratma projesi erkekler için daha fazla önem kazanır çünkü bu ataerkil gücün yeniden üstünlük kazanmasını sağlar. Bu uyarlama, cinsiyetler arası savaşın, özellikle kadınlar olmak üzere iki cins için de sürekli yeni cinsiyet rolleri ve sınırlar belirleyen sorunlu kısmını ön plana taşır.

Bu uyarlamayı 1975 uyarlamasından ve romandan farklı kılan ise şaşırtıcı sonudur. Bu daha komik ve eğlenceli uyarlama da sonunda distopik bir bilim kurguya dönüşür ve bu sefer Joanna’yı “öldürmesi” gereken kocası Walter’dır. Aynen 1975 uyarlamasında olduğu gibi Joanna çocuklarını bulmak için Erkekler Kulübüne gider, kadınların dönüşümleri bu Victoria döneminden kalma binada gerçekleşmektedir. Joanna ve Walter da dahil olmak üzere kulüpteki diğer erkekler arasında geçen bu karanlık ve gerilimli sahne, Victoria dönemine ait bir binada geçmesinin de etkisiyle gotik geleneği anımsatan bir korku sahnesine dönüşür, aynen 1975 uyarlamasında olduğu gibi. Joanna’yı markette sapsarı uzun saçları ve diğer Stepford kadınları gibi giyinmiş bir şekilde tekrar gördüğümüzde, Walter’ın onu dönüştürdüğüne inanırız ancak daha sonra denemeye bile çalışmadığını çünkü eşini bir “bilim projesi” olarak görmediğini öğreniriz. Bu, karşılıklı sevgi ve anlayışın, erkeğin eşini bir birey, bir insan olarak görmeye başladığının işareti olarak okunabilir. Ancak bu uyarlamada asıl önem taşıyan sahne, Erkekler Kulübü’nün başı olan, “Kadın Geliştirme Sistemi”ni yürüten Mike’ın, 1950lerin hayatına ve ideallerine çok uygun görünen karısı Claire tarafından, bir kıskançlık krizi sırasında öldürülüp sonra robota dönüştürüldüğünün öğrenildiği andır. Önde gelen önemli beyin cerrahlarından ve genetik mühendislerinden olan Claire gece gündüz süren çalışmalarıyla makineleştiğinin farkına ancak eşi Mike’ın kendisini asistanıyla aldattığını görüp, ikisini de öldürdükten sonra fark eder ve zamanı geriye döndürmek, fazla mesainin olmadığı, kadınların kendilerini robotlara dönüştürmedikleri bir zamana dönmek ister. Mike’ı kibar, çekici, lider bir erkek olarak programlar ve bir Stepford erkeği yaratır, kimsenin fark etmeyeceği bir kasabada 1950lerin evleri ve kadınlarıyla mükemmel bir dünya kurmaya çalışır. Claire’in bu dünyayı oluşturmasının arkasındaki nedenler aslında Stepford’a yerleşen bütün kadınlar için geçerlidir, hepsi fazla mesaiyle çalışan, kariyerlerine ve güce odaklanmış, makineleştiklerinin farkına varmayan kadınlardır. Erkekleşmiş, güçlü, kariyerinin zirvesindeki eş-anne imgesi, kadınların farkında olmadan gerçekleştirmeye çalıştıkları bir imgedir, aynı 1950lerde kusursuz ev hanımı, eş, anne olmaya çalışan kadınların yaptığı gibi. Kariyerde ya da ev işleri-annelik gibi rollerde kusursuzluk çabası kadınları robotlaştıran, makineleştiren bir çabadır. Bu uyarlama sadece kadınların değil erkeklerin de sistemin kurbanı olduklarını ve aralarındaki rekabet yüzünden asıl problemi göremediklerini gösterir.

Frank Oz’un, konuyu çok değiştirmesine rağmen gelecek için umutlu olduğunu düşünebiliriz çünkü kitabın ve 1975 uyarlamasının aksine bu uyarlamada “Kadın Geliştirme Sistemi” ortaya çıkar, Joanna robota dönüştürülmez ve Joanna-Walter arasındaki ilişki cinsiyetler arası karşılıklı sevgi, saygı ve anlayış konusunda bir umut ışığı yakar. Konu edilen bütün eserlerde kadınların ve erkeklerin ani dönüşümü tam olarak idrak edilmemiş ve içselleştirilmemiş bir kadın özgürlük hareketinin başarılı olamayacağı mesajını verir. Sistem daima sadece kadınları değil erkekleri de ezmek ve hapsetmek için varlığını sürdürür.

Hem kitap hem de uyarlamalar kadınların kendi bağımsız geleceklerine tehdit oluşturduklarını, kadınları çevreleyen bu toplumsal mitleri kendilerinin yeniden ürettiklerini vurgular. Çünkü, roman da kitaplar da aslında mekanik anlamda robotlaştırılmanın, robotlarla değiştirilmenin ötesinde, özünde kadınların kendi kendilerini sistemin de yardımıyla makineleştirdikleri gerçeğini ya da öz kimliklerini fark etmedikleri/görmezden geldikleri sürece hem toplum/sistem hem de erkekler tarafından mekanikleştirilmiş, kalıplaşmış belli rolleri oynamaya zorlanacakları gerçeğini gözler önüne serer.  Her kadın kendi öz kimliğini bulmaya çabalamadıkça, mahkûm edildikleri sınırları aşmadıkça, kadın ve erkek arasında gerçek bir anlayış gelişmedikçe ve Virginia Woolf’un söylediği gibi “evdeki meleği öldürmedikçe,” kadınların ataerkil düzenden kurtulup bağımsızlıklarını kazanmaları imkânsızdır.

Öteki Sinema için yazan : Özlem KARADAĞ

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir